anti-militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anti-militarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2011 Cumartesi

Kavramları belirginleştirmek: Anti militarizm ve Savaş karşıtlı Hareket


Anti-militarizmin ne olduğunu belirleyebilmek için, öncelikle karşı koyduğumuz militarizmi nasıl ele aldığımızı belirginleştirmeliyiz. Militarizmi kendi başına bir görüngü olarak tespit etmek yerine, eşitsizliğe ve sömürüye dayalı karmaşık bir toplumsal yapının, tahakküm ilişkilerinin ve hiyerarşinin bütünleyici bir boyutu olarak tarif etmek politik bir mücadele alanı olarak anti-militarizmi nasıl kurguladığımızı belirleyecektir. Meseleye böyle bakmak, elbette her bakış açısının tartışmasız ortak kabul edebileceği bir anti-militarizm tanımı yapabileceğimiz anlamına gelmez. Bunun bir diğer sonucu da, tahakküm ilişkileri içinde militarizmi merkeze koyarken diğer tahakküm ilişkilerini onun çevresinde konumlandıran, muhalif söylemin merkezine anti-militarizmi yerleştirirken onu kendi başına bir mücadele alanı olarak yeterli gören, giderek apolitikleşmeye yazgılı tavrın devrimci bir alternatifini üretmektir. 
Kapitalizm ve devlet egemenliği ile belirlenen modern toplumları türlü eşitsizlik ilişkilerine bölen kırılma eksenleri çokludur. Birbiri içine eklemlenmiş farklı tahakküm ilişkileri, devletin zor kullanma hakkını tekelleştirmiş örgütlü bir şiddet aygıtı olarak tüm bu ilişkilerin bekasını sağlayan garantör rolüyle tamamlanır. Aksi takdirde toplumsal yapı içerdiği gerilimlerin yarattığı çatışma ile parçalanırdı. Toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileri, etnik ve kültürel farklılıklar, yaş ve bilgiden kaynaklanan otorite, bireylerin devletin ve sermayenin disipliner ve üşgücüne dayalı talepleri uyarınca terbiye edildiği aile ve okul kurumu, ücretli çalışma köleliği, hayatın tüm düzenlenişini hiyerarşik hale getirir tahakkümü sürekli kılar.
Ancak tüm bu tahakküm ilişkilerinin hepsi toplumun geneli üzerindeki idare, kontrol ve zor aygıtı olarak varlığını gösteren devletin belirlenimi içinde kalır. Tüm toplumların, egemenlik altında istikrarlı bir şekilde varlıklarını sürdürmeleri, hem itaat etiğinin içselleştirilmesi hem ideolojinin uyuşturması hem de şiddetin hayatın her alanını kaplayan bir tehdit olarak varlığını sürdürmesiyle mümkün olur. Şiddet, tahakkümün her düzeyde gerçekleşmesindeki başlıca yollardan birisidir. Devletin hususiyeti, şiddet tehditini kendi tahakkümünün temeline yerleştiren ve şiddet tekeline sahip yegane iktidar mertebesi olmasıdır. Militarizm bu şiddetin uzmanlaşmış olarak örgütlenmiş halidir. Bu bakımdan, kendi başına ele alınabilecek bir olgu olmadığı gibi, diğer tahakküm ilişkilerini üreten ve onların da yeniden ürettiği bir doğası olduğunu mutlaka belirtmek gerekir.
Yani militarizmin eleştirisini yapmaya başladığımızda, yalnızca bir devletin, sürekli silah altında tuttuğu bir düzenli ordusu ve bunu meşrulaştırıcı bir ideolojisi olduğunu belirtmekle yetinemeyiz. Militarizm kendisini talep edecek bir teritoryal egemenliği, bürokratik devleti, meslek olarak politikayı, tahripkar teknolojileri, heteroseksist ataerkil cinsiyet ilişkilerini, milliyetçiliği ve bunları ayakta tutacak hukuki ve ekonomik sömürü sistemini gerektirir.
Militarizm, hiyerarşinin en katı çizgileriyle üretildiği ve normalleştirildiği bir düzenlemedir. Hiyerarşi ve tektipleştirmenin mantığını genelleştirir, normalleştirir ve topluma yayar. İnsan bedeninin nesneleştirilmesinin en uç noktasıdır. Disiplini okula, fabrikaya, hapishaneye ve polis teşkilatına ihraç eder ve onlarla karşılıklı etkileşime girer. Toplumdaki yok edilemez farklılıkları yok sayıp, soyut yurttaşlık temelinde türdeş bireyler topluluğu ve kandaş bir büyük aile olarak tasavvur edilen millet kurmacasının imalatçılarından biri ordudur. Görevlerinden belki de en önemlisi bu zihinsel tutkalı insan varoluşunun temeline yerleştirmek ve toplumdaki çatışmaların örtbas edilmesine katkıda bulunmaktır. Şiddet kullanımını erkekliğin başlıca niteliklerinden birisi olarak normalleştirirken, askerlik tezgahından geçirilmiş her erkeği topluma salarak hegemonik erkekliğin üretimi fonksiyonunu da yerine getirir. Bu yönüyle kadına yönelik şiddetin de homofobik şiddetin de üretilmesinde militarizmin büyük rolü vardır.
*******
Anti-militarizm, egemenliğin ve tahakküm ilişkilerinin devamını sağlamak üzere şiddet araçlarını kurumsallaştıran ve yeniden üreten siyasal sisteme karşı gelişen çeşitli 19. Yüzyıl sonlarında anarşist ve sosyalist eleştirilerin ortak kesenlerinden birisi olarak belirginleşir.
Askeri ya da diğer güvenlik aygıtları anlamında zor ve şiddetin kurumsallaşması kendi başına olgular değildir. Ulus-devlet egemenliğine ve kapitalizme olduğu kadar toplumda varolan sınıf ilişkilerine,  hiyerarşiye, erkek egemenliğine, heteroseksizme ve doğanın tahakküm altına alınmasına da sıkı sıkıya bağlıdır. Bu tahakküm biçimleri arasında karşılıklı birbirini besleme ve yeniden üretme ilişkisi vardır.
Bu nedenle anti militarizmi yalnızca devlet egemenliğinin tamamlayıcısı olarak varolan zor ve şiddet kurumlarına ya da zorunlu askerlik sistemine karşı koyan bir siyasal eleştiri ve bu zor ve şiddet araçlarının bulunmadığı bir gelecek tahayyülü olarak sınırlandıramayız. Anti militarizm, zor ve şiddet araçlarını kurumsallaştırmayı mümkün kılan ve birbirlerine karşılıklı bağımlı olan tüm toplumsal ilişkilerin ve tahakküm biçimlerinin bütününe yönelen bir dizi devrimci toplumsal eleştirinin özgül bir parçasıdır. Anti-militarizmin tutarlı bir şekilde dile getirilmesi, devletin, tahakkümün ve sömürünün olmadığı özgür topluluklara dayalı bir anarşist ya da komünist siyasal tahayyülün ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Yani açıkça söylersek toplumu bir arada tutan tahakküm ilişkileri olarak cinsiyetçilik, heteroseksizm, otorite, hiyerarşi, kapitalizm, ulus-devlet ve doğanın tahakküm altına alınmasına da bütünlüklü bir şekilde karşı çıkan bir eleştiriler zincirinden birisidir anti-militarizm.
Anti-militarizm zorun ve şiddet araçlarının kurumsallaştırılmasının kesin bir eleştirisi olarak ortaya çıktığından ötürü bunu besleyen diğer tahakküm ilişkilerinin hepsine de tutatlı bir şekilde karşı koyan bir dile sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz.
Öte taraftan tersini söylemek de mümkün, feminist hareketlerin, lgbtt mücadelelerinin; kapitalizm, devlet, milliyetçilik, hiyerarşi ve otorite karşısındaki bazı ulus devletçi olmayan bazı heterodoks sosyalist, komünist akımlarla otonomist Marksist, anarşist, anarko komünist ve anti-otoriter akımların, doğanın tahakküm altına alınması karşısındaki politik ekolojist akımlar da anti militarizmi bir ortak kesen olarak içerir.
Anti-militarizm tarihsel olarak devlete ve kapitalizme karşı mücadele eden sosyalist ve anarşist akımların bir ortak ilkesi olarak kendisini gösterir. Kendi siyasal öznesi ve ayrı bir eylem hattı olan ayrı bir mücadele alanı olmaktan ziyade anarşist ve sosyalist veya komünist akımların sürdürdükleri siyasal mücadelenin bir parçası olarak şekillenir tarih boyunca.
Özellikle yirminci yüzyıl başlarında yaygın bir akım olan pasifizmden ve İkinci dünya savaşı sonrasında şekillenen yeni toplumsal hareketler bağlamında ortaya çıkan barış hareketlerinden farklı olarak 19 yüzyıl başında zorunlu askerliğe dayalı yurrttaş orduları modelinin yerleşmesine paralel olarak gelişen antimilitarizm, kapitalizme ve devlete karşı mücadelenin belirli bir eylem alanı olmuş, dönemin işçi hareketleri içinde savaşa karşı kitlesel mobilizasyonun bir politik ifadesi olarak kendisini şiddet karşıtlığından farklı bir yerde kurmuştur. Antimilitarist perspektiften mücadele eden sosyalist, komünist ve anarşistler, devletin şiddet tekelinin ortadan kaldırılmasının başlıca yolunun, halkın silahlandırılması ve sivil bir milis gücünün ortaya çıkması anlayışını savunmuşlardır.  Şiddetin veya kuvvet kullanımının, zorunlu durumlar haricinde insan ilişkilerinin bir boyutu olmasına her zaman karşı koyan anti-militaristler, direniş ve meşru müdafa hallerinde şiddetsizliğin savunusunu yapan pasifistlerden daima ayrılmıştır.
Daha güncel bir bağlamda, geleneksel sosyalist ve anarşist akımların özellikle 60lardan sonra geçirdiği dönmüşüm ve yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte antimilitarist bir eleştiri daha geniş bir bağlamda geçerlilik kazanmaya başlar. Liberter veya anti otoriter akımların yanı sıra feminist, lgbtt ya da ekolojist hareketler de antimilitarizmi ilkesel olarak sahiplenen diğer özgürlükçü siyasal akımlar olarak görünür. 
Antimilitarizmi  tüm bu siyasal akımların ve mücadelelerin ortak keseni olarak düşünmek, aynı zamanda bu akımların anti-militarizm bağlamında bir çoklu özne olarak düşünülmesini de mümkün kılar. Bunu hem ittifaklar ya da koalisyanlar olarak düşünebilir hem de antimilitarist mücadelelere içkin öznelerin çeşitliliğinden doğan farklı taktiklerin ya da mücadele biçimlerinin çeşitliliği olarak da kavrayabiliriz. .

Savaş karşıtı Hareket
Savaş karşıtlığı ifadesinin ve anti-militarizmin aynı anlamda kullanıldığına sıkça tanık olduğumuzdan bu ikisinin özdeş olmayıp aradaki farkı vurgulama gerekliliği sık sık duyuyorum.  Bana göre en basit haliyle anti-militarizm bir dizi net politik tavır alışlar gerektiren tutarlı bir siyasal anlayış iken “savaşa karşıtlığı” ile yetersiz şekilde ifade edilmeye çalışılan olgu yalnızca fiili savaş durumları ya da ihtimalleri karşısında mobilize olan türdeş olmayan bir çeşitliliğin pratikteki eylemlerini ifade eder. Bu yüzden “savaş karşıtlığı” diye tutarlı bir siyasal zemin tarif edilemez. Burada söz konusu olan savaş durumlarında ortaya çıkan bir toplumsal hareket olarak “savaş karşıtı hareket”tir. Yani bireysel bir tercihten ziyade çok farklı toplumsal kesimlerden insanların eylem ortaklığının doğurduğu bir toplumsal hareket. Bu oldukça karmaşık bir çeşitliliğin harekete geçtiği aralarındaki tek ortak noktanın var olan savaşa karşı koymak olduğu bir toplumsal mobilizasyon anlamına gelir.
Anti-militarizm ise savaş ve militarizmin tüm uygulamaları karşısında tutarlı ve kapsamlı bir karşı koyuşu mümkün kılacak siyasal zemini tarif etmenin tek yoludur:
1) Militarizm kapsam ve genişliği bakımından savaşla özdeş değildir. Militarizmin ideolojik eklemlenmeleri kapsamca çok geniş, otoriter, hiyerarşik ve erkek egemen pratikler üzerinden sürekli bir kuruculuğu olan ve ulus devlet egemenliğinin somut pekişmesini sağlayan, sadece orduda değil kuvvet kullanımına başvuran her güvenlik aygıtında süreklilik gösterebilen bir ideoloji ve pratikler bütünüdür. Bu nedenle güvenlik paradigmasının genişlediği ve çeşitlendiği bir küresel güvenlik döneminde, militarizm aynı zamanda ordu, polis, özel güvenlik güçleri, sınır polisleri gibi birçok alana doğru genişleyen bir etki göstermektedir.  Anti-militarizm tüm bu güvenlik sisteminin karşısında bir politik dil üretmeyi gerektirir.
2) Militarizm gündelik hayatın olağan ritmi içinde işler. Savaşın ve baskıcı bir kuvvet kullanımının her daim bir ihtimal olarak kapıda olması esasına göre var olur. Fiilen hiç savaş olmasa bile. Bu yönüyle potansiyel bir faşizmin de temelini oluşturur.
3) Savaş, bir toprağın üstünde devlet egemenliğini tesis etmek ya da bunu yeniden organize etmek için toplumsal iktidara sahip politik aktörlerin giriştiği büyük ölçekli organize şiddet seferberliği olarak tarif edilebilir.  Savaş halinde bütün gündelik hayat yeniden şekillendirilir ve olağanüstü halin devreye girip süreklilik kazanmasını sağlar.
4) Savaş, olağan zamanlarda görünmeyen, ya da içselleştirilmiş militarizmin ve onunla bağlantılı tahakküm, sömürü ya da egemenlik mekanizmalarının görünürleşmesine sebep olur. Bu yüzden savaş felaketi, olağan zamanlarda militarizmin varlığının dahi farkında olmayan insanların, savaş zamanında tüm bunları daha fazla görmesine yol açar. Zira savaş militarizmin kuvveden fiile geçmesinden çok daha fazlasını içerir. 
5) Yukarıdaki durumun kutupsal karşıtı olarak, savaş zamanı, toplum üzerinde iktidarın manipülasyonu da en üst safhaya çıkar ve  her savaş kendi yandaşlarını ve karşıtlarını daha önceki zamanlardan çok daha keskin karşıtlıklar içinde yaratır. Kısacası savaş, fiilen öyle bir felaket halidir ki, militarizmin genellikle sessiz ve derinden işleyen pratiği ile karşılaştıramayacak denli büyük bir yıkıcılıkla bütün hayatı karşısına alması nedeniyle, aciliyetin en üst noktaya çıktığı bir toplumsal muhaelefete sebep  olur.
6) Militarizmin kapsamı ve gündelik hayata nüfuz eden etkisi, açıklığa kavuşturulabilmesi için oldukça derinlikli bir eleştirel bakış gerektirir. Buna karşın savaş çırılçıplak yok ediciliğiyle en kör vicdanlara bile durumun aciliyetini fark ettirmeye başlar. 

Bunları antimiilitarizm ve savaş karşıtı hareket ilişkisine getirip bağlayacak olursak kısaca şunları söyleyebiliriz:
- Anti-militarizm konuyu genişletmeye ve bakışı derinleştirmeye meyleden  bir ideoloji eleştirisi sunar, hem de toplumun antagonist karşıtlıklar içinde, özel mülkiyetin egemenliğine ve devlet iktidarına dayalı bölünmüş yapısının devrimci bir eleştirisi için hem savaş hem de barış zamanlarında meşru bir mobilizasyona, politik mücadeleye kurucu bir zemin sağlar. Ancak meşruiyetinin en yüksek olduğu zamanlar -ve doğaldır ki iktidar odakları tarafından en çok düşmanlaştırılarak vatan haini ilan edileceği zamanlar- yine fiili savaş halleridir. Bu bakımdan anti militarizmin şiddet karşıtlığı ya da hümanist bir barış severlikle benzer bir hoşgörüye maruz kalmayacağı aşikardır.
- Antimilitarizm, berrraklığı ve kapsamı ile bir tür politik netlik doğurur dolayısıyla safi ahlaki ya da vicdani nedenlerle savaşa karşı koymanın konjontürel tutumundan farklı olarak politik ve derinlemesine eleştirel bir tavır sergiler. Bu yüzden de savaşa karşı çıkan toplumsal muhalefetin içinde genellikle azınlık olmak durumunda kalır. Savaş karşıtı haereketler ise geniş bir toplumsal konsensus sağlayabilecek ve asgaride olsa etkili bir söz ortaklığı üzerinden mobilizasyon yaratabilecektir. Bu bakımdan anti-militarist bir zeminde ortaya çıkacak aktivistler koalisyonunun, ya da Judith Butler’ın ifadesiyle “queer ittifakların” bir savaş karşıtı hareket örgütlemesi de eş zamanlı olarak her zaman mümkündür.
- Örnek: 2003 1 mart teskere eylemleri dünyada 60- 100 milyon civarında insanı Türkiye'de de 100.000 insanı harekete geçirdi. Normalde derinlikli bir antimilitarizm söylemi ile bu kadar insanı mobilize etmenin politik zeminini kuramamıştır.
- Geniş bir toplumsal ittifak ya da mobilizasyon yaratması her zaman mümkün olan "savaşa karşı çıkmak" ideolojik politik ya da ahlaki olarak birbirini tutmayan bir çeşitliliği  barındırabilir. Antimilitarist eleştiri ise bir tutarlılık zemini kurar bu yüzden de böylesi bir ittifakın özneleri nitelikçe daha bütünlüklü bir toplum eleştirisinin failleri arasında yer alır. Ancak kaçınılmaz olarak azınlıkta kalır. 
Bu gibi önermeler çoğaltılabilir, ama sonuç olarak söylemek istediğim şey, anti-militarizm derinlikli bir politik bakış açısını ve bundan türeyen bir aktivizmi ifade eder. Savaş karşıtı hareketler ise, sadece fiili bir savaş halinin aciliyetinin dürtüklediği bir toplumsal mobilizasyona, protestolara veya toplumsal hareketlere yol açar. Bu ikisini savaş karşıtlığı yüzeysel ifadesiyle bir veya özdeş olarak tarif etmek, iyi ihtimalle toplumsal hareketin çeşitliliği ile net bir politik yaklaşımın berraklığı arasındaki farkı gözden kaybeder. Ancak daha kötüsü, bir toplumsal harekete sebep olan motivasyonların meşruluğunu yalnızca kendi tutarlı ahlaki söyleminin kıstasına vurarak ölçmeye kalkar ki bu da eyleme geçmiş sıradan insanların samimiyetinin sorgulanmasına yol açar. Bu tür bir mantık istemeden de olsa bir protestoya veya toplumsal harekete doktriner bir şekilde bakma tehlikesini doğurur.  Aynı zamanda, bu tür bir indirgemecilik anti-militarizmin standartlarıyla savaş karşıtı hareketleri değerlendirmeye kalktığında, bir tür ahlaki püritanizmle pratik mücadeleler karşısında kuşkucu bgir geri çekilişe yol açabilir ki bunun başlıca nedeni de bizce antimilitarizmin yaygın şekilde şiddet karşıtlığı ve pasifizmle karıştırılıyor olmasıdır.
Anti-militarist bir aktivizmin, savaş karşıtı hareketin yaratılmasındaki olumlu etkisi, savaş karşıtı bilincin yaygınlaşması ve geniş bir toplumsal mobilizasyonun oluşması için  ortaya koyduğu güçlü eleştiri ile sergilenebilir. Fakat antimilitarist bakışı meseleyi savaşın durdurulmasıyla veya barışın tesis edilmesiyle sınırlamayacak, dahası savaşlara, örgütlü şiddete ve doğanın ve insanın çok büyük yıkımlarına yol açan toplumsal sistemin ve egemenlik ilişkilerinin devrimci bir dönüşümü talebini yaygınlaştırmaya dönük propaganda ve mücadele alanı olarak meseleyi politikleştirecektir.

Bu konunun bağlanacağı bir diğer eklem ise "savaş karşıtlığı" ya da “şiddet karşıtlığı” veya "her türlü savaşa karşı olma" ifadelerinin yetersizliğidir. Bir toplumsal mobilizasyon olarak savaş karşıtlığı her zaman, her örnekte belirli bir savaşa, çok çeşitli nedenlerle karşı çıkan geniş bir insanlar çeşitliliğinin bir araya gelmesi olarak tezahür eder. Bir çok farklı sesi eylem alanında ittifak haline getirir. Her türlü savaşa karşı olma söylemi ve bunu da anti militarizm olarak özetlemek ise bu geniş bir-aradalık zemininin aşındırır, altını oyar, aynı zamanda da antimilitarizmin politik tutarlığını zayıflatır. Bu nedenle antimilitarizm anti-kapitalist bir perspektif olmadan tutarsız, antikapitalizm de anti-militarist bir perspektif olmadan zayıf ve yetersiz kalacaktır. 


16 Haziran 2008 Pazartesi

Anti-militarizm ve Vicdani Ret



Modern ulus-devlet sistemi, sürekli ve düzenli bir ordu olmaksızın düşünülemez. Sürekli ve düzenli bir ordunun varlığı ise dünyanın büyük çoğunluğunda olduğu gibi zorunlu askerlik sistemine -her ne kadar bugün 20 kadar Avrupa ülkesinde yasal bir hal olarak vicdani ret tanınmış olsa da- dayanır. Zorunlu askerlik sistemi vatandaş olmanın şartlarından birisi olarak vatani görev kavramını öne sürerken bunun gerekçelendirmesini de kişinin ait olduğu toplumun / ulusun bir üyesi olarak onun korunması için gerekirse canını feda edebileceği savına dayandırır.
Olağan hukuk açısından kişinin bir başkası üzerinde şiddet uygulaması hakkı olmadığı halde, “vatani görevini” yapmak üzere seçilmiş kişi için bu hak devletin savaş hali olarak tanımladığı durumlarda olağan hale gelir. Birisini öldürmek ya da birisini başkasını öldürme amaçlı canını riske atacak bir eyleme girişmek üzere teşvik etmek mevcut hukuk açısından bir suç oluşturmasına karşın savaş hali ya da savaş benzeri bir güvenlik sorunu karşısında bu yürürlükteki hukuk –öldürme yasağı- askıya alınarak bu kez aynı yasa koyucunun verdiği yetki ile bir grup insanı ölmeye ve öldürmeye hazırlıklı hale getirmek görev haline gelir ve aksi –yani ölmeyi ve öldürmeyi reddetmek ise– suç halini alır. Yani devletin bir başka ülkeye ya da kendi ülkesi içindeki ayaklanan bir güce karşı yürüttüğü savaş hali bir olağanüstü haldir ve olağan hukuk bu özel durum ve özneler karşısında askıya alınır. Evrensel bir adalet anlayışı ya da çeşitli bireysel ahlak anlayışları açısından kuşkulu veya tutarsız olabilecek bu çelişik durum, milliyetçilik, vatanseverlik ve haklı savaş gibi ideolojik söylemlerle tutarlı kılınmaya çalışılır. Buna karşılık anti-militarist bir anlayışla ortaya konulan siyasi eylemler ve zorunlu askerliğin vicdani reddi ise, gündelik hayatta tümüyle olağan karşılanan bu çelişkiyi ve bunu meşrulaştırıcı ideolojileri –militarizm, milliyetçilik, vatanseverlik– apaçık kılmayı ve kurulu düzenin bu şiddete dayalı özünü teşhir etmeyi amaçlar.
Vicdani ret gerek savaş gerekse barış zamanlarını ayırt etmeden zorunlu askerlik uygulamasının kendisine karşı çıkarak sürekli bir ordunun varlığının mantığını sorgular ve her daim olağan hayatımızın içinde yer alan militarizmi görünür kılmaya çalışır. Savaşla her an karşılaşmayabiliriz. Ancak sürekli bir orduyu olası bir savaş hali için hazır tutmak, olağan hukukun olanaksız kıldığı eylemleri yapmaya her an hazırlıklı olan bir insan kitlesini düzenli olarak eğitmek, disipline etmek ve her an ölmeye ve öldürmeye hazırlıklı kılmak anlamına geldiğinden ötürü aslında olağanüstü hal sürekli olarak kapımızdadır. Düzenli ordunun varlığı bir savaş durumunun hep olasılık dâhilinde olduğu fikrine dayanır.
Böylesi bir çelişik yapı, özündeki şiddete dayalı karakteri gizleyen bir ideolojik mekanizmaya sahip olan ve şiddet kullanımını olağan hallerde gayrimeşru ve illegal ilan eden modern devletin şiddeti kendi tekelinde toplamasından kaynaklanır.
Modern toplum devlet egemenliğine daha önceki toplumlarda görülmemiş bir ayrıcalık bahşeder. Şiddet uygulama yetkisi yalnızca ve yalnızca devlete ait kılınarak sosyal hayattan şiddet dışlanır. Böylece toplum içindeki her türlü çatışmanın çözümünde tarafların şiddete başvurma ihtimalinin ortadan kaldırılması ve zor kullanımı gerektiren durumlarda da bunun yalnızca devletin zor aygıtınca meşru olması durumu ortaya çıkar. Weber’in ünlü tanımında söylendiği şekliyle “Devlet, belli bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan topluluğudur.”[1] Böylelikle devletin yurttaşları arasındaki çatışmalarda şiddete başvurma olasılığı devlet tarafından kontrol edilirken, diğer taraftan devletin şiddet araçları üzerinde sahip olduğu bu sınırsız yetki daha önceki çağlarla kıyaslanmayacak bir şiddet gücüne ulaşmasına yol açar, bu ise daha önce hiçbir rejimde görülmedik ölçüde devletin kendi yurttaşları üzerinde yok etme, soykırım yapma gücüne ulaşmasına yol açmıştır.[2]
Çağdaş anti militarizmin en önemli fikir kaynaklarından birisi olan Tolstoy, Hıristiyan bir anarşizm anlayışının sunulduğu, devlet otoritesi, milliyetçilik, militarizm, şiddet ve kötülüğe karşı şiddetsiz direniş gibi konulara dair düşüncelerini ayrıntılarıyla ele aldığı Tanrı’nın Egemenliği İçimizdedir (1893) adlı eserinin “Zorunlu Askerlik Hizmetinin Anlamı” başlıklı bölümünde devlet otoritesi, şiddet, zorunlu askerlik arasındaki ilişkileri ele alır. Tolstoy’a göre otorite bir insanı kendi isteklerinin dışında bir şeyler yapmaya zorlama yoludur. Bunun için bir insanı fiziksel şiddet tehdidi ile zorlamak gerekir. İnsanların itaat etmelerinin nedeni itaatsizlik yaptıklarında karşılaşacakları cezaların yaptırımıdır. Bu nedenle devletin dayattığı bütün yükümlülüklere, vergilere, para cezalarına ve başka türlü cezalara uymak ve benzeri isteyerek kabul eder göründükleri şeyler fiziksel şiddete ve şiddet tehditine dayanır. Otoritenin temeli fiziksel şiddete dayanır. Fiziksel şiddet imkanı tek bir iradeye itaat eden bir silahlı adamlar birliği olarak orduya dayanır. Devlet otoritesi her ne kadar iç şiddet hareketlerini azaltsa da insanların yaşamına yeni şiddetler sokar. İktidarın şiddeti toplum içindeki bireylerin arasındaki şiddetten daha az farkedilir. Oysa daha az değil çoğu zaman çok daha fazladır. Ancak itaat yoluyla yaşandığı için farkedilmesi daha güçtür. Devletlerin ordularını başka ülkelerin tehditlerine karşı korumak için güçlendirdiğine inanılır. Oysa ki ordular, baskı altında tutulan kendi yurttaşlarına karşı kullanmak üzere gereklidir. [3] Tolstoy’a göre ordu ve “zorunlu askerlik sistemi, mevcut düzeni korumak için şiddete başvurulması gerektiğinde ortaya çıkan içsel çelişkinin en son ifadesidir.” İnsanlar Hobbes’un kastettiği anlamda bir devlet otoritesinin yokluğu halinde yaşayacakları sürekli çatışma halini engellemek için devletin şiddet tekelini kabul edip onun koruyucu şemsiyesi altına girdiklerinde, “savaşın zulmünü ve yaşamın gücencesizliğini engellemek için mümkün olan bütün fedakarlıkları yapmalarına rağmen zorunlu askerlik hizmeti ile engellediklerini sandıkları bütün tehlikeleri tekrar kendilerine çekmektedirler.” Üstelik devlet bireyler arasındaki sorunları çözmek bir yana “bireyler arasındaki kavgayı diğer devletlerin bireyleriyle komşu kavgasına” dönüştürüyor. Zorunlu askerlik uygulamasının henüz yerleşik hale gelmesine paralel olarak ortaya çıkan anti-militarist düşüncenin bu ilk derli toplu ifadelerinden birisinde devletin şiddet tekelini elinde bulundurmasının doğurduğu çelişki açıkça ortaya konuluyor.
Walter Benjamin, rasyonel hukuka dayalı modern devletin temellerinde “yasakoyucu” bir şiddetin yattığını vurgular. Devlet kendi varlığını devamlı kılmasını sağlayacak bir araç olarak şiddeti kullandığında buna da “yasakoruyucu” şiddet adını verir. Benjamin’e göre zorunlu askerlik sistemi bir yasakoruyucu şiddet biçimidir.[4]
Benjamin’in şiddet eleştirisi tartışmasında kavram yalnızca çıplak düz şiddet olarak ele alınmıyor. Şiddet kavramını genişleterek, “sahip olunan bir hakkı bu hakkı veren hukuk sistemine karşı kullanmaya” yönelik eylemi de şiddet –burada şiddet devlet açısından ele alınıyor- olarak tanımlıyor. Bu akıl yürütmeyi biraz daha ileri götürecek olursak, yasal ve meşru çerçevede kalsa dahi kapsamı ve hedefi açısından kolektif bir eylem yoluyla mevcut hukuki düzeni etkileyebilecek bir eylem de şiddet olarak tanımlanabilir. Burada şiddetin çıplak halini değil ama verili hukuk sistemini tehdit etme kapasitesini göz önünde bulundurursak devletin yasal sınırları zorlayan muhalif politik eylemlere karşı neden bu kadar büyük bir şiddet yoluyla baskı uyguladığının mantığı da açıklık kazanır. Çünkü Benjamin’e göre “şiddetin yasakoyucu niteliğini onaylamaktan başka çaresi olmayan devletse, şiddetten yalnızca bu yasakoyucu niteliği nedeniyle ürker.”[5]
Bu açıdan devletin siyasal şiddete dayalı muhalefete karşı davranışı ile şiddetsiz eylemcilikler karşısındaki davranışını karşılaştırmak yol açıcı olabilir. Bir politik amacı gerçekleştirmek, genellikle de siyasal iktidarı ele geçirerek rejimi ya da toplumsal düzenin tümünü değiştirmek isteyen silahlı radikal siyasal hareketlerin eylemleri devlete karşı işlenen suçların en büyüğü olarak tanımlanır ve terörizm kavramı çerçevesinde bütünüyle gayri meşru kılınır. Burada söz konusu olan, siyasal şiddet kullanan tarafın, devletin şiddet kullanma tekelini tanımayıp, kendisinde şiddet kullanma hakkı görmesi ve bunu devlete karşı kullanmasıdır. Bu durum devletin şiddet kullanma hakkı konusundaki tek geçerli kurum olma yönündeki meşruiyetini ve itibarını sarstığı gibi açıkça doğrudan zararlar da vermektedir. Bu nedenle siyasal şiddete (boyutu ne olursa olsun) başvuran taraf karşısında devletin tavrı, hukuki bir süreç yoluyla suçluyu bertaraf etmenin ötesine geçer ve genellikle hasmını yok etmeyi hedefleyen bir savaş mantığı içinde hareket edilir.[6] Ancak sonuçta burada orantılı ya da orantısız güçler arasında stratejik bir savaş söz konusudur ve savaşan her iki tarafta da aynı araçların meşruluğu söz konusu olur. Şiddet ve militarizm bütün yönleriyle olumlanır, yüceltilir, iktidarı ele geçirmek ve yeni bir düzen kurmak ya da düzeni korumak her iki taraf için de bütünüyle meşru şiddet kullanımı sayesinde olmalıdır.
Diğer tarafta ise siyasal taleplerini veya hedeflediği toplumsal değişimi, ya da hükümet politikalarından bazıları üzerinde yaratmak istediği etkiyi sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylemcilik yoluyla ortaya koyan eylemcileri, konumuz açısından antimilitaristleri ele alalım. Burada devletin iktidarını kurması veya koruması aracı olarak şiddetin hiçbir şekli onaylanmadığı gibi ona karşı çıkmak için de şiddete başvurulmaz. Bütün şiddete dayalı düzenek, stratejisi ve dili terk edilir. Burada bir yasa çiğnenmesi söz konusu olsa bile ihlal şiddet yoluyla gerçekleştirilmediğinden, yasakoruyucu şiddet kullanımının eylemcinin pozisyonunda hiçbir haklı ya da ahlaki yönü yoktur. Bu da eylemci açısından bir ahlaki üstünlük ve meşruluk durumu doğurur. Bu durum meydan okumayı bastırmak için şiddet uygulamasından başka bir hukuki yaklaşımı olmayan devleti zor durumda bırakır. Çünkü çoğu zaman eylemci devletin şiddete dayalı hukuğunu açığa çıkartmak için sivil itaatsizliğe başvurur. Böylelikle eylemcinin devletle karşılaştırıldığında kıyaslanamayacak derecede zayıf olduğu bir durumda bile devletin içine sokulduğu açmazdan çıkış için muhalif talepleri kabule zorlanabileceğinin açıklaması burada bulunur. Şiddete dayalı bir muhalefet karşısında devlet kendi gücünü göstermek ve koruyucu şiddet araçlarının gerekliliğini ispatlamak için bir fırsat elde eder. Oysa şiddetsiz bir muhalefet karşısında devletin güç kullanımının yanı sıra kamu vicdanında meşruluğu olmayan bir uygulamanın adaletsiz niteliği ve bunun devlet zoruna dayalı oluşunun altını çizmek mümkün olur.[7]
Vicdani ret hareketinin Türkiye’deki akibeti bu kurduğumuz çerçevede bize örnek teşkil eder. Aslında 1990ların başında ortaya çıkıp bugüne kadar yalnızca 80 civarında (kadın retçilerle birlikte) retçinin varlığı neden devlet tarafından bu kadar büyük bir tehdit olarak algılanıyor bunun üzerinde durmak gerekiyor.
Türkiye’de ilk vicdani ret beyanı 1990 yılında Vedat Zencir ve Tayfun Gönül’ün Sokak dergisi aracılığıyla askerliği reddettiklerini duyurmalarıdır.[8] 1992’de Zencir ve Gönül’ün de içinde yer aldıkları bir grup antimilitaristin öncülüğünde Savaş Karşıtları Derneği’nin kurulması bu konudaki örgütsel ilk girişim olmakla birlikte dernek 1993’te İzmir Valiliği tarafından kapatıldı. Daha sonra İzmir Savaş Karşıtları Derneği adıyla yeniden kurulan dernek faaliyetlerine yeniden başladı. Bu tarihten sonra çeşitli uluslar arası Vicdani Ret toplantıları, İstanbul’da kısa ömürlü olan bir Savaş Karşıtları Derneğinin Kuruluşu, yeni retçilerin beyanlarını ilan etmeleri ve kamusal alanda görünürlük kazanma yönünde çabalar artmış, 2000 yılında da savaş karşıtları web sitesi ve mail grupları yoluyla internette de bir süreklilik ve geniş kapsamlı bir arşiv oluşturulması sağlanmıştır. 2004’ten başlayarak sokağa daha yoğun çıkan antimilitaristler her yıl 15 Mayıs’ta militarizmi protesto etmek amacıyla sivil itaatsizlik eylemleri ve yeni ret beyanları sergilemişlerdir. Bu süreç zarfında, retçilerden bazıları uzun tutukluluklar yaşamış (Osman Murat Ülke, Mehmet Bal, Mehmet Tarhan, Halil Savda gibi), bu süreçte basından ve muhalif kamuoyundan gelen desteklerle birlikte kamusal alandaki görünürlük daha da artmış ve militarizmin eleştirisi daha kapsamlı boyutlara varmıştır. 2007 yılı ocak ayında Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Vicdani Ret konferansı, çeşitli dergilerin konuya özel sayılarla eğilmesi, akademik alanda yapılan çalışmalar, Türkiye’deki militer yapının analizi ve siyaset, kültür, gündelik hayat üzerindeki etkileri, militarizm ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiler gibi konulara eğilen insanlar çoğalmıştır. Bunların yanı sıra yazdıkları yazılardan veya eylemlerinden ötürü bir çok antimilitarist ya da destekçi hakkında yargılamalar yapılmış ancak çoğu beraat etmiştir. Tüm bu gelişmelerin bütün ayrıntılarını özetlemeye gerek yok. Ancak belirtmek gereken nokta: militarizmin toplumsal hayatımızı son derece tayin edici bir ideoloji ve güç olduğu gerçeği artık daha fazla idrak edilmesine rağmen vicdani ret konusunda devletin tavrı halen oldukça katıdır. Çoğu zaman anti-militarist eylemcilerle terör arasına bağ kurmaya çalışan yorumlar ve vidani retciliğin yabancı güçlerin Türkiye’de sahnelediği bir oyun olarak yapılan değerlendirmeler vardır. Bu değerlendiremelerin şaşırtıcı yanı, yaklaşık 18 yıldır varlığını sürdürmesine rağmen vicdani ret hareketinin fiilen henüz 60 küsur retçiyi içeren yani sayıca oldukça düşük bir grup oluşturmasıdır. O zaman da akla şu soru geliyor: devlet neden bu kadar küçük bir grubu tehdit sıralamasında oldukça yüksek bir yere yerleştiriyor? Bunun güncel politika ve karmaşık hukuki açıklamaları mevcut olmakla birlikte, daha temelde başta belirttiğmiz sorunla ilişkili olduğu noktasına geri dönebiliriz:
Vicdani ret pratiği ile ortaya konulan eylemlilikler sadece askerlik hizmetini ve savaşı reddetmekle ilgili değildir. Türkiye’de örneğini gördüğümüz, gibi anti-militarist temellerde ortaya çıkan vicdani ret, güce dayalı bir toplumsal düzenin en rafine ifadesi olan devlet iktidarının bir eleştirisi olarak ortaya çıkar. Bir şiddet ve güç tekeli olarak devletin yapısına, yasanın kökenindeki şiddete yönelik bütüncül bir eleştiridir. Korku etrafında şekillendirilmiş, korkunun topluma içselleştirilmesiyle elde edilmiş modern disiplin toplumlarında devletin temel niteliği olan militarizmin eleştirisi vasıtasıyla kurulu toplum düzeninin tümünü eleştirir. Bu kurulu düzen sadece yasaları ve zora dayalı egemenliği yoluyla değil toplumsal hayatın içindeki içselleştirilmiş itaat etiğiyle de varlığını sürdürdüğünden ötürü militarizme yönelik eleştiri, gündelik hayatın içindeki itaat etiğini, patriyarkal ilişkileri ve toplumsal cinsiyet kodlarını da eleştirir. Bu nedenle anti-militarist temelde ortaya çıkan vicdani ret eylemleri salt bir ahlaki şiddet eleştirisi ile sınırlı kalmayıp toplumun temellerini tartışmaya açan politik bir eleştiri ortaya koyar. Hem de devletin çıplak gücünün en açık ifadesi olan ordunun disipline edici, ezici gücüne karşı bireysel olarak dahi direnilebileceğinin bir ifadesini ortaya koyduğundan ötürü zor karşısında direniş alanlarının yaratılabileceğine yönelik güçlü bir imayı ifade eder. Bütün bunların yanı sıra vicdani ret adaleti ve huzuru temin etme savındaki kurulu düzenin temelinde yatan çelişkiyi açığa koyması ile sistemin meşruiyetine karşı affedilmez bir günah işler.
Vicdani ret karşısında devletin hali hazırda iki farklı politikası vardır. Çoğunlukla görmezden gelmek ve peşine düşmemek tercih edilir. Ancak bazı durumlarda tek tek retçilere yönelik tutuklama ve koğuşturma sürecini başlattığında ardı sıra gelen kampanyalar ve direniş süreci yasalar açısından bir tıkanma noktasını ifade eder. Çünkü sürekli olarak itaatsizlik yoluyla devleti kısır döngüye sokan retçi reddini tanımaya zorlar. Öte yandan yasalar içinde buna açık kapı olmadığından ötürü dolambaçlı yollardan giderek –örneğin bir süre hapis yatırdıktan sonra tutuksuz yargılamak üzere serbest bırakmak ya da sağlık sebepleriyle çürüğe ayırmak gibi- retçiyi bir şekilde askeri uygulamadan men etmek yoluna gitmeye de çalışabilir. Yasal bir çözüm bulunamadığı sürece retçinin itaatsizliği sürdürmesinin zemini devam eder; eğer yasal çözüm arayışına gidilecek olursa da bu kez retçinin hukuki kimliği tanınmış olur ki bu da vicdani reddin yasal tanınması sürecini başlatır.[9]





[1] Max Weber, Sosyoloji Yazıları, çev. Taha Parla, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1986, s. 80.
[2] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Çev. Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları, 2. Basım 2007, s. 101.
[3] Lev Tolstoy, Tanrının Egemenliği İçinizdedir, çev. Dominik Pamir, Kaos Yayınları, 2005, ss. 154-170.
[4] Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi”, çev. E. Efe Çakmak, Benjamin, haz. Besim Dellaloğlu içinde,
[5] A.g.y., s, 108.
[6] Çoğunlukla kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin meşruiyetini sarsan bir direnişle karşılaşan devletler bu nedenle karşı taraf ne kadar meşru temellerde hareket ederse etsin baskın olan taraf karşıtını savaşan taraf olarak değil (çünkü bu onun hukuki kimliğini tanımak olacaktır) bir terörist güç olarak tanımlar.
[7] Günümüzde şiddetsiz doğrudan eylemcilik ve ahlak konusunda yeterli bir tartışma için bkz. Tim Jordan, Eylemci, çev. Gül Çağalı Güven, 2002. ss. 51-62.
[8] Türkiye’de vicdani ret hareketinin kısa tarihi için bkz. Coşkun Üsterci – Uğur Yorulmaz, “Türkiye’de Vicdani Ret”, Çarklardaki Kum: Vicdani Ret, haz. Coşkun Üsterci, - Özgür Heval Çınar, İletişim Yayınları, 2008 içinde.
[9] Vicdani ret ile ilgili hukuki süreçler konusunda bkz. Hülya Üçpınar, “Türkiye’de Vicdani Reddin Suç ve Ceza Konusu olması ve sonuçları”, Coşkun Üsterci – Uğur Yorulmaz, “Türkiye’de Vicdani Red”, Çarklardaki Kum: Vicdani Red, haz. Coşkun Üsterci, - Özgür Heval Çınar, İletişim Yayınları, 2008 içinde s. 313-335.

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...