30 Mayıs 2017 Salı

Sinirbilim, Evrim, Etik, Demokrasi, Spinoza





Türkçe’de Spinoza üstüne ikinci kitabını[1] yazan Çetin Balanuye’nin ismiyle ilk karşılaşmam Kemal İnal’ın derlediği Gezi, İsyan Özgürlük-Sokağın Şenlikli Muhalefeti[2] kitabında yayınlanan bir yazısı yoluyla oldu. “Demokrasi, Çokluk ve Sözleşme: Diren Türkiye!”[3] isimli bu deneme başlığı nedeniyle ilk dikkatimi çeken yazı olmuştu. Balanuye, yazısında, 1999’da Seattle ile 2010’da Tahrir meydanında gerçekleşen isyanlardan yol çıkarak bu dönem boyunca sistem karşıtı protestoları ve isyanları doğuran toplumsal dinamiklere odaklanıyor, daha sonra da Gezi isyanını ortaya çıkaran koşulları anlamak üzere Spinoza’nın etik ve siyasal teorisinin kavramlarını kullanıyordu.

Gezi isyanı hakkındaki yazıların çoğunda, cepte duran sol angajmanların getirdiği kolaycılıkla olayın özgünlüğüne ve maddi niteliklerine yüzeysel bir bakışla, birbirine benzeyen açıklamalara başvurma eğilimi yaygındır. Ancak bu yüzden, Gezi’nin getirdiği, henüz tamamen tükenmemiş politik potansiyel, sığ ana akım siyasetin dümen suyuna teslim edilir. Gezi direnişi ve ardından gelen toplumsal isyanda görünür hale gelen dönüşüm ve başka siyaset arayışı göz ardı edilir ve olayın biricikliği gözden kaybedilir. Nadir yazılar ise Gezi’yi ana akım siyasal çıkarların penceresinden okumak yerine, Gez’nin ifade siyaseti arayışını ve nasıl bir deneyimler dizisi ortaya çıkardığına dair mütevazı analizler ortaya koyar. Bu analizlerden bazıları da Spinoza felsefesine referans veren ve yukarıdan stratejik akıl vermelere eğilim göstermeyen, direnişin doğurduğu sevinçli duygulanım ortaklığını ve gelmekte olan yeni siyaseti anlamaya çalışan yazılardı.[4]

Bir olay olarak Gezi direnişi, ülke tarihinin kendisini önceleyen dönemiyle basitçe bir süreklilik uğrağı olmayıp, dönemin küresel çaptaki diğer anti-kapitalist isyan hareketleriyle birlikte bir kopuş uğrağı olarak, halen gelmekte olan siyasetin belirgin bir faslı olarak anlam kazanıyor. Liberal demokrasilerin mevcut hallerinin bile artık işlemez hale gelişiyle birlikte artık iktidarların eski yönetim teknikleriyle yönetmeyi sürdüremedikleri, demokrasi sonrası yeni otoriterlik evresine giriyoruz. Buna karşılık, tüm isyan hareketlerinde, demokratik sistemlerin kesinlikle karşılayamayacağı bir arayış öne çıkıyor: doğrudan demokrasinin hemen uygulamaya geçirilmesi, lidersiz eylem ve yatay örgütlenme biçimlerinin her tekil mücadelenin içinde tekrar tekrar icadı.[5] Başka bir deyişle, biz, bu sisteme isyan edenler, küresel kapitalist sistemin içinden tam olarak hangi yollarla, ne tür seferberliklerle çıkabileceğimizi henüz tam olarak bilemesek de, ne tür bir toplumsal siyasal örgütlenme istemediğimiz konusunda artık oldukça çok fikre sahibiz.

O halde toplumsal değişim/devrim isteyenler için siyasal sorunsal gittikçe değişiyor. Şimdiye kadar uygulanan sol stratejilerin ve örgütlenme modellerinin artık işlevsizleştiği, ancak bunların yerini alacak yeni modellerin icat edilmesinin henüz açık uçlu sorular ve zengin tartışmalar olarak karşımızda durduğu bir dönemde yaşıyoruz. Gezi’nin parçası olduğu bu dönemi anlamaya çalışmak için kavramlarımızı da yenilememiz gerekiyor. Gelmekte olan temsil ve devlet karşıtı/doğrudan demokratik siyasetin kavramsal inşasında bu yenilenme halen sürmekte. Ancak, eski temsile/devlete dayalı siyaset biçimleriyle eşzamanlı bir şekilde, bir arada. Bu anlamıyla Gezi ve diğer isyanlar, bizi, modern siyasal tarihten kopmaya, modern tarihin siyasal tasavvurlarının ve felsefi kaynaklarının dışında ve ötesinde yeni kaynaklar aramaya, icat etmeye, yeniden okumaya ve mevcut paradigmalarımızı değiştirmeye zorluyor. Geleneksel solun politik krizini izleyen entelektüel kriz, bizi, temsile dayalı olmayan bir demokrasi düşüncesinin kaynaklarına kadar sürüklüyor ve işte tam orada karşımıza zamanını aşan bir aşırılık, bir anomali olarak Spinoza çıkıyor.

Balanuye’nin yazısı, tüm dünyada sürdürülen zengin entelektüel araştırma alanından gelen bir etkiyle, Spinozacı gözle Gezi’ye bakıyordu. Gelmekte olan siyasetin gramerine aykırı eski kavramları terk etme çabasının, yeni bir siyasetin araştırılması olarak siyasal analizin bir örneğini somutlaştırıyordu.

Belki şu anda Gezi’nin ve onun yol açtığı kudret artışının ve sevinç duygulanımının çok uzağında olabiliriz. Ancak güçlerimizin kısıtlandığı bu evrede de egemenin devamlı kılmak için çok çaba sarf ettiği kederli duygulara teslim olmamak ve aynı zamanda iktidarın insanları hangi yollarla kederlendirip egemenliğini sürdürdüğünü anlamak için yine Spinoza’ya dönmemiz gerekiyor. Fakat bu yeniden dönmenin bir yolu da Spinoza’yı yalnızca bir siyasal filozof olarak okumakla sınırlamamak; gündelik hayat içinde bir pratiğin kurulmasına ilham veren bir filozof olarak okumak da önemli hale geliyor.

***

Spinoza’nın Türkiye’de muhalif entelektüel çevrelerin belirli bir kesiminde yaygın bir ilgiyle etraflıca okunması, önemli bir filozofa olan meraktan çok öte bir durumdan, sol entelektüel hayatın krizini takip eden bir kavramsal krizden kaynaklandı. Devletçi sosyalist düşünce ve sol politikanın krize girmesi, solun toplumsal hayatın içinde etkin bir güç olmaktan çıkmasına sebep olurken, entelektüel arayışlar üretken şekilde çeşitli yönlere uzandı. Bu yönlerden bir tanesi de Marksizm’in çağdaş Fransız felsefesi ve İtalyan radikal politik düşüncesi eksenlerinde yenilenmesi oldu.

Spinoza’nın Türkiye’de hem özgürlükçü yönelimi öne çıkan bir heterodoks Marksist eksende hem de anarşist radikal okurlar arasında bu yoğun okunma sürecinin 2000’den sonra şekillendiğini söyleyebilirim. Bu merakı aniden kışkırtan etkenlerden ilk akla geleni, ODTÜ Sosyoloji bölümünün efsaneleşmiş figürü, 2007’de kaybettiğimiz Ulus Baker’in yaydığı Spinoza etkisidir. 2000 yılında Körotonomedya ortak çalışması olarak ve Ulus Baker tarafından derlenip çevrilen Gilles Deleuze’ün Spinoza Üzerine On Bir Ders kitabıyla başlayıp, Ulus Baker’in Spinoza üstüne yazılarıyla devam eden yazınsal üretimi, bu okumaların yönünü belirleyen kaynaklardan ilkidir. 1993’te kurulan körotonomedya topluluğunun web sitesi de 2000’lerin başlarında yaygın şekilde izlenmeye başlandı.[6] Körotonomedya sitesinin adının, İtalya’da 1970’lerdeki Autonomia hareketinden ilhamla 80’li yıllarda New York’ta kurulmuş olan anarşist – otonomist – situasyonist çizgide ve özellikle 60’lar sonrası Fransız radikal teorisinin kitaplarını İngilizceye çeviren bir yayınevi olan Autonomedia’dan esinlendiği açıktır.[7] Site, post-otonomist düşünce, Antonio Negri, Zapatistalar, Spinoza, Deleuze ve çağdaş video art gibi konulara ayrılmış başlıklar altında makaleler sunarken, Spinoza’nın, özellikle Deleuze ve Negri düşüncesi ile ilişkisi çerçevesinde ve dolaylı olarak da çağdaş anti-kapitalist hareketler ve heterodoks komünist/anarşist bir gözle okunması üzerinde belirgin bir etken oldu.

Bir diğer güçlü etken ise Hardt ve Negri’nin İngilizce ilk baskısı 2000 yılında yapılan, dünya kapitalist sisteminin ulus devletler ötesi iktidar ağları etrafında yeniden şekillenmesini ele aldıkları ve anti-kapitalist hareketlerdeki eylemciler ve entelektüeller arasında motivasyon kaynağı haline gelen başlıca kitaplardan birisi olan İmparatorluk’un 2001 yılı sonundaki Türkçe çevirisi oldu. Bu yoğun ve kapsamlı kitabın okunuşu, ondan etkilenen hemen herkesi, eşzamanlı olarak hem Deleuze’ün fark ontolojisine hem Foucault’nun biyopolitik iktidar analizlerine hem de Deleuze düşüncesinin olduğu kadar Antonio Negri’nin post otonomist düşüncesinin başlıca teorik kaynaklarından birisi olan Spinoza’yı incelemeye yönlendirdi. Bu kitabın yayınlanmasının etkisi ile oluşmuş bir tartışma ve politik kolektif olarak 2002’de kurulan Otonom yayınları, otonomist Marksist kaynakları ve çağdaş anti-kapitalist mücadelelere dair çalışmalar ile Deleuze, Foucault, Nietzsche, Spinoza üstüne çalışmaları yayınlamaya başladı. Etienne Balibar’ın Spinoza’nın etiğini ve siyaset felsefesini komünist bir çerçeveden analiz ettiği Spinoza ve Siyaset (Türkçe basımı 2004) bu yayınlardan biriydi.

Aynı dönemde siyaset ve hukuk felsefesi alanında çalışmalar yapan Cemal Bali Akal hocanın Spinoza üstüne yıllardır yürüttüğü çalışmaların ürünü olan, Varolma Direnci ve Özerklik ile Özgürlüğün Geleceği Yoktur: Edebiyatta Spinoza (Türkçe basımları 2004) kitapları ve ardından da editörlüğünü yaptığı Spinoza eserleri dizisi geldi. Cemal Bali Akal, sonraki yıllarda Spinoza kitaplarının Türkçe çevirilerinin tamamlanmasını sağlayan dizinin editörlüğünü yaparken bir yandan da Spinoza üzerine konferanslar da organize etti ve bu konuda yazmaya devam etti. Cemal Bali Akal da, Spinoza’nın, klasik liberal sözleşmecilik ve hukuki iktidar modeline karşılık bir demokratik siyaset felsefesi çerçevesi etrafında anlaşılmasına en çok katkıda bulunan isimlerden birisi oldu. Aynı dönemde yayın hayatına başlayan Norgunk yayınları ise Deleuze külliyatına, Ulus Baker’in çevirisiyle Deleuze’ün Spinoza: Pratik Felsefe (Türkçe basımı 2005) isimli kitabıyla başladı. Tüm bu 2000-2005 arası yoğun başlangıç dönemi ve ardından düzenli olarak bu tür yayınların devam etmesi, Spinoza okumaları üzerinde halen tayin edici olmaya devam ediyor.

***

Spinoza, eserlerini yazdıktan sonraki en az 200 yıl boyunca, kabul edilemez bir aşırılık, Negri’nin deyişiyle ‘kural dışılık’ örneği olmasından dolayı gerçek bir dışlanmaya maruz kalmışken, özellikle 1960’lardan itibaren modernliğin eleştirisinin içinden geçen radikal filozoflarca yeniden keşfedildi. 1960’larda dünya sistemini şekillendiren siyasal modeller bir şey vaat etmez hale gelirken, tüm dünyada toplumsal ayaklanmalar baş gösteriyordu. Ulusal hareketler, kalkınmacı modeller, Sovyet devriminin otoriter sosyalizm modeli, üçüncü dünyacılık, liberal demokrasinin krizleri dünyanın her yerinde yerel protestolara ve isyanlara sebep olurken, tüm dünyada cinsiyet, yaş, yüksek düşük kültür, cinsel yönelim, kültürel fark, bölge, etnisite, batı/doğu, batı/batı-dışı, uygarlık/doğa ve insan/hayvan temelli hiyerarşileri alt üst eden bir kültürel devrim başladı ve bu dönemden itibaren toplumsal hareketler, kalıcı politik mücadele formlarına dönüştü. Bu kültürel devrimi süreklileştiren 1968 devrimiyle birlikte modern düşüncenin hâkim paradigması olan ulus fikrinin de altı oyulurken, egemenliğin bir kavramsal yaratımı olan ulusun yerini ortak bir üst kimlik altında toplanamayacak farklı yaşamların heterojen çokluğu, hem pratik deneyimde hem de bir kavram olarak gündeme gelmeye başladı. Ancak bu kültürel devrimin pek çok açıdan sistem içinde absorbe edilmesiyle yeni bir siyasal toplumsal sistemin kurulma fırsatı kaçırıldı, radikal siyaset kültürel politikalara sıkıştı.

Spinoza’nın radikal düşüncede keşfi tam da bu evreye denk gelir. Kapitalist toplumsal sistemin tüm kavramsal arka planıyla birlikte topyekûn reddi sorununun bir kriz olarak belirmesiyle birlikte, liberalizmin kurumsallaşmasından önce, insanların iktidarlara nasıl tabi kılındığı ve nasıl özgürleşecekleri, herkes için ortak bir özgürleşmenin zemini olabilecek en elverişli siyasal yönetim biçiminin ne olduğu üzerine kafa yoran bu yıkıcı filozofun siyasal ufku tam olarak idrak edilmeye ancak bu dönemden itibaren başlandı. Modern tarihi kuran ulus-devlet ufkunun ötesine geçen bir doğrudan demokrasi tasavvurunun oluşturulmasında, Spinoza’nın siyasal bir filozof olarak yeniden keşfi ve ana referanslardan birisi haline gelmesi, 20. yüzyılın sonunda komünist filozofların komünizmin kuruluşuna dair 19’uncu yüzyıl devletçi tahayyülünü terk etmesiyle mümkün oldu.

Spinoza ontolojisinin her türlü düalist tasavvuru ve felsefe tarihi boyunca zihinleri meşgul eden aşkıncılığı ontolojiden tümüyle kapı dışarı etmesi, insana evrende ayrıcalık tanıyan insan merkezci ve özne odaklı görüşlere son vermesi, sıkı bir materyalist evren modeli ortaya koyması, zaman ve mekân aşırı nihai ahlak yargılarının geçerliliğini ortadan kaldırması onu, ancak günümüzde, sistem karşıtı hareketlerin ufkunda karşılık bulabilecek radikal bir filozof haline getiriyordu. İnsanların bir siyasal topluluk halinde bir arada yaşamalarını ve baskıcı bir devletin oluşmamasını sağlayacak en iyi yönetim biçimi olarak, kalabalıkların/çokluğun önceden verili ideallere göre hareket etmediği bir ifade özgürlüğü, hak ve demokratik yönetim modeli inşa etmeye girişiyor ve tüm ontolojisi ve etiği ile de bunun hayata geçirilebilmesinin rasyonel dayanaklarını ortaya koymaya çaba sarf ediyordu. Ama en önemlisi, insanın köleliğinin nasıl sürdüğünü açıklayan bir duygular teorisi (bir psikoloji) geliştiriyor ve kişinin kendi kudretlerini arttırarak bir özgürleşme ve direnme pratiğini hayat boyu nasıl sürdürülebileceğini ve bunun bir ortaklık politikası olarak nasıl mümkün olduğunu ortaya koyuyordu.

***

Spinoza üzerine Türkçe’de yapılan yayıncılık faaliyetinde görebildiğim kadarıyla, Spinoza’nın özgürleşme teorisinin en belirgin unsuru olan duygular üstüne analizlerinin nasıl pratik bir yaşam felsefesine dönüştürülebileceği, çoğunlukla, pratik bir mesele olarak ele alınmıyor, daha ziyade bir aktarım olarak kalıyor. Her ne kadar Spinoza’nın felsefesi tam bir gündelik hayat felsefesi olmaya uygun olsa da, Spinozacı teorilerin yoğunlaştığı siyasal ontoloji genellikle gündelik hayattan oldukça uzakta kalıyor. Spinoza bir özgürleşme teorisinin politik imkanlarını ortaya koyarken, bir yandan da insanların iktidara boyun eğmesine ve aynı zamanda da iktidara direnmesine yönelik duygusal mekanizmalara dair bir psikoloji ve bir eylem teorisi de ortaya koyuyor.

Spinoza’nın felsefesi, ilk bakıştaki bütün retorik karmaşıklığına ve sert mantıksallığına rağmen, siyasal okumanın daha öne çıkması nedeniyle, bir felsefe olarak pratikte göz ardı ediliyor. Spinoza üstüne yapılan okumaların, yorumların ve sohbetlerin, eserinin amaçlarına aykırı şekilde entelektüel malumata dönüştürülmesi veya oldukça soyut bir teorik analizin kavram deposu kılınması, hatta ezoterik bir söz öbeği halini alma tehlikesi, dikkat çekici bir eğilim olarak göze çarpıyor. Bundan daha da kötüsü, yerleşik ahlak ya da siyaset tasavvurlarındaki aşkıncı ideallerle hiç çarpışmadan, Spinoza’nın kavramsal bir zenginlik olarak kullanılması ama gündelik pratiğe tekabül edecek bir etiğe kaynaklık etmemesi. Bu riskin üstesinden gelmek için Spinoza’yı, kendi pratikliği içinde kavrayarak bir yaşama felsefesi kaynağı olarak okumanın -hatta gerekirse vulgerleştirme gibi görünecek bir girişimin- zamanı gelmişti. Belki de coşkulu bir siyasal yükseliş ve isyan döneminin ardından gelen içekapanışın melankoliye dönüşmemesi için, bir kez daha kendi kudretlerimiz dahilinde nasıl direnebileceğimize ilham verebilecek bir etik referans olarak Spinoza.

***

Çetin Balanuye ile sonraki karşılaşmalarım, onun iki ayrı konferansta yaptığı sunumları dinlememle oldu. Bu kez sinirbilimden, psikolojiden ve biyolojiden bahsediyor ve Spinoza’yı daha önce başkasından duymadığım şekilde doğa bilimleriyle bağlantılı şekilde tanıtıyordu. Bu ikinci karşılaşmanın coşkusu ilkinden de fazla oldu. Çünkü tam da aynı dönemlerde ben de felsefe ve toplumbilimlerin çok dışında alanlara eğilmeye başlamıştım. Yeni kitabını çıkar çıkmaz rafta görüp okumaya başlamam ise üçüncü karşılaşmamız oldu.

Çetin Balanuye, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Felsefi Bir Teklif isimli çalışmasında, yukarıda uzunca anlattığım siyasal okumalara girmeden, Spinoza’yı çevreleyen filozofların belirleniminden bağımsız olarak bir Spinoza portresi ortaya koyuyor. Çağdaş felsefede Spinoza’yla çok yakından ilgilenenlerin bile çoğu zaman ıskalayıp geçtikleri bir meseleye, Spinoza çalışmanın gündelik hayata nasıl bir etkisi olacağına, onun nasıl kullanışlı bir filozof kılınacağına odaklanıyor. Ancak bu yeni portre, aslında felsefenin eninde sonunda ne işe yaradığı sorusu ile birlikte düşünülmeli. Kitabın asıl hedef okur kitlesi belki ilk bakışta felsefeye şöyle üstün kötü giriş yapmış olanları dahi içine alabilecek kadar geniş görünüyor. Yanlış anlaşılmasın, Çetin Balanuye bir çeşit ‘Yeni Başlayanlar İçin Spinoza’ ya da ‘90 Dakikada Spinoza’ türünden bir kitap yazmış değil. Onun kitabını, biraz okuma alışkanlığı olan ve felsefe tarihi, hatta Spinoza bilmeyen herkes okuyabilir. Bu sarihliğin altının çizilmesi gerekiyor. Ancak bence Balanuye’nin daha bariz bir derdi var: Spinoza’yı kendi gündelik yaşamımızda etkin bir filozof haline getirmek, onu metinsel bir yorumlama nesnesi olmaktan kurtarıp gerçekten pratik bir filozof haline getirmek.

Bu durumda şu en basit sorulardan başlamak gerekiyor: Felsefe okumak neye yarar? Felsefe nedir, kimin için yapılır, kim felsefe yapar? Bu soruların her felsefe yaklaşımında ve filozofta yeniden verilen cevapları olduğunu biliyoruz. Geçerli cevaplardan birine ulaşmak için felsefenin Antik Çağ’daki ilk dönemine bakabileceğimizi bize Pierre Hadot örnekliyor. Antik çağ felsefesi üstüne klasikleşmiş çalışması Ruhani Araştırmalar ve Antik Felsefe isimli kitabındaki yazılarının pek çoğunda Hadot, felsefenin, çağımızda anlaşıldığı gibi bir akademik faaliyet olmadığını, felsefe adı altında toplanan etkinliğin öncelikle bir yaşam tarzı, her an deneyimlenmesi gereken, tüm yaşamı dönüştürmesi gereken bir var olma tarzı da olduğunu ortaya koyuyor. Hadot’nun antikler üstüne yaptığı yorumlarda öne çıkan nokta, philo-sophia “bilgelik aşkı” olarak felsefe kavramının, felsefenin nihai arzusunu açıklamak için yeterli olduğu. Hadot, felsefeyi, kişinin “olma tarzının kökten bir dönüşümünü gerektiren bir ruhani ilerleyiş yöntemi”, “bir yaşam tarzı”, sadece bilmeyi değil, “aynı zamanda farklı olmayı” da sağlayan bir bilgelik arayışı, “ruhun dinginliğini, içsel özgürlüğünü, kozmik bilinci beraberinde getiren bir yaşama şekli”, “sıkıntıyı iyileştirmeye yönelik bir tedavi yolu” ve “bağımsızlığı, içsel özgürlüğe ulaşmak için bir yöntem” olarak ele alır. Antik bilge, her an kozmosta yaşamanın bilincinde ve kozmosla uyum içindedir. Hadot’nun yazılarında çeşitli kereler antik felsefedeki kaynaklara sadakatle bir bilgelik pratiği olarak ele alınan felsefenin aslı olan felsefi yaşam şekli, dünyanın veya varlığın çeşitli kısımlara bölünmüş bir teorisi değildir. Mantığı, fiziği ve etiği yaşamaya dayanan tek bir eylemdir. Felsefe mantığın, doğru konuşmanın ve düşünmenin, fiziksel dünyanın teorisi olarak değil, doğru konuşma ve düşünmenin pratiği olarak, ahlakın teorisi olarak değil doğru ve haklı bir biçimde yaşamanın pratiği olarak gerçekleşir. Bu nedenle felsefe üzerine söylem felsefe değildir. Felsefede amaç kendi kendini dönüştürmektir.[8] Hadot, felsefe tarihçilerinin, antik felsefenin her şeyden önce bir yaşam tarzı olması olgusuna pek fazla dikkat etmediklerini söyler. Aynı zamanda da günümüz üniversitesinde felsefenin, insanlara felsefe konusunda uzman olmaları için eğitim verilen bir faaliyete dönüştüğünü anlatır. Bu, antik çağ sonunda taslağı çıkarılmış olan, orta çağda gelişen ve bugün hâlâ felsefede varlığını hissettiren skolastik tehlikedir. Teolojinin hüküm sürdüğü skolastik üniversiteye rağmen gerçek bir yaratıcı felsefi faaliyet ise 16. ve 17. Yüzyıllarda, üniversite dışında Descartes, Spinoza, Leibniz ve Malabranche ile gelişecektir. Hadot’ya göre Spinoza’nın Etik’i, Stoacılıkta sistematik felsefi söylem olabilecek şeye denk düşer. Antik felsefeden beslenmiş olan bu söylemin, insanın varlığını kökten ve somut bir şekilde dönüştürmeyi, insanı sonsuz mutluluğa kavuşturmayı öğrettiği söylenebilir, der. “Yaşam Tarzı Olarak Felsefe” isimli yazısının sonunda, Hadot, antik felsefeyi her insanın kendisini dönüştürmesi için bir davet olarak ele alırken, bu yolun tarifini Spinoza’ya bırakır: “Hiç kuşkusuz nadir bulunan bir yolun çetin olması da çok doğaldır. Zaten kurtuluşumuz hemen elimizin altında olsaydı ve onu yeniden bulmak için böyle büyük emekler harcamamız gerekmeseydi, bunca insan şimdiye kadar onu hiç mi görmezdi? Ama bütün mükemmel şeyler nadirdir ve bir o kadar da zor bulunur.”[9]

Öyleyse, felsefe yapmak ya da bir deneyim veya arayış olarak “bilgelik sevgisi”, bugün hâlâ üniversitelerde süren haliyle, yaşamın pratik deneyimine dahil olmayan alimane bir faaliyetten başka bir şey olsa gerektir. Felsefenin doğuşundan bu yana batı geleneğinde bütün siyasal kriz dönemlerinde ortaya çıkan her felsefede pratik sorunsal daima iki yönlü olmuştur: bir yandan, kendi gündelik yaşamını toplumda verili ön kabullerden farklı bir özgürleşme arayışında dönüştürmek, diğer yandan ise topluluğun politik yaşamını dönüştürmek. Bu ikisi arasındaki bağıntıyı bir arada ortaya koyan bir pratik olarak etik ve politik daima iç içe geçer ve bugün baktığımızda bu arayışın tutarlı bir ilişkiye sokulmasının zirvesi de Spinoza olmuştur. Ancak, daha önce de söylediğim gibi, şimdiye kadar Spinoza’yı ele alan çalışmalar, her ne kadar Ethica’nın bir yaşama tarzı önerisi olarak önemini vurgulasa da radikal politikanın güncelliğinin belirlediği ihtiyaçlar, Spinoza’yı, devletçi siyaset felsefesinin karşısında bir alternatif inşa etmenin başlama noktası olarak ele almaya meylediyor. Yani, politik pratiğin filozofu olarak Spinoza, bütün bu okumalarda etik pratiğin filozofu olarak Spinoza’nın önüne geçmiştir.


Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Felsefi Bir Teklif kitabının önemi ise bu ikisi arasında bir kopukluğa sebep olmaksızın önce birincisinden, yani gündelik hayatın içinden başlaması. Buradaki sevinç arayışı veya kitapta söylendiği şekliyle sevince dönüşmek, kişinin kudretini sınırlayan güçlere karşı bir farkındalık oluşturma ve özerkleşme mücadelesi çabasıdır ki bu da her türlü özgürleşme siyasetinin başlangıç noktası olmalı. Öte yandan böylesi bir sevinç tarifinin piyasada birçok örneği olan kendini geliştirme, psikoloji el kitapları ya da çeşitli doğu dinlerinden çıkarılan popüler nasihat el kitaplarıyla bir ilgisi yok.

Kitapta ilk üç bölümde tabiyet ya da tahakküm ilişkilerinin kurulmasını mümkün kılan düşünme biçimleri ile insan zihnine çöreklenmiş ve hüzünlü dünya görüşlerimizin temeli olan varsayımlar üzerine Spinozacı bir analiz yapılıyor. Bu varsayımlar aşkıncılık, insan merkezli özgür iradecilik ve erekselcilik başlıkları altında inceleniyor. Aşkıncılık varsayımı, etrafımızda olup bitenlerin nedenlerini anlamaya çalıştığımızda kurduğumuz yanlış neden-sonuç ilişkilerinin en başta gelen sebeplerinden birisidir. Olayları daima kavranabilir açıklama düzlemlerinden uzaklaştırarak ve maddi bilginin yetmediği durumlarda apaçık hurafeye veya dinsel açıklamalara giderek anlama eğiliminin nedeni, bu dünyanın kendi içinde kavranabilir olmasına duyulan güvensizliktir. Çetin Balanuye kitapta bunu çok güzel bir örnekle açıyor. Gençliğinde, ellerini sarıp sarmalayan siğillerden babasının etkili telkini ve ilk bakışta mistik denebilecek bir ritüel yoluyla kurtulmuş olmasını açıklamak için hiçbir zaman doğa ötesi açıklamalara başvurmaya itibar etmemiş. Ve yıllar sonra da plasebo tedavileri üzerine ciddi okumalar yaparak bu sağlık sorununun mekanizmalarını daha iyi anlamış. Balanuye bu noktadan itibaren kitap boyunca sürdüreceği bir gayreti ortaya koyuyor: Felsefi tavır, eski filozofların metinlerini tefsir etmekten ibaret olamaz, aslında bu, zaten eski filozofların da yaptığı bir şey değildi. Her biri kendi döneminde bilimlerin gelişimine çok önemli katkıda bulunmuş bu filozofları bugün okurken, kavrayış gücümüzü geliştiren bilimlerle birlikte okumak gerekiyor. Eğer duygular ya da düşüncenin işleyişi alanında çalışıyorsak, örneğin, bilişsel bilimlerin ya da nörobilimlerin zihin felsefesine yaptığı katkıyı ihmal ederek çalışamayız.[10]

Balanuye, kendi içinde bir metin yorumculuğu faaliyetine dönüştürülmüş bir felsefe yapma tarzından uzak ve çağdaş bilimlere yönelik sıkı bir okuma içinde. Aşkıncılık tavrından uzaklaşma çabası da bunu gerektiriyor. Bu nokta, Spinoza açısından bilgece bir yaşama doğru atılacak ilk adım. O halde daha belirginlik kazanması için şunun altını çizmek gerekiyor: Spinoza’dan ilhamla bugünkü dünyada bilgece bir yaşam çabası, bu dünyayı tüm yönleriyle kavramaya yönelik bir çabayı gerektiriyor. Günümüzde fen bilimleri ve sosyal bilimler alanları arasında yaşanan katı iş bölümü, C. P. Snow’un ünlü çalışmasında adlandırdığı şekliyle “iki kültür” arasında neredeyse aşılamaz gibi görünen bir bölünmeye yol açtı. Bu ise günümüzde özellikle sosyal bilimler, beşerî bilimler ya da felsefe gibi alanlarla uğraşanların (sözelcilerin) fen bilimlerinden uzaklaşmalarına, bu alandan gelebilecek bilimsel açıklamaya mesafeli kalmalarına sebep oldu. Balanuye’nin kitabı boyunca örnekleyerek göstermeye çalıştığı şey ise, Spinoza’nın önerdiği aşkın varsayımlardan kurtulmuş bilgece bir yaşam için bu dünyanın bilgisine erişmenin gerekli olduğu. Spinoza’nın doğa felsefesinin kurulduğu Etika’nın birinci bölümündeki Tanrı/Doğa üzerine temel kavramları açıklarken, sonunda bütün bu kavramlarla doğa bilimlerinin çağdaş bulguları buluşturması, bana kalırsa, Balanuye’nin kitabının ayırt edici bir “erdemi.” Burada, belki de sosyal bilimlerde fazlasıyla göze batan bir yanlış varsayımdan, yani toplumsal olan her şeyin yalnızca toplumsal bilimlerin alanı içinde kalınarak açıklanabileceği varsayımından bahsetmek mümkün görünüyor. “İki kültür” arasındaki bölünmenin aşılmasının bir yolu, bu iki alan arasındaki olası etkileşmelere kendini kapatmayan bir yaklaşım geliştirmek. Balanuye, bunu özellikle felsefe ve bilimler alanı açısından, sosyal bilimcilere de örnek oluşturacak kadar iyi yapıyor.

Aşkıncılık varsayımı ile dinsel, mistik açıklama biçimleri arasında mantıksal bir ilişki olduğunu ortaya koyarak ilerleyen Balanuye, bunun bir diğer sonucunun da varlıkların önem hiyerarşisine tabi kılınması olduğunu belirtiyor. Tanrıyı külli bir irade olarak görmenin sonraki sonucu, insanı da kendi hayatında tam bir irade veya kontrol sahibi olarak görmek, doğanın genel yasallığı dışında özel bir varlığa dönüştürmek. Bu varsayımların ilk kaynağı semavi dinlerse, Balanuye’nin önemle vurguladığı gibi, ikinci kaynağı ise Aydınlanma düşünürleridir. Resmi aydınlanma düşüncesi kapıdan kovduğu aşkıncı varsayımları ve kadiri mutlak Tanrı’yı bacadan geri sokarken, Balanuye’ye göre, aydınlanmanın radikal yönünü bize miras bırakmıştır. Buna karşılık Spinoza, önemi ancak bu yüzyılda anlaşılabilecek kadar radikal bir şekilde özgür irade sahibi insan varsayımını geçersizleştirmiştir.

Yine bu noktada çağdaş psikolojinin ve nörobilim çalışmalarının felsefeden çok daha radikal bir şekilde bu özgür irade fikrini nasıl geçersiz kıldığını örnekleyen çalışmalara yer veriyor Balanuye.[11] O halde, “insanın, özgürlüğü ancak kendisini belirleyen zorunlulukların, nedenselliklerin ya da en genel anlamda etkileşimlerin farkına varması anlamına gelir. Bir başka deyişle insan da çepeçevre belirlendiğini kavradığı ölçüde özgürdür.”[12] Bu yaklaşım, Spinoza’dan olduğu kadar Marx’tan ve çağdaş sosyal bilimlerdeki inşacı yaklaşımlardan da bugün hepimize tanıdık gelebilir belki. Ancak, yukarıda belirttiğim gibi, bugün insanların belirlenimlerinden hâlâ sosyal belirlenim anlaşılırken, insanı oluşturan biyolojik, psişik ve bilişsel varlığının belirlenimlerini göz ardı etmek şeklindeki ortodoks bir sosyal bilimci tavrı geçerliliğini halen sürdürüyor. Bunun bir sonucu, sosyal varoluşu doğadan bütünüyle yalıtık hale getiren toplumsalcı bir indirgemecilik, diğer sonucu ise kapıdan kovulan iradeciliğin bacadan geri dönmesine yol açmaktır. Her ne kadar sosyal belirlenimler davranışlarımızın nedenleri üzerine açıklamalar yapmamızı sağlasa da, insanın aynı zamanda bu nedenleri kavradığında davranışını derhal değiştirebilecek süratli bir farkındalığa varabileceğine dair kolaycı bir varsayım da sosyal bilim temelli açıklamaların peşini bırakmaz ve iradeciliğe geri düşer.

Kitabın üçüncü bölümünde ele alınan erekselcilik varsayımının eleştirisi, davranışlarımızın arka planında tümüyle bilincinde olduğumuz amaçlılık ile hareket ettiğimiz düşüncesini ele alıyor. Balanuye’nin yaptığı en şık sürpriz ise, modern biyoloji okurlarına hiç de rastlantı gelmeyecek şekilde, Spinoza’nın Doğa/Tanrı’da herhangi bir erek, amaç ya da niyet bulunamayacağı konusundaki haklılığının ancak Darwin tarafından ortaya konulan evrimci biyoloji ile somut şekilde kavranır hale geldiğini öne çıkarması. Evrim fikri, yalnızca doğada var olan canlılığın nasıl ortaya çıktığını ve dönüştüğünü kapsamlı bir şekilde açıklamakla kalmaz, aynı zamanda, doğanın zaman içindeki ardışık sürekliliklerinin ereksel olmaksızın, nasıl karmaşık düzenekler halinde geliştiğini anlamayı da mümkün kılacak bir düşünce devrimi gerçekleştirir. Böylece evrenin oluşumundan insan kültürlerinin ortaya çıkışına, uygar toplumlardan insan bireyinin psişik yaşantısının tarihine kadar her noktada, erekselci varsayımın yerinden edilmesi mümkün hale gelir.

Bu, tam da Spinoza’nın tasavvur ettiği türden bir evren/doğa/tanrı fikrine uygun bir dünya görüşü biçimlendirmemize olanak sağlayan bir düşünce dönüşümüdür. Spinoza düşüncesinde “Doğa/Tanrı’nın tastamam bir nedensellik içinde sonsuz etkileşimlerin bir aradalığına olanak veren içkin gerçekliğin kendisi olması, bu gerçekliğin önceden planlanmış belli bir ereğe doğru evrildiği anlamına gelmez; dahası Spinozacı nedensellik her türden erekselciliği dışlar.”[13] Tıpkı Darwin gibi. Böyle bir kavrayış gücü, insan yaşamını çevreleyen modern koşullanmaların biçtiği kalıplardan sıyrılarak yaşamımıza bakmamıza olanak sağlayacaktır, Balanuye’ye göre. “Hayatın bizler tarafından keşfedilmeyi bekleyen saklı bir hedefinin olmayışı, o hayatı deneyimleyen bizlerin büsbütün bir anlamsızlık ya da boşluk duygusuna mecbur kalacağı anlamına gelmez. Evrenin bütünüyle kendi kendini organize eden, tümüyle gelip geçici varoluş deneyimlerinden oluştuğunu fark ederek, varlıkların sürekli olarak sahnede görünüp kaybolduğu bu eşsiz kumpanyada rolümüz kadar yer almanın getireceği sevinci yakalayabilir, dahası, tam da bu sürgit akış içinde bir görünüp bir kaybolan figürlerden biri olarak, o muazzam kozmik tabloda nasıl bir hareketli estetik imaj oluşturduğumuzu kavrayabiliriz.”[14] İşte, belki de felsefenin bütün meselesi:  Hadot’nun da bahsettiği gibi, kişinin kendisini mevcut toplumsal normlardan farklılaştırarak, içinde yer aldığı kozmik bütünün bir parçası olarak kavrama ve kendi yaşamında etkin bir kudret sahibi olmaktan onu alıkoyan yerleşik varsayımlardan uzaklaşma çabası.

Kitabın büyük kısmını oluşturan bu üç varsayımın incelenmesinden sonra, Balanuye, Spinoza’daki etkin bir güce dönüşme, erdemli bir yaşam sürdürme ve bunun toplumsal imkanını oluşturma problemi ile uğraşıyor. Spinoza’da güç, başkalarının üstünde bir iktidar uygulaması olarak değil, kişinin kendi doğasına uygun şekilde potansiyellerini ve ifade olanaklarını arttırma problemi olarak ele alınır. O halde, baştan beri ele alınan varsayımların, iktidarın mekanizmaları olduğu apaçıktır. Zira Deleuze’ün Spinoza üstüne ünlü kitabında belirttiği gibi, bütün iktidarlar kederli ruhlara ihtiyaç duyarlar. Yani iktidarların bizleri tabiyet altında tutabilmesi, etkin güçler olmaktan alıkoyması, düşünce düzenimizi belirleyen yanlış varsayımlar yoluyla evreni ve kendimizi anlama yetimizi dumura uğratması, yani aşkıncı varsayımların toplumsal kabul görmesini sağlaması ile mümkündür. Felsefenin radikal konumu tam da buna karşı etkin bir kavrayış gücü kazanmamızı sağlar. Bu etkin kavrayış gücünü edinmek için çabalamak ise kudretini/gücünü arttırmakla eş anlamlıdır Spinoza’da. Sevinçli duygulanımlar edinmenin de ötesinde, Balanuye’nin ifadesiyle sevince dönüşmek de tam bu anlama gelir.

Spinoza’nın güç ve conatus kavramları etrafında politik mücadele içindeki devrimcilerin kendi kendilerini güçsüz kılmalarının sebeplerini de açıklıyor: “En kısa ifadesiyle varlıkları doğal güçlerinden alıkoyan koşulları ortadan kaldırmak biçiminde tarif edilebilecek devrimcilik, nasıl olmuşsa güçsüzlere duyulan bir gönüldaşlık, güçsüzlükle özdeşleşme, güçsüzlüğe acıklı methiyeler düzmeye dönüşmüştü.”[15] Devrimci mücadele tarzlarının yalnızca belirli eylem tiplerine odaklanmakla sınırlandırıldığı bir devrimcilik türü için fazlasıyla doğru bir saptama. Belirli eylem tarzlarının etkin bir şekilde toplumsal hareketlenmeyi motive edebilecek kudreti üretemediği durumlarda bile, doğayı/toplumu kendi kanıksanmış açıklama biçimlerindeki bir yetersizlikle değil de iktidarın çok güçlü oluşuyla açıklamaya devam etmenin birçok devrimciyi melankoliye veya daha da etkisiz mücadele tarzlarına sürüklemesi, bu noktada kaçınılmaz hale gelmiştir.

Etkin bir güce dönüşmek, insanın dünya ve kendine dair kavrayışına ket vuran varsayımlardan kurtulmasıyla eş zamanlı olarak, varlığın capcanlı ve dinamik kavranışını da beraberinde getirir. Dünya, artık olmuş bitmiş şeylerle dolu bir yer değildir. Düşünmek, farklılaşarak olagelen, hiçbir zaman tamamlanmayan bir oluşun kavranışı çabası halini alır. Etkin bir güce dönüşmek, yaşamın her düzeyde olageldiği şekliyle süren çeşitlenişinin bir kavranışı ve kendi var kalma çabamızı çeşitlendirerek sürdürme uğraşı haline gelmek şeklinde anlaşılır, Spinozacı bakış açısından. Balanuye’nin bize en anlaşılır ve gündelik hayatın içinden kavranılır örneklerle anlatmaya çalıştığı şey de budur: Yaşam, kafalarımızda önceden tasarladığımız ya da bizlere belletilmiş yaşam ideallerine göre yaşanamaz. Bu, mutsuz ve tabi bir varlık olmanın garantili yoludur. Kendini etkin bir varlığa dönüştürmek, kendi var kalma çabasını, ön görülebilir bir sonuca gitmeye çabalamaksızın, çeşitlendirmekten geçer. Balanuye’nin kitap boyunca haklı olarak sürekli vurguladığı ve bence siyasal Spinoza yorumlarında ihmal edilen nokta ise, Spinoza etiğinin tam da gündelik hayatta etkin bir güce dönüşme problemi ile uğraşmasıdır. Etkin bir güce ulaşmak, insanın, Doğa/Tanrı’dan türeyen bir varlık olduğunu kavrayan fikirlerle donanmasından geçer.

Spinoza’nın etik düşüncesi ile politik düşüncesi arasında tam bir tutarlılık ve süreklilik vardır. Spinoza’nın politik düşüncesi, insanların eyleme kudretlerini baskılamayacak bir toplumsal düzenin kurulmasına hasredilmiştir. Herhangi bir bireyin ya da grubun toplumun üstünde nihai egemen güç haline gelmemesini teminat altına alabilecek bir demokrasi fikrini temellendirir. Bugünün terimleri ile okursak, Spinoza’nın bir devlet teorisi ortaya koyduğunu ve yurttaşların en açık şekilde ifade ve örgütlenme özgürlüklerini garanti altına alan bir anayasal sistemi en iyi devlet modeli olarak önerdiğini düşünmek mümkündür. Balanuye, Spinoza’nın politik teorisinin ana çizgileri üzerinde dururken, denilebilir ki kitabının asli uğraşısı olmadığı için ya da bu konuyu işleyen birçok başka çalışma[16] bulunduğu için bu gibi ikincil çalışmalara dair uzun bir tartışmaya girmeksizin Spinoza’daki devlet ve demokrasi teorisinin ana hatlarını ortaya koyuyor. Spinoza’nın felsefesinin özgürlükçü içerimlerinin çok belirgin olmasına kıyasla, onun siyasal teorisinin içerimleri biraz daha açık uçlu bir konudur. En azından Spinoza’nın bir devlet ve toplumsal sözleşme teorisi ortaya koymuş olması, onun bugün kabul ettiğimiz anlamıyla bir parlamenter temsili hükümet mi, yoksa doğrudan demokrasiyi ya da katılımcı demokrasiyi içeren bir anayasal cumhuriyet mi önerdiği konusunu tartışmaya açık bırakır. Bu verimli tartışmadan, günümüzde, özellikle otonomist Marksistler, özyönetimci komünist bir doğrudan demokrasi modeli çıkartmaya eğilimlidir.[17]

Spinoza’da siyaset teorisinin taşıdığı görece belirsizlik, bu bölümün nispeten kısa kalmasına yol açıyor gibi. Ancak bunu kitabın bir zayıf noktası olarak görmemek gerek. Spinoza’nın siyasal teorisinin bugüne yönelik çok açık bir model içermemesi gerçekten sorun oluşturmaz. Dinler başta, her türlü aşkıncı ideolojiyi reddeden radikal materyalist tutumuyla ve bireyin özerk ve aynı zamanda topluluğun ortak yararına katılım gösterecek şekilde varoluşunu öne çıkaran bir etik ortaya koymakta olan bir filozofun gündelik hayata dair pratik bir okuması, radikal sonuçlar verir. Spinoza’nın bugünün devletçi, liberal ve bürokratik baskıcı toplumuna onay vererek okunması, pek de mümkün değil.

Problem odaklı, oldukça nitelikli popüler felsefe kitaplarının giderek çoğaldığı bir zamanda, Çetin Balanuye’nin kitabı, Spinoza’yı, gündelik hayatta devrimin referans noktalarından birisi olarak ve psişik özgürleşme ile siyasal özgürleşmenin birbirinden ayrılmazlığını göstererek sunduğu için önemli.

Entelektüel varoluşlarımızın dahi aşkıncı varsayımlardan, pasifleştirici duygulanımlardan uzaklaşmamıza yeterli olmadığı, Spinoza okurlarının bile kalıplaşmış söylemlerle Spinoza’yı dondururken akışkan, daimi oluş halindeki bir hayata açılma becerisi gösteremez olabildiği bir siyasal kültür ortamında, bize gerekli olan felsefenin birincil işlevi, yaşam içinde aktif bir kavrayış gücü geliştirmek olmalı.

İlk yayınlanma tarihi:


Notlar:

[1]Bir önceki kitabı: ÇetinBalanuye, Spinoza: Bir Hakikat İfadesi, Say Yayınları, İstanbul: 2012.

[2] Kemal İnal (der.), Gezi, İsyan, Özgürlük Sokağın Şenlikli Muhalefeti, Ayrıntı Yayınları, 2013.

[3] Makale’nin ilk versiyonuna T24’ten ulaşılabiliyor: http://t24.com.tr/haber/cetin-balanuye-yazdi-demokrasi-cokluk-ve-sozlesme-diren-turkiye,232573

[4] Gezi isyanı üzerine Spinoza’nın etiğini, duygular teorisini, siyasal felsefesini işe koşan bazısı sıcağı sıcağına yazılmış başka değerli yazılar da var: Ahmet Ergenç, “Kahkaha, Gelotofobi ve Direniş” http://bianet.org/bianet/toplum/147329-kahkaha-gelotofobi-ve-direnis; Onur Eylül Kara,“Gezi Direnişi: Etik ve Etoloji” http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/801/gezi-direnisi-etik-ve-etoloji#.WKZLsjuLTIU;Nazile Kalaycı, Hakikat Kavgası: Bir Parrhesia Olarak Gezi Parkı, http://www.e-skop.com/skopbulten/hakikat-kavgasi-bir-parrhesia-olarak-gezi-parki/1407; Haluk Sunat, “Gezi / 17 Aralık vak’aları: Demokratik eylemlilik ve Spinoza” http://t24.com.tr/haber/gezi-17-aralik-vakalari-demokratik-eylemlilik-ve-spinoza,250323.

[5] Gezi’den önceki süreçte özellikle 2011’de ortaya çıkan benzer toplumsal hareketlerden birisi de ABD’de ve İspanya’da gerçekleşen meydan işgal hareketleriydi, bu hareketlerin talep ettiği ve kendi örgütlenme biçimlerinde somutlaştırdığı siyaset biçimleri hakkında bkz.: Michael Hardt ve Antonio Negri, Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı yayınları, 2012; W.J.T. Mitchell, Berard E. Harcourt ve Michael Taussig, İşgal Et – İtaatsizlik Üzerine Üç Tez, çev. Elif Ersavcı, Kolektif Kitap, 2013; Manuel Castells, İsyan ve Umut Ağları, İnternet Çağında Toplumsal Hareketler, çev. Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, 2013.

[6] Bu topluluğun, web sayfasının ve mail listesinin Türkiye’deki entelektüel dünyaya etkileri mutlaka en azından kurucuları ağzından bir belgesele ya da tez çalışmasına konu olmalı. Kendi ağzından kısa hikayesi için: http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?hakkimizda

[7]http://autonomedia.org, https://bookstore.autonomedia.org,

[8] Pierre Hadot, Ruhani Araştırmalar ve Antik Felsefe, çev. Kübra Gürkan, Pinhan Yayınları, İstanbul: 2012, sf. 243-254.

[9] Alıntıyı Hadot’un kitabı yerine doğrudan, Ethica’nın Türkçe çevirisinden yapıyorum. Benedictus De Spinoza, Ethica, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2012, s. 362.

[10] Spinoza söz konusu olduğunda özellikle nörobilimcilerin keşiflerine dikkat etmek çok önemli bir açılım oluyor. Dünyanın en önemli nörobilimcilerinden birisi olan Damasio’nun çalışmalarındaki Spinozacı yaklaşım için bkz. Antonio Damasio, Descartes’in Yanılgısı, Duygu Akıl ve İnsan Beyni, çev. Bahar Atlamaz, Varlık Yayınları, 1999; Looking for Spinoza, Joy, Sorrow and the Feeling Brain, Harcourt Books, 2003.

[11] Balanuye’nin kitapta verdiği kaynaklara ek olarak özellikle özgür irade fikrinin eleştirisi için şu nöropsikoloji çalışmasına da bakılabilir: Bruce Hood, Benlik Yanılsaması Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur, çev. Eyüphan Özdemir, Ayıntı yayınları, 2014.

[12] Balanuye, sf. 72.

[13] Balanuye, sf. 83.

[14] Balanuye, sf. 90.

[15] Balanuye, sf. 95.

[16] Spinoza’nın özellikle siyaset teorisi için Cemal Bali Akal, Reyda Ergün, Antonio Negri, Etienne Balibar, Filippo Del Lucchese gibi yazarların çalışmalarına bakılabilir.

[17] Antonio Negri, Aykırı Spinoza, çev. Nurfer Çelebioğlu, Eylem Canaslan, Otonom Yayınları, 2012.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Yargısız infaz terimi ve liberal hukuk dilinin zafiyeti

Yıllardır bu yargısız infaz ifadesini her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Radikal sol yayınlar sanki bu ifadeyi devlet karşısında daha devrimci bir söyleyiş olarak tercih ediyor gibi görünüyorlar. Polislerin ya da kolluk güçlerinin insanları katletmesine, "polis yargısız infaz yaptı" hatta öldürülen kişiye de "infaz edildi" denilmesi bildiğim kadarıyla doksanlardan bu yana yaygın. Yani idamla eş anlamlı olarak kullanılıyor. İdam edildi, ama yargısız! Yani kolluk gücü kendi başına hem yargılama yaptı hem idam cezasını verdi hem de bu cezayı uyguladı anlamında kullanılıyor bu yargısız infaz terimi. Oysa süreç hiçbir zaman böyle işlemez. Solcular arasındaki gündelik dilde, yargısız infaz ifadesinin bu kullanımı, arkasındaki devlet mantığını görmezden geliyor. 

İnfaz, bir görevin yerine getirilmesi, bir işin sonlandırılması anlamına geliyor. Hukuk terimi olarak mahkemece verilen cezai hükmün icra edilmesini, yerine getirilmesini ifade eder. Yani yargı makamının ayrı infaz makanının ayrı olduğu ilkesini de barındırır bu ifade. "Cezası infaz edildi" demek, yargılama sonucu hükmedilen ceza, ilgili kurum tarafından uygulamaya konuldu demektir. İnfaz, cezanın niteliğinden bağımsız bir anlam taşır yani. Kendisi bir cezalandırma anlamına gelmez, idam anlamına hiç gelmez. Polisin işlevi şüphelinin mahkeme sürecine intikaline kadardır denilmektedir, yani polis hüküm veremez, cezalandıramaz, sadece kovuşturma sürecini başlatmak için gerekli aşamaları tamamlar, suçluları tespit eder, delilleri toplar. Belki de polisin hukukça tanımlann sınırlarının dışına çıktığını düşündükleri için, polisin birisini öldürdüğünü söylemek yerine, ondan daha fazla infial yaratacağını düşündükleri birşeyi söylemek istiyorlar: polisin kendini hem yargı makamı hem de ceza infaz makamı olarak gördüğü, yani yetkisini aştığı ima ediliyor. Yani asıl önemli olan devletin verdiği yetkiyle birisinin öldürülmüş olması değil, yetki aşımı yoluyla öldürülmesidir mi demek isteniyor bu mantık uyarınca? 

Yargısız infaz ifadesi, kolluk güçleri tarafından kasti olarak öldürülen kişinin, eğer öldürülmeyip prosedüre uygun olarak hukuki koğuşturmaya uğratılsa idi yine de suçlu bulunabilme ihtimalini de akla getiriyor her seferinde. O halde örtük olarak demiş oluyorsunuz ki bu kişiye hak etmediği bir ceza verildi, eğer adil davranılsa ve dil yargılama süreci uygulansa idi hak ettiği şekilde cezası verilirdi ya da suçsuz olduğu açığa çıkabilirdi. Yani kolluk güçleri birisini haksız yere öldürdü gibi birşey denilmiş oluyor.

Bir öldürmenin haksız olduğunu söyleyebiliyorsanız, haklı olabileceğini de söylüyorsunuz demektir ki bu da devletin şiddet tekelini her seferinde onayladığınız anlamına gelir. Tıpkı polisin orantısız şiddet kullandığının söylenmesi yoluyla meşru devlet şiddetinin hukukla tanımlanmış ölçüler içine çekilmesi talebindeki gibi... Bu mantıkla devletin hukuken haklı olduğunu kanıtlayabildiği durumlarda şiddet kullanması ve hatta öldürmesi normaldir aslında, en azından içimizde adaletsizlik duygusunuz diğeri kadar uyandırmaz! Sorun olan hukuki sureci işletmediği zaman uyguladığı şiddettir demek isteniyor. 

Oysa söylenmesi gereken devletin kolluk güçlerinin yasanın verdiği yetkiyi, yok etme gücünü ve bunun teknik imkanlarını ve bunu meşru gören bir toplumsal düzenin sağladığı itibarı elinde bulunduruyor olma avantajı sayesinde kasten, tasarlayarak, -bazen keyfi gibi görünen ama her zaman politik bir sebeple- yani egemenler lehine toplumsal düzenin devamı için ezilenlere yönelikşiddet uyguladığı, cinayet işlediği, siyasal sistemin ve hukukun buna bizzat olanak tanıdığıdır.

Bu öldürmeler her zaman politiktir. Arkasında -her ne kadar aleni olmasa da, siyasal iktidarı elinde tutan gücün ince hesaplarıyla oluşturulmuş- bir yargı, bir hüküm elbette ki vardır. Tarafı her zaman belli olan devletin kolluk güçleri, örgütlü şiddeti, mevcut siyasal egemenliğin her gün yeniden tesisi için devreye sokar. Egemenliğin yine devlet eliyle tesis edilmiş "meşruluğunu" sarsacak her eylemi ister olağan hukuk düzeni içinde kalarak isterse de gerekli gördüğünde olağanüstü hukuka başvurarak kullanır ve muarızların engeller, gerekirse ortadan kaldırır. Devlet, adil yargılama seramonisini devreye soksun sokmasın, kolluk gücünün insan öldürmesi her zaman kasten, politik olarak tasarlanmış bir cinayettir. Görünürdeki keyfiliği anlık inisiyatifin profesyonel uygulayıcılara bırakılmış gibi görünmesinden kaynaklanır, ancak bu da her zaman sınırları hukukla çizilmiş ve siyasal konjonktüre göre belirlenmiş bir inisiyatif kullanımıdır. Zira ölen kişi devlet arşivlerindeki kayıtlardan ve istatistiklerden ve yeri geldiğinde kullanılabilecek bir propaganda malzemesinden başka bir şey değildir. Rastgele her hangi bir mekânda insan öldürebilen ve bunu yapacak profesyonel katillere hukuk yolu ile yetki, eğitim, teçhizat ve maaş veren devletler, örgütlü profesyonel cinayet ve şiddet şebekelerini operasyonel amaçlar için bünyesinde barındırır. Burada duyguya, adalete veya etik ortak değerlere, toplumsal konsensüse yer yoktur. Yalnızca devlet siyasi aklının gereklerine uygun operasyonel bir mantık vardır. Bu mantıkta, insanlar öldürülmez, devlete tehdit oluşturduğu ya da oluşturabileceği düşünülen bir unsur, teknik anlamda imha edilir, etkisiz hale getirilir, tehdit bertaraf edilir ve alanın günvenliği sağlanır. Devlette rastgelelik ya da keyfiyet yoktur, katı bir rasyonellik ve bunun beraberinde gelen bir profesonel duyarsızlaşma iş başındadır. 

Bu nedenle, devletin kolluk güçleri yoluyla, hukuki bir yargılama sürecini devreye sokmaksızın insanları öldürmesinde bir hukuk dışılık arıyorsanız, daha başından devletin mantığını kavrayamamışsınız ya da devletin zaman zaman sınıflar üstü ve ezilenler lehine de davranabilecek bir adil konumda olabileceğini zannediyorsunuz demektir. Ya da yapacağınız muhalefetin devleti böyle bir konuma zorlayacağını sanıyorsunuz demektir. Kolluk güçlerinin insan öldürmesini, operasyonel öngörülebilir bir kayıp ya da potansiyel tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak olarak sunan devlet mantığının karşısına geçip buna yargısız infaz derseniz, devletten hâlâ liberal hukuk bağlamı içinde adil davranmasını bekliyor olursunuz ki bu bir anlamda devleti kendi mantığı içinde çelişkiye düşürme çabasıdır vatandaşların gözünde. Oysa ne devlet çelişkiye düşer, ne de devletin gerekliliğine inanmış itaatkar vatandaşlar burada bir sorun görür. Devlet olmanın kaçınılmaz zorunluluklarından birisi olarak görülen şiddet tekelini ve öldürme hakkını, devlet karşıtı devrimcilerden başka herkes makul karşılar ve tanır. Devlet karşıtı devrimciler olarak anarşistler ve komunistler ise her zaman şunu net bir şekilde söyler: Bütün devletler katildir.

Kolluk güçleri insan öldürünce bunu yargısız infaz diye adlandırmak, devletin bu katı siyasal aklını teşhir etme gücünü elden bırakıp, liberal hukuk dili içine çekilerek eleştirmeye ve devlet görevlilerini hukuka uygun davranmaya davet eden, bu yüzden de devlet egemenliğinin mantığını habire göz ardı eden bir siyasal zafiyettir. 

23 Temmuz 2015 Perşembe

Yorumlamanın keyfiyeti ya da İslam'ın aslı nedir tartışmasına dair

Hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Bu Kuran için de geçerlidir. Ne kadar kutsal, dokunulmaz ve değişmemiş olduğu söylense de anlamlama süreci devamlı olarak onun nasıl okunacağını şekillendiren güç ilişkilerince belirlenmiştir. Bugüne kadar da Kuran'ın nasıl okunacağı, İslamî denilen ataerkil, cinsiyetçi, askeri despotizmlerin hâkim siyasal ontolojisinin temellerini atan bir zihinsel süreklilik tarafından belirlenmiştir. Bu Emevi egemenliğinden modern Sünni Müslüman ya da Şii Müslüman ulus devletlere kadar böyle gelmekte.

Hiçbir metin 'sui generis' (kendinden türemiş) değildir. Her zaman her metin onu oluşturan çoğul kaynaklardan türemişti ve onlara gönderme yapar. Yani metinlerarasıdır, tek bir yazarı olmadığı gibi, tarihin belirli bir anında aniden ortaya çıkmaz. Bu metinleşme olgusu, yazılı kültürden önceki sözlü ortak hafızaya ait metinler için de geçerlidir, yazılı kültüre geçişle kayda geçen en eski mitlerden dinsel metinlere kadar Kuran için de, herhangi bir roman için de, basit bir reklam metni için de geçerlidir. Gücün siyasal dağılımını belirleyen egemenlik ilişkilerince oluşturulmuş bir tarihsel matrisin içinde, bir metinsel janrın içinde oluşur her metin: 1970'lerin reklam metinleri kendi aralarında ortaklıklar gösterirken bugünküler nasıl  farklı ise, 19. yüzyıl romanı ile 20. yüzyıl başı modernist romanı nasıl farklı ise. Kuran da kendi içinde oluştuğu tarihsel bağlamda, gündelik hayatın, siyasetin, ticaretin, cinsiyet ilişkilerinin, topluluğu bağlayacak ortak değerlerin, mülkiyet ilişkilerinin nasıl olacağına dair toplu önermeler ortaya koyan bir metin olarak önceki anlatı ve metinlerden devraldıklarıyla ve kabilevi iktidar ilişkilerindeki siyasal değişimler peşi sıra gelişen siyasal ihtiyaçlarla oluşacaktır. Ancak bunların büyük kısmı zaten içinde oluştuğu çağın ortak değerleridir. O da kendisinden önceki diğer tüm din ve mitolojilerde olduğu gibi, uzun bir tarihsel süreç  içinde ve başka metinlerden pek çok öğe almış çok yazarlı ve her türlü bağlamsal olarak değişen yoruma daima açık uçlu bir metin olarak biçimlenmiştir. Kuran'ın yazarları kimlerdir diye bir soruyu inançlı bir Müslüman'ın içi kaldırmaz belki ama dogmatik tutumu bir yana bırakıp araştırmak fena olmazdı. Tabi ki ölmeyi veya baskı altında yaşamayı göze alıyorsanız.

Başta dediğim gibi, hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Okuma ve yorumlama süreçleri ise daima o tarihsel dönemin ve içinde bulunulan güç ilişkilerinin mümkün kıldığı yorumlama prosedürleri ile şekillenir. Bugünün dünyasında uzunca bir süreden beri monoteist inançların devirmci ve komünist okumalarını mümkün kılan da tam olarak modern devrimci akımların sarsıcı sistem eleştirisinin etkilerinin teist inançlıları da içine almasından kaynaklanır. Hıristiyan anarşizmini mümkün kılan da İslam sosyalizmini mümkün kılan da o metinlerin kendileri değil, o döneminolanaklı kıldığı, metinleri okuma şeklini değiştiren devrimci atmosferidir.

Kuran'da aslında komünist bir toplum fikri bulunduğunu kanıtlamaya çalışan teologlar ve onların tilmizleri, fiilen bugünün yaygın eşitlikçi özgürlükçü devrimci yorumlarından etkilendikleri için bu anlayışı Kuran'a projekte etmektedirler ve hep gördüğümüz gibi meramlarını da o liberter eşitlikçi sol mecralara anlatma, onlara kendilerinin de aynı derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduklarını ispatlama çabası içindedirler. Kendileri şahıs olarak gerçekten öyle olabilir, bir çok deneyimimde bunu görüyorum ve aynı zamanda biliyorum ki bir kişi de tıpkı metinler gibi çoklu kaynaklardan beslenir ve bu yüzden sadece aidiyet duyduğu inancına indirgenemez. Ama bir sonraki adım, Yani Kuran'ın da bu derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduğunu ispatlama çabası yorumlamanın keyfiyetine gider. Oysa bu yaklaşım daha da aşırı yorumla Kuran'da ırkçılığın, homofobinin ya da cinsiyetçiliğin bile bulunmadığını kanıtlama derdine ulaşır. Peki neden? 

Bu yorumları benimseyenlerin, İslam'dan türeyen ya da en azından yaygın İslam anlayışlarının mümkün kıldığı tüm otoriter, cinsiyetçi, ırkçı ve faşist siyaset biçimlerini İslam'a sonradan sirayet etmiş ve ona dışsal görmeleri ne kadar olguya - tarihi verilere aykırı ise, -bu öğeler başından beri mevcut idi- kendi el değmemiş, bozulmamış, su katılmadık özgürlükçü-eşitlikçi İslam yorumlarının, geçmişte fiilen hiç var olmayıp yalnızca bugün var olan ve ancak bugün mümkün olan yorumlar olduğunu görmeleri de onları, kendi gayretlerini gereksiz kılacak entelektüel bir açmaza sokacağından ötürü bu durumu kabullenmelerini beklemiyorum.

1960'lardan bu yana, sosyalizmin eleştirisinden çıkan Yeni Sol ve anarşist hareketler, modern endüstriyalizmin eleştirisinden çıkan radikal ekolojist fikirler, patriyarkal sistemin eleştirisinden çıkan feminist fikirler, heteroseksizmin eleştirisinden çıkan anti-homofobik fikirler, avrupa merkezciliğin, sömürgeciliğin ve ırkçılığın eleştirisinden çıkan, millliyetçilik ve ırkçılık karşıtı ve kimlik özcülüğünden uzaklaşmış kozmopolitik fikirler, ve hepsini boydan boya kat eden kapitalizm eleştirisinden türeyen anti-kapitalist fikirler OLMAKSIZIN bu murad edilen türden bir İslam revizyonizmi girişimi dahi mümkün olamazdı. Hakeza bu tür fikirlerin Türkiye'de ortaya çıkı görünürlük kazanması 2000'lerin sonu 2010'ların başını buldu, tam da yeni soyal hareketlerin radikal siyaset sahnesini çok güçlü bir şekilde etkisine almaya başlkadığı bir dönemde.

Anti-kapitalist ya da kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın, özünde İslam'ın ve Kuran'ın eşitlikçi bir devrimin hayata geçmesi olduğunu, İslam peygamberinin aslında bir devrimci olduğunu anlatmaları bugünün eşitlikçi özgürlükçü düşüncelerinden etkilenmiş kentli, kültürel donanımı yüksek bireylerin kendilerine has bir İslam yorumu yapabilmeleri sayesinde mümkün oluyor.

Yani içinde bulunduğumuz çağın kendi radikal siyasal atmosferi ve siyasal ufku ile belirlenmiş bir zihinsel donanımın olanaklı kıldığı revizyonist Kuran yorumlarıdır bunlar. Bu yorumları İslam'ın içinden çıkan, onun değişmez özü olarak değil ona dışsal radikal perspektiflerin İslam'a güncel  yansıtılması olarak görüyorum. Bu bakımdan bu azınlıktaki İslam revizyonistlerinin asıl İslam'ı temsil ettiği, tüm dünyadaki hegemonik olanın ise bozulmuş bir İslam versiyonu olduğu söylemi, bütün teolojik ve filolojik manevralarına rağmen, ancak bir müminin mümin olmasını mümkün kılan o tek sarsılmaz varsayıma dayanır: Kutsal addedilen metnin tek, bozulmamış ve tek bir kaynaktan  türemiş olduğuna yani vahiy fikrine. Ve zaten bir metni Kutsal kılan da ona kutsiyen atfederek onu biricikleştiren güç ilişkileridir ki bu her müslümanın içine doğduğu ve tabi kılındığı başta aile olmak üzere güç ilişkilerince inancının belirlendiği gerçeğiyle tutarlıdır.

Bu kendi kanıtını kendi içinde taşıyan vahye dayalı akıl yürütme bütün tarihselleştirmelere dirençli "sarsılmaz (!)" bir inanç çekirdeği oluşturduğu için, günümüzün en radikal devrimci fikirlerinin büyük oranda 1400 yıl öncesinin bir inanç sistemi içinde zımnen mevcut olduğu dogmasını tartışmaya açmak size küstahlık gelebilir. Bu vicdanını temiz tutmaya çalışan Müslümanlık da ancak kentli ve kültürlü bir ayrıcalığın içinde mümkün, zira hangi Müslüman faşist olarak görülmek ister ki?


10 Haziran 2015 Çarşamba

HDP'ye güvenmek, birbirimize güvenmek


Birbirine güvenmek, henüz başından sonucunu kesin bir şekilde bilmediğin, hiçbir zaman da bilemeyeceğin bir vaadin, bir söz ortaklığının içine girmekle başlar. Bir güven ilişkisi, eşitler arasında mümkün olur. Eşit olmayanlar ya da aralarında herhangi bir gönül bağı bulunmayanlar ise sadece güvensizliği, salt riski esas aldıkları için aralarındaki hukuku "sözleşme" ile kayda bağlar ve resmileştirirler, yani devletin huzuruna sunarlar. Daha sonradan cayan olursa onun üzerine yaptırım şartı koyarak, gerekirse devlet şiddetine başvurulabileceğini önceden haber verirler. Bu yüzden karşılıklı borçlandırmaya / yükümlülüğe dayanan sözleşme ilişkisi riske yer bırakmaz.

Güven bağı ise bozulduğunda muhatabı üzerinde bir yaptırım şartı koymaz. Çünkü her zaman sonuçların baştan söylendiği gibi gitmeyebileceğini, dahası yol boyunca birlikte dönüşümler geçirilebileceğini ön görerek girilen bir ilişkidir. Güvene dayalı her ilişkide ilişkiye giren taraflar, ilişkinin devamında baştakinden farklı kişiler haline gelirler, oluşum halindedir çünkü her ilişki. Güven sarsılırsa, aradaki bağ zedelenir, yani ilişkiyi mümkün kılan bağlanma arzusu zayıflar. Ya yeniden oluşturulması gerekir ya da bağ bütünüyle kopar, kalpler kırılır. Bir kez güvenle birbirine bağlanan eşitler, birbirlerinin değişimlerini de öngörebilmişlerdir. Çoğunlukla bağlanma arzusu da yol boyunca süreklilik kazanır. Güven tam da birbirinin dönüşümüne kalbini açık tutmak haline gelir.

Eninde sonunda bir güven ilişkisinde, diğerinin güçsüz düşeceğine yönelik bir endişe ile yola çıkılmaz. Diğerinin güçsüz düşme ihtimali karşısında, kendinin güçlü kalarak, güçlü kalmak için direnerek onu da yeniden güçlendireceğine güven duyarak, yani asıl kendi kudretine güven duyarak yola çıkılır.

****

HDP'ye oy veren "bizler" isek, bizden olmayana, baştan güvensizlik duyarak oy vermedik. Ona verdiğimiz oy, bir sözleşmenin ya da gelecekteki bir yaptırımın imasını içermemeli. Belki bazıları sadece bu şekilde davranıp stratejik rasyonel bir hamle etmiş gibi görünebilir. Bu tutumun çok da yaygın olduğunu sanmıyorum.

Yaygın olanın, HDP'nin tüm seçim sürecinde, yüz yüze, eşitler arasında, güvene, karşılıklı emeğe dayalı bir bağı / birçok bağı inşa edebilme imkânını herkese hissettirebilmesi olduğunu düşünüyorum. Tam da bu yüzden, yani bu bağın kurulabilme ve kalıcı olabilme ihtimali yüzünden, HDP'nin başka bir siyaset kültürü başlattığını, bu yüzden en kuşkucu ama ilkelerini doğru bulanlarda bile, rasyonel tercihin ötesine geçen bir sempati yarattığını, kendini gösterebildiği her yerde birlikte güçlenmenin neşesini hissettirdiğini düşünüyorum.

HDP sadece bir partinin adı. Ancak orada siyaset alanını genişletmek isteyen bütün "Bizler", gönül bağlarımızla birbirimize bağlandık, bağlanmak istedik. Güvenimizi sarsacağına dair kuşku duyduğumuz bir ötekiyle değil, en yakın dostlarımızla birlikte yola koyulduk. Kimliklere bölünmekten ya da ikilikler arasında kutuplaşmaktan ziyade çoğalmanın imkanını gördük, bunun imgesini inşa ettik. HDP'de yeni bir yaşamın ipuçlarını gördük. Yanılabiliriz, ama kendimize güvenmekle başladı süreç. Bu yüzden birbirimize de güvenebiliyoruz.

Bizler (tek bir "Biz" değil, çoğul "Bizler") diye söylemenin manası da budur. Birbirini seveceğine, tanımasa bile sevgiyle bağlanabileceğine, sevginin devrimci bir kurucu güç olarak yeniden tanımlanabileceğine dair bir tahayyül ile çıktık yola.

Yola çıkan Bizler isek, yolda hata yapmayı da Bizler göze aldık demektir. Bu hatalarla sınanarak, bizler arasındaki bağı hep kuvvetlendirerek barışı, dostluğu ve demokratik bir kültürü inşa edebileceğimizi bilerek yola çıktık demektir. Bizler oyumuzu emanet ettiysek, emin ellerde olduğunu bildiğimiz için. Oyun da ötesinde, bizler birbirimizi birbirimize emanet ettik. Sevincimiz de bundan.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir

Türkiye’deki sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden cumhuriyet rejimi daha en başından beri, muhalefetin ya hiç olmadığı, ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.
Sistem karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte, geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine, propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları, savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.
AKP’nin otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik politikalarının, basın ve medya düzeninin görece demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu ön görerek tasarladığını biliyoruz.
Buraya kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.
Son yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter, anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi” sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma sokan ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz eden, işin içinde gizli bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.
Eğer oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12 Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin, bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse bir kaç milletvekili yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların, Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.
1965 yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır. Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler. Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18 milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz. Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun yıllar geçtikten sonra Kürt  milletvekillerinin yeniden meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
AKP’nin rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip Erdoğan’ın liberal brjuva demokrasisinin sınırlarını bile zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi, halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri, Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi, lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri, ve kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin  aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da özerk biçimleriyle hiç bir büyük ölçekli siyasal akımın ya da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar, direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında, ve ittifakların  ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp hesaplıyor.
Gerçekten de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının, parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir. AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan, cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni bir evreye geçmesi.
Bu tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis, radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine, Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık olmadığı gibi.
AKP’nin anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi. Yani giderek artan otoriterleştirme muhafazakarlaşma ve eğilimine karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından ise en görünür haline ulaşmıştır.
Bugün HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.
Meclis’teki güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak, aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha yaklaşmasını sağlar.
Meclis’teki HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.
Bir siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde. Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.
HDP projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur. Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların, engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir. Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz. Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca, sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına her şeyi yapmasını umarlar.
Oysa sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını engellemek ve karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.
HDP içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil, tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi olarak görülüyor.
Doğru zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin parçası olan politik bir eylemdir.
Bu yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist her hangi biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde hayata geçirirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis mücadelesi versinler diye. 
 

13 Mart 2015 Cuma

Vahşilerin böğürtüsü

Deleuze filozoflar içinde bir skandal olaydır. Sevenlerinden çok düşmanları olması, onun için, onu okuyan bizler için en hayırlı durum. Deleuze'ün filozoflar içinde bir filozof sayılması, bir döneme, bir ideolojiye,  ('postyapısalcı' veya 'marksist' gibi) bir akıma ait kılınmaya çabalanması ona yapılacak en büyük haksızlık. Bu yalnızca onun düşmanlarının, düşünceyi raflardaki bir düzenleme ve tasnif meselesi haline getirmek isteyenlerin, onu sever görünürken bile, aslında iğrenti ve haset duygularından kurtulamayanların yapacağı bir iştir. Hıncın entelektüel hali...
 
Kendinden önce bilimin, düşüncenin, edebiyatın ve sanatın her alanında beliren ayrıkotlarıyla zamandışı buluşmasında, çetecilere katılır ve düşüncenin düzenli ordularına karşı yeni bir gerilla savaşı açar. Savaşın sahasını tüm yeryüzüne yayana kadar genişletmeye başlar. 
 
O, felsefenin, felsefe içine hapsolarak yapılmasını salık veren temellük edilişinden kendini tümüyle kurtarıp yepyeni bir şey oluşturur: Felsefeye felsefenin dışarısıyla bağlantılar kurabileceği sayısız patikalar, yollar, temiz hava kanalları, taze su boruları, yepyeni giriş çıkış kapıları icat eder. Sadece icat etmekle kalmaz, icat etme imkanlarını da çoğaltmak için felsefeden dışarılara doğru ve dışarılardan felsefeye doğru bakmanın ustalığını geliştirir. Felsefe, her şeye üstten bakan bir nihai teorinin tanrısal ağırlığından kendini kurtarıp hafifler, düşüncenin en yüksek hızında hareket etmeye başlar, hiç durmaksızın bağlantılar kurmanın azmanlığına dönüşür. 
 
Felsefenin diğer düşünce disiplinleri üzerindeki emperyalist yayılımına son verir. Felsefe, felsefe olmayandan öğrenerek felsefe yapmaya başlamaktır. Bu aynı zamanda filozof olmayanların felsefe yapabilmesinin yollarını açtığı için de skandaldır. Felsefenin salt filozoflar, düşüncenin ehil uzmanları, devletin akademideki kapıkulları tarafından kendi içlerindeki bir diyalog ya da tartışma ya da eleştiri olarak yapılmasına karşı büyük bir savaş çağrısıdır. 
 
Deleuze metinlerinin görünürdeki zorluğu sevenlerini, onun aşıladığı cür'etle çetecilere katılanları korkutmaz. Düşüncenin fabrikasyon kalıplarından geçmiş, zihni defalarca haddelenmiş ve emre amade hale gelmiş uzmanlar içindir bu zorluk. Diğerleri için Deleuze'e başlangıç ile felsefeye başlangıç ile aynı anlama gelir, felsefe tarihinin ürkütücü hakimiyetinden bir kaçış, kendi namına felsefe yapmaya bir başlangıç. 
 
Nazik bir melodinin iç yumuşatan ezgisi ya da bir senfoninin coşkusu değil, uygarlığın merkezini istila etmeye gelen vahşilerin, kale surlarını yıkmaya gelen barbarların, yırtıcı hayvanların böğürtüsü işitilir artık. 
 
Öyle ki sonunda felsefenin dışında bırakılmış tüm ipsiz sapsızlar, çulsuzlar, çapulcular, mülksüzler, baldırıçıplaklar, izin verilmemişler, ehliyetsizler, uyumsuzlar, ayarsızlar, aylaklar, avareler, hep yolda olanlar, dikiş tutturamayanlar, başkaldıranlar, sessizler, ayarsız sesler çıkaranlar o alana doluşup felsefeden soyluyu, efendiyi nihai olarak defedip kendi özgün ama kakafonik olmayan sesleriyle felsefe yapana, yeni bir dostluğu kurana kadar. 
 

14 Şubat 2015 Cumartesi

Erkekliğe ihanet şebekesini genişletmek için...

Erkeklerin işlediği korkunç kadın cinayetlerinin, sürgit şiddetin, adeta iç savaşın kimsenin kaçamayacağı derecede görünür olduğu anlarda yol açtığı nefret ve iğrenti duygusunun, kendinden utancın en yüksek noktasında, koyu bir nihilizme iteleyen öfke duygusunu avucumun içinde harlayıp bundan mümkün olduğunca kurucu bir düşünceye geçmeye çabalamak istiyorum: En umutsuz genel manzaranın içinde bile hâlâ eşelenip bulunabilecek kırıntıları ortaya çıkartma ihtimaline odaklanmak amacıyla...
Eril tahakküm, tâbi olmaya şu veya bu şekilde direnen bazı erkekleri de etkisi altında tutuyor. Erkeklerin hepsi sırf biyolojik erkeklik sebebiyle toplumsal erkekliğin kodlarını tümüyle içselleştirebilecekleri bir terbiye etme ve tâbi kılma sürecinden "başarıyla" çıkmış değildir. Çünkü çocukları öğütüp adam yapmaya çalışan düzenekler her zaman o kadar kusursuz çalışmaz, çokça acı verir, dirençlerle karşılaşır.
Hiçbirimiz bizi "adam etmeye" çalıştıkları uzun yıllar boyunca bu şiddeti ve azabı sırf sevinçle filan karşılamadık. Çokça ezildik, örselendik, acı çektik, duygularımız köreldi, "bebeklerden katiller yaratıldı", şiddete maruz kala kala özümsedik, uygulayabilir olduk. Ama bazılarımız buna boyun eğmemeyi, en azından ters istikamete doğru gayret etmeyi seçtik. Eril tahakküm, böyle arızalı unsurları da gözden düşürmeye, etkisiz kılmaya, zayıflatmaya eğilim gösterir hep.
Bazısı biraz, bazısı bütünüyle ayrışır toplumsal erkeklikten. Kadınlarla savaşa girişmez, ezmeye baskılamaya çalışmaz. Elinden geldiğince ya da tam anlamıyla, eşit ilişkiler kurar ya da kurması gerektiğinin ziyadesiyle farkındadır. Toplum, böyle uyumsuzları ve itaatsizleri, diğer hakim erkeklik modellerine tam ayak uydurmuşlar kadar onaylamaz, payelendirmez, ayrıcalıklandırmaz; aksine damgalar, işaretler, dışlar, önemsiz konumlara yerleştirir. Bu tür uyumsuzların hepsi birden belki alenen direnecek kadar kararlı ve tutarlı değildirler. Bazen direnişleri el altından yürür. Hatta çoğu konformist bir halde sırf kendi hayatına odaklıdır. Eril tahakküme karşı zahmete girip bir mücadelenin parçası olmazlar. Eril tahakkümün sebep olacağı sembolik şiddetin hedefi olmayı göze alamazlar çoğu zaman.
Ancak az da olsa bu uyumsuzların, ayrık otlarının varlığını önemsemek lazım. İstisna değildir bu adamlar, hafife alınacak kadar az da değildir. Onları, sarsmak, konformist uykularından uyandırmak, geniş tabanlı bir mücadelenin, erkekliğin kendi üzerindeki etkilerine karşı savaşa girişen bir şebekenin parçası kılmak başlıca işimiz olmalı. Harekete geçmekteki zaaflarını, zayıflıklarını yüzlerine vuralım evet; ama onları erkekliğe ihanet şebekesinin parçası olmaya teşvik etmek için yapalım bunu.
Eril tahakküm tarafından damgalanmış veya alay konusu edilmiş bu uyumsuz erkeklikleri, olumlu şekilde bağrımıza basalım: kılıbıkları, korkularını itiraf edebilenleri, yumuşak ruhlu adamları, askerliği reddedenleri, ibneleri, şiddete ortak olmayı reddedenleri, çocuğunun altını değiştirmeyi ya da beslemeyi marifet saymayıp doğallıkla yapanları, duygularını göstermeyi becerebilenleri, kadınlara üstünlük kurmaya çalışmak yerine saygı duyanları, hemcinsi erkeklerle rekabet etmekten tiksinenleri, elinden her türden “erkek işi” gelmese de ev işlerini iyi yapanları, şefkatli olanları, karşılıklı iletişim kurmayı becerenleri, veganları, vejeteryanları, bilgiç olmayanları, kadınların giyimine karışmaktan ar edenleri, otoritenin baskısından kaçmak için farklı kurnazlıklar bulmaya çalışanları, kahraman olmayanları, anti-kahraman da olmayanları, etrafında bir kadına yönelik şiddet ya da ayrımcılık olduğunu görünce müdahale edenleri, erkeklik taslamayanları, erkeklik taslayanlardan hiç hoşlanmayanları, abuk bir şekilde de “olsa önemli olan erkeklik değil insanlık yahu” diyenleri, “batsın böyle erkeklik” diyenleri, erkek çocuğuna silah ve benzer oyuncaklar almayanları, erkekliği incindiği için değil başkasının acısına duyarlık gösterdiği için ağlayabilenleri, sevdiğini mutlu edebilmek için elinden gelen incelikle davranabilenleri, cinsel "skor" peşinde koşmayanları, kadın tavlamaya çalışmayanları, evinin tozu biriktiğinde süpürgeyi açıp ortalığı temizlemeden rahat edemeyenleri, höykürerek maç seyretmeyenleri, kariyer peşinde koşmayıp sade bir hayatı tercih edenleri... Sembolik, ekonomik ya da sosyal güç peşinde olmanın yollarından bir biçimde uzak duranları, durmak isteyenleri görelim, görünür kılalım.
Onlara diyecek sözümüz olsun ceplerimizde hep: “Bunlar çok iyi, ama daha fazlasını yapmalıyız bu lanet olası tahakküm sona erene kadar." Ve her fırsatta sarsmak için diyelim ki: “Yerinde saydığın, sadece kendine odaklı olduğun sürece parçası olmasan da bu korkunç eril şiddetin sessiz bir destekçisi olacaksın. Çünkü büyük çoğunluk, istisnaları ve azınlıkları sevmez. Onları görünmez kılmaya çalışır. Yok edemese de en azından sindirmek ister. Bu yüzden, tam da bu yüzden, erkeklik mayasının herkes üstünde tutmadığını göstermek, görünür kılmak zorundasın. Daha fazlası da gerekli. Adına toplumsal dediğin her mesele, bir veçhesiyle bu eril tahakkümün içinden geçiyor. Eğer toplumsal eşitlikle, özgürleşmeyle ilgili bir meselen varsa, zorunlu olarak eril tahakkümle meselen vardır. Bunu seslendirmek, örneklemek, görünür kılmak zorundasın. Erkekliğe ihanet şebekesinin çağrısını her gün yaymak ve her gün etrafında erkeklerin gerçekleştirdiği şiddete ve haksızlığa ses çıkarmak, erkekleri değişmeleri için ikna etmek zorundasın. Kendinden başlayarak. Yoksa sus ve hiçbir konuda konuşma.”

20 Ocak 2015 Salı

Kropotkin, Çağdaş Bilim ve Anarşi


Kropotkin'in her elime aldığımda heyecan duyduğum, anarşist komünizm düşüncesinin baş yapıtlarından birisi olan bu nefis kitabını Mazlum Beyhan'ın mükemmel çevirisiyle eski basımından okuyalı 10 yıldan çok zaman oldu. Yeniden basılarak yeni okurlara ulaşacak olmasına çok sevindim.
Kropotkin, özellikle bu kitabında, anarko-komünist düşüncenin modern tarih içindeki evrimi konusunda ufuk açıcı temel bir yaklaşımı sergiler: tamamlanmış bir ideoloji ya da kapalı düşünce sistemi olarak değil, toplumların içinde egemenlerle ezilenler arasındaki mücadelenin doğurduğu özgün dayanışmacı ve doğrudan demokratik biçimlerin sürekliliği ve mücadeleler arasındaki ardışık aktarımının tarihi olarak ele alınan bir "anarşi ilkesi" tarif eder ve bunun izini "anarşi düşünce ırmağı" içinde sürer. Yani anarşi bir kavramsal soyutlama değil halk mücadelelerinin yaşayan deneyimlerinden doğup sürekli zenginleşen bir fikirler dizisidir. Anarşizm kişilere ve örgütlere indirgenemeyecek olan oluş halindeki çoğul özgürlükçü düşünce ve mücadele deneyimlerinin felsefi ifadesidir:
"Anarşi düşünce ırmağının kökenini incelerken karşımıza sürekli olarak iki kaynağın çıktığını söylemiştik: Birincisi, devletçi-hiyerarşik yapılanmalara ve genel olarak egemenliğe yöneltilen eleştiri; ikincisi ise, insanlığın ileriye doğru hareketinde geçmişte gözlenen ve günümüzde gözlenmekte olan yönelişlerin durmamacasına seçilip ayıklanması..."
Soru basit görünür ama şimdiye kadarki tüm devrimci mücadelelerin en büyük meselesini ortaya koyar: Kendi kaderlerini yeniden ele geçirmek için ortak şekilde harekete geçen insanlar, onlar üzerinde kurulan egemenliği, devlet biçimini yeniden üretmeksizin nasıl örgütlenir ve yeni bir toplumsal hayatı nasıl kurabilirler? Komünizm düşüncesi ile anarşizm düşüncesinin vazgeçilmez şekilde birbirine bağlı olduğunu gösteren en önemli başlangıç noktası işte bu kitaptır.
Elbette üzerine çok sayıda yeni anarşizm tarihi kitapları yazıldı, tarihsel bilgiler zenginleştirildi, ve elbette Kropotkin çeşitli yönleriyle eleştirildi de. Ama şu vazgeçilmez düşünceyi müthiş bir berraklıkla şimdiye kadar en iyi şekilde ortaya o koydu: anarşi olmadan komünizm, komünizm olmadan anarşi mümkün değildir.
Bugün sosyalist solun siyasal seyrinde büyük dönüşümler yaşanıyorsa; devletçi sosyalizm biçimlerinden öz yönetimci sosyalizm ya da özgürlükçü komünizm biçimlerine artık geri alınamaz bir dönüşüm yaşanıyorsa; Marksizmin ortodoks devletçi yorumları içeriden son derece güçlü darbeler aldıysa; çağdaş anti kapitalist mücadeleler ve sistem karşıtı hareketler sürekli olarak o en eski halk hareketlerinden beri ortaya çıkıp duran dayanışmacı, doğrudan demokratik, yatay örgütlenme biçimlerini yeniden keşfedip duruyorsa; anarko-komünist CNT'nin İspanya Devrimi deneyiminin yenilmiş devrimcilerinin ruhunu tekrar sahneye çağırırcasına yerel ölçekte öz yönetime dayalı özerk bölgeler oluşturma çabası ile Chiapas'ta Zapatista deneyimi, Rojava'da YPG deneyimi şu anda bütün dünya devrimcilerine ilham veriyorsa o halde Kropotkin'in Çağdaş Bilim ve Anarşi'sini şimdi pür dikkat okumak gerek.
"Hiç kuşku yok ki anarşizm, insan toplumları içinde her zaman çatışma halinde olduğunu söylediğimiz iki akımdan ilkine, yani kendileri üzerinde egemenlik kurmaya çalışan azınlığa karşı daha iyi korunabilmek için basit hukuk kurumları oluşturan yaratıcı halk hareketlerine bağlanır."
Kafka'nın 15 Ekim 1913'te günlüğüne düştüğü nottaki gibi "Kropotkin'i unutma!



Çağdaş Bilim ve Anarşi
Pyotr Alekseyeviç Kropotkin
Çeviren Mazlum Beyhan
Agora Kitaplığı, Ocak 2015

8 Aralık 2014 Pazartesi

Hayır, dini inançlarınıza saygı duymuyorum!

İnandığı dinin oluşumuna, gelişimine ve toplumsal sonuçlarına dair, dinsel imana dayalı olmayan eleştirel düşüncelerle karşılaşınca kalbi kırılan ve saygısızlığa uğradığını düşünen insanlar oluyormuş.
Meseleye bir de şöyle bakalım: bir dindarın (hangi dine mensup olduğu hiç fark etmez) dünyayı Tanrının yarattığına inanması ve hepimizin -inancı hangisi ise ona göre- bu inancın gerektirdiği şekilde ibadet etmemizi, bir dizi kutsal kabul edilen metindeki kurallar manzumesine göre yaşamamızı söylemesi, bunu evrensel bir kural olarak dayatması, bu kuralların bir kısmına uymadığımız ya da bu inancı tümüyle reddettiğimiz durumda da kafasına göre sıfatlarla yargılaması, hakaret etmesi, hatta şiddet uygulaması ve hatta bunun için insan öldürme hakkını kendinde görmesine ne demeli? 
Ben kırılmıyorum bunlardan ötürü, hiç de şahsi algılamıyorum açıkçası! Din(ler) denilen olguyu mitoloji, savaş, aile, siyasal örgütlenme, ekonomik örgütlenme, sanat, beslenme kültürleri gibi birer sosyal kültürel olgu olarak görüyorum. Hiçbirisi evrensel değil, hiçbirisi zaman mekan içinde şekillenen özgün koşullardan bağımsız değil. 
Tanrı fikrine inanmanın, başka pek çok yanlış fikir gibi, yaygın olan bir fikirden ibaret olan bu zihinsel tasarımın, varlığın bütünlüğünün tek ve değişmez açıklaması olduğuna inanmanızı her ne kadar sorunlu görsem de buna inanan insanlarla kurduğum çok sınırlı sosyal ilişkiler ya da karşılaşmalar içinde onlara saygısızlık yapmıyorum asla. 
Yine de bu zayıf fikri takip eden düşünme biçimlerinin, davranış düzenlemelerinin, kolektif duyguların, ardı sıra ortaya çıkmış sosyal kuralların, insan aklının evreni anlama kapasitesini, kolektif yaratıcılığını ve kurucu gücünü hafife alan, küçümseyen hatta açıkça insanın bu dönüştürücü potansiyeline hakaret eden ve bunu durdurmak için ortaya çıkmış bir düşünme biçimi, habis bir fikir olduğunun altını çizmek isterim.
Bu yüzden inançlı insanlar, inandıkları dinsel fikirlerin akıldışılığı, zayıflığı, yüzeyselliği, ampirik dayanaksızlığı, mantıksal çelişkileri, çürütülebilirliği, yalnızca duygusal bağlılıktan ötürü sürüyor olması, kültürel bir kimliğin hayata geçilmesinden başka bir şey olmadığı, geçmişten bugüne farklı kültürler arasında transfer edilen evren ve doğa hakkındaki fikirlerle gündelik yaşamı düzenleyen adetlerin derlenip toparlanarak evrensel bir bilgi olarak sunulmasından ibaret kılındığı, hiç de sağlıklı olmayan psikolojik ihtiyaçlara karşılık geldiği gibi konularda çeşitli alternatif açıklamalar duyduklarında bu kadar kırılgan olmasınlar derim. Zira şeceresi de apaçık olan bu zayıf fikir (Tanrı fikri) ve onun etrafındaki tamamlayıcı yamaların (farklı dini inançlar) evrenin tüm gerçeğini açıklayan değişmez hakikatler olarak sunulmakla kalmayıp bir de zorla dayatılması kibrin ve küstahlığın zirvesidir. Üstelik her dinin mensuplarının inanç ve fikirleri, dünyada epey çok sayıda insanın ezilmesine, sömürülmesine, aşağılanmasına, katledilmesine, hapsedilmesine hizmet ediyorken...
Perspektifi tersine çevirince vaziyet işte böyle görünüyor. Peki sizden ateist, deist, agnostik ya da dinsizlere saygı talep ediyor muyum? Hayır, açıkçası kendinizinkinden başka bir fikre kendinizinki kadar kıymet verecek ve saygı duyacak fikrî olgunluğa eriştiğinizde dini inancınızı da bir kenara bırakacak kadar eleştirel algılarınızın açılacağı tekrar tekrar doğrulanmış bir veri olarak ortada.
Dini dogmaların, başka fikir ya da inançlara saygı duyarak sürdürülmesi olanaksız ve kendi mantığına terstir. Bu sebepten saygı duymamanıza hiçbir itirazım yok, dinin tabiatı budur. Bu durumda saygı beklemeniz de aslında sadece kendi düşünce düzeninizin hegemonik olmasını istemenize, ama bunu hegemonik kılacak ikna ediciliğiniz ya da yaptırımınız olmamasına dayanıyor. Böylelikle liberal çok kültürcülük çağının tüm kimliklere eşit mesafede durma safsatasını lehinize kullanmak işinize geliyor ve saygı talep ediyorsunuz, üstelik de din dışı hiçbir düşünme biçimine ve kendi inandığınız dışında başka dinlere hiç de saygı duymadığınız halde! 
İnandığınız fikirlere ve bu fikirlerin yeryüzünde yayılmasına, sürdürülmesine, kurumsallaşmasına çaba sarf eden, misyonu bu olan, bu işe gönülden bağlanmış ya da bu işi mesleği edinmiş kişilere en ufak bir saygı duymuyorum. Bu fikirlerin yeryüzünden silinmesi, itibarsızlaştırılması, etkisizleştirilmesi için çaba sarf edeceğimi de açıkça beyan ediyorum. İnançlarınızın bıraktığı habis etkilerin, insan hayatına ve doğaya hiçbir yararı olmayan bu gibi zararlı ve zayıf düşünme biçimlerinin yaşantımdan ve başka insanların yaşantısından çıkarılması, geçersiz kılınması için ilk gençliğimden beri kişisel çapta gayret ettim, etmeye de devam edeceğim. En azından bu gibi fikirlerin ve inançların semtime uğramaması için her zaman uğraşacağım. Haliyle siz inançlıların inançlarınızı, bulunduğum ortamda yaşantımın orta yerine boca etmenize elbette hiçbir saygım olmayacak.
Bu yüzden mırın kırın ederek ikiyüzlü bir şekilde inancınıza saygı talep etmeyi bırakın. Sahte bir nezakete karşılıklı olarak hiç ihtiyacımız yok. Sadece sizinkine değil, hiçbir dini inanca ve ondan yola çıkan dinsel fikirlere saygı duymuyorum. 

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...