çokluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çokluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2013 Perşembe

Gezi Parkı’nda Mekânı Dönüştürme Pratiğinden Çokluğa Doğru


Gezi Parkı işgalinin gücü ve etkisi meşruiyetinden geliyor. Meşruiyeti ise öncelikle geniş katılımından, el birliğiyle yaratılan yüksek dayanışma ortamından ve bugüne kadar görülmemiş derecede artan çeşitliliğinden kaynaklanıyor. Sınırsız bir şekilde genişleyen iktidara, iktidarın hayatlarımızın her boyutunu planlama ve programlama yönündeki pervasızlığına ve hayatın her alanının ticarileştirilmesine karşı artık sindirilemez ve giderek toplumsallaşan tepki yıkıcı ve tümüyle meşru bir protesto dalgasına yol açtı. Meşruluğun tanımını değiştiren bu hareket, yasallığın bir meşruluk taşımadığını, yasallığın salt şiddet yoluyla mülkiyetin ve iktidarın devamının sağlanması olduğuna dair bir kavrayışı yaygınlaştırmaya başladı. Sokaklara ilk kez adım atanların fark ettikleri ve fark ettiklerinde en çok şaşırdıkları birinci şey bu oldu. Meşruluk ile yasallık arasındaki ayrımın iyice görülür ve yüksek sesle duyulur olması, kolektif siyasal eylemin kendi meşruluğunu, çoğalarak büyümenin gücünden aldığını ve mevcut hukukun dışında başka bir hakkın, kent hakkının, ortak olanın geri alınması hakkının inşa edilmesinin mümkün olabileceğini hissettirdi ve bu fikri yaygınlaştırdı. 

Gezi Parkı ve Taksim çevresindeki direniş ve işgal süreci, devletin olmadığı bir durumun neye benzeyeceğine dair bir eskiz çalışmasıdır: Elmadağ’dan Taksim’e giderken yola asılmış pankarttaki ‘Taksim Komününe Gider’ cümlesi bir şaka olarak görülmemeli, gerçekten geçici de olsa karşılıklı yardımlaşma ve komünal dayanışma deneyimidir söz konusu olan:  Birbirleriyle herhangi bir kimliksel bağı olmayanların, ortak mücadele gönüllülük ve pratikte somutlaşan ortak fikirler temelinde oluşturdukları bir topluluk dayanışması. Parkın her noktasında, herkesin iliklerine kadar yaşadığı, devletin geçici yokluğu veya etkisini göstermemesi halinde sıradan insanların sorumluluk üstlenip, bütün becerilerini, sosyal ilişkilerini ve olanaklarını seferber edip oradaki karmaşık ortamda hayatın önemli işlevlerinin sürdürülmesi için çabalamalarının olağan bir hal kazanması, topluluk olarak yaşamanın imkânlarını kavramaya dair altı sürekli çizilmesi gereken bir deneyimdir. Dahası, devletin ve kapitalizmin etkilerinin kısmi azalması halinde yaratıcılığın, icadın, mevcut kısıtlı olanakları en zekice kullanmanın nasıl maksimum düzeye çıkacağını ya da genel zekânın nasıl fışkıracağını da gördük. Devletin geçici olarak giremediği bu alanda, onların tabiriyle “otorite boşluğu” oluşur oluşmaz, özgürlükçü ve eşitlikçi, farklılıklara saygılı bir etiğin gelişmesinin olanakları da doğuyor. Gezi parkında bu durumun tüm görünür sorunlarına rağmen yaşandığını söyleyebiliriz. Zaten bir çırpıda kusursuz bir ortamın şekillenmesi de beklenemez, bu gerçek bir öğrenme sürecidir. 

Gezi parkı işgalinin meşruiyeti ortak olanın yani Gezi parkının geri alınmasına yönelik kolektif doğrudan eylemin kurucu gücünden geliyor. Gezi parkı ise yalnızca boş bir yeşil alan değil. Kapitalist toplumda yaşamlarımızdan sürekli çalınan bazı şeylerin geri alınmasını ve derhal hayata geçirilmesini mümkün kılan içi dolu bir ortak mekân olarak somutlaşıyor: Metropol ortasında, izole hayatlara kapatılmış, yalnızlaşmış ve depresyondaki benliklerimiz için daha çok karşılaşma alanı; endüstriyelleşmenin bunaltıcılığı karşısında daha çok yeşil alan; parodiden başka bir şey olmayan parlamenter temsilin yarattığı erksizleşme ve apolitikleşme karşısında doğrudan demokrasiye yönelik radikal bir istek ve bunun kısmi hayata geçirilmesi; kapitalizmin bireyselleştirdiği yaşamlarımızda tüketimin bıktırıcı döngüsünden bir süreliğine de olsa çıkmanın ve kolektif paylaşımın, dayanışma ve dostluğun verdiği güven; devletin sürekli ezdiği, çocuklaştırılmış bir toplumda otoritenin meşruluğunu yerle bir edip onurunu, kendine saygıyı geri kazanma duygusu; tekil kudretlerimizin kolektif eylem yoluyla artmış olmasından duyulan paylaşılan neşe! Bütün bu istekler ve arayışlar Türkiye’deki alt ve orta sınıfların çok farklı topluluk ya da katmanları tarafından farklı ifadelerle karşılık buluyor. Tek bir siyasi akıma, tek bir talebe, tek bir sosyal harekete ya da tek bir örgütlenmeye indirgenemeyecek olan bir Çokluğun oluşturulmasının adımı olarak okuyabiliriz bu hareketi. 

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı kendisini bir mekânda işaretleyen kolektif bedenin sembolüdür. Gezi parkı Taksim ya da İstanbul ölçeğinde farklı pratiklerin mümkün olabileceği bir mekân inşa ediyor. Deneysel bir süreç olarak siyasetin, daha doğrusu siyaset ile yaşamın iç içe geçişinin tecrübe alanını kuruyor. Özel ile kamusal arasındaki yapay ayrımı ortadan kaldıran bir politik yaşama alanı ya da politika ile yaşamın iç içe geçtiği bir ortaklık alanı oluşturuyor. Salt protesto siyasetinin negatif diliyle yetinmeyen, ortak yaratımın, inceliğin, dostluk olarak politikanın ve uzlaşmacı değil çatışmacı bir demokratik çoğulculuğun ortamını kuruyor. Gezi Parkı işgali, pek çok yerde süren diğer yıkıcı protestolar ve işgal girişimleri farklı bayraklar, amblemler altında kendisini gösteriyor olsalar da giderek radikalleşen, siyasal liberalizmin sınırlarını aşan bir demokrasi talebinin ifadesidirler.

Hareketin özneleri her ne kadar ilk başta halk kavramıyla, tekillikleri indirgeyerek homojenleştiren bir soyutlamayla ifade bulsa da, bu hareketin asli özelliğinin çeşitlilik ve indirgenemezlik olduğunun herkes farkında. Bu nedenle hareketin sınıfsallığını, antikapitalist siyasallığını ve tekilliklerin oluşturduğu bir ağ olma, öznesiz bir kolektif beden olma özelliğini ifade etmeye yetecek bir kavramlaştırma henüz şekillenmese de bunu sezgisel olarak ifade edecek bir ortak işaret olarak ters yüz edilmiş bir onur kazanma hamlesi olan özellikle de mülksüzlüğün olumlaması olarak Çapulcu’nun yaygın kabul görmesi, tekillikler çokluğuna giden yolu açacak kavram arayışının belirtisi olarak görülebilir. 

Bu yüzden Gezi parkı direnişinin, başka yerlerdeki tüm isyanlara ilham verebilmesi için bütün gücümüzle hem oradaki ve hem de başka yerlerdeki hayat kurucu, yaratıcı faaliyetlerimize devam edeceğiz. İsyanları yaygınlaştıracak olan budur, farklı karşılaşmalar ve deneyimler üretecek yeni karşılaşma mekânları oluşturabilmek için devletten icazet almaksızın eyleme geçmenin meşruluğu!

İşgalin sağladığı zengin çeşitlilik, politik sosyalleşmenin alabildiğine yaygınlaşması, yeni karşılaşmalar ve yeni bir politik kuşağın doğuşunu sağlayan bu benzersiz tecrübe alan(lar)ını ayakta tutarak, çoğaltarak, çeşitlendirerek ve artık Gezi parkı mekanının ötelerine de taşıyarak isyanı derinleştirebiliriz, çünkü tahayyül gücümüz arttı. Bu işgal hareketi neyle sonuçlanırsa sonuçlansın, bundan sonraki toplumsal mücadelelerde etkisi ve öğrettikleri uzun süre devam edecek bir mihenk taşıdır. Gezi işgali ve peşinden gelen artçılar bugüne kadar bu coğrafyada sürüp giden parçalı tekil mücadelelerin daha aktif ve karmaşık, birbirinden öğrenen bir ilişkiye sokulması ve bu coğrafyanın kendi çokluğunun yaratım süreci halini almakta.

11 Haziran tarihli Taksim meydanında barikatları açmak için sert saldırıların ardından, yeniden toparlanan Gezi işgalcileri için bu deneysel süreç, her zorluğun ve bastırma girişiminin ardından daha nitelikli, yaratım olarak siyaset açısından daha kurucu bir uğrağa taşınacaktır. Gezi Parkı işgali yarın devlet şiddetiyle bitirilmeye kalkışılsa dahi, bu hareketin hızla kendisine farklı formlar bularak devam edebileceğini ve birbirinden farklı protestoları tetiklemeye devam edeceğini görmek zor değil. Zira Gezi ve Taksim artık fiziksel olarak içinde olalım olmayalım, imgesel olarak geri alınmıştır. Bu sebeple Gezi hepimiz için bir hafıza mekânıdır ve adının ve yarattığı ortak deneyimin dile gelmesiyle etkileşime girebilecek herkes için artık isyanın ve doğrudan eylemin başlıca motivasyonudur. Bu nedenle o mekânın üzerindeki fiziki etkinliğe devam etmek, hareketin sürmesi için zorunlu bir ön koşul değildir, çünkü bu kurucu eşiği aştık. Sonucu ne olursa olsun, Taksim ve Gezi Parkı kazanılmıştır. Zaten devletin şu sıralar Gezi direnişini zor kullanarak bitirmeye yönelik hazırlıkları, Gezi direnişinin meşruiyetinin karşısında iktidarın ezildiğinin, ve meşruiyetini çok büyük oranda kaybettiğinin göstergesinden başka bir şey değildir. 

Bir öngörü olarak şunlar söylenebilir şimdiden: İşgalin, devlet şiddetiyle çatışmanın, sokakları, meydanları geri almanın gücü bir kez tadıldığı için, bunun ardından üniversite işgalleri, ev işgalleri, iş yeri işgalleri, toprak işgalleri de gelecektir. Kolektif mücadele ve yaşam deneyiminin öğrettiklerini insanlar gündelik yaşamlarında uygulamaya başlayacaklardır. Kapitalist yaşama kültürünün yerini alacak alternatifler aramaktan yaratıcı karşı kültürün hızla yaygınlaşmasına, anti-otoriter ve hiyerarşik olmayan siyasal örgütlenme biçimlerinin yaygınlaşmasından özgürlükçü eğitim arayışlarına, çok daha sorgulayıcı ve eleştirel bir bilim anlayışının ve akademik üretimin radikal mücadelelerle daha yoğun bir iç içe geçmesinden etkili bir üniversite ve öğrenci muhalefetine ve biraz daha orta vadede mortgage sistemindeki tıkanmanın ve inşaat sektörünün gerilemesinin yanı sıra ekonomideki sarsıntıların ardından da devasa işçi direnişlerine kadar bir sürü potansiyel sonucu var bu hareketin şimdiden. 



Gezi işgalini ve onun getirisi olan deneyimleri kalıcılaştırırsak, benzer başka karşılaşma mekânlarını ve ilişki formlarını yayarsak, birebir karşılaşmaları ve ilişkileri çoğaltan bu mekânı dönüştürme pratiğinin üretken ve devrimci etkisiyle peşi sıra gelişen mücadelelerin yükselmesini, canlı kalmasını da o kadar uzun ömürlü kılar ve başka kurucu biçimlere dönüşmelerini de sağlayabiliriz. Şimdi bizim zamanımız başlıyor… 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Örgüt/lenme



1- Sol geçmişte (ülkemizde ise hala) öncü-parti modelli parti ve iç işleyiş olarak ta demokratik merkeziyetçiliğe dayanan dikey örgütlenmeyi tercih etmektedir. Ne dersiniz merkezi olan bir örgütün demokratikliği olabilir mi? Öncü-parti modeli ezilenlerin derdine deva olabilir mi?

Örgütlenme kavramıyla başlayalım: oldukça çeviri kokan ve bu şekliyle de yerleşmiş olan bir sözcük bu. Biliyorsunuz eski Türkçe’deki karşılığı teşkilat idi. Teşkilat ise ‘teşkil’den yani şekil almaktan geliyor. Şekillenme ya da oluşum. Belki de şekil alarak yani bedenleşerek var olan bir bütünü kastediyordu diyebiliriz. Burada bir organlara ayrışmaya vurgu yoktur. Ama dış dünyadan şeklen farklılaşmış ve ayırt edilebilir bir sınırı ve içi olan bir bütün halini almış bir bedene gönderme vardır.

Türkçeye örgütlenme olarak yerleşmiş kavram, batı Avrupa dillerinden Türkçe söyleyişiyle olduğu gibi aktarılmış organizasyona, uygun bir öz Türkçe karşılık türetme arayışından ortaya çıkmış. “Sol” örgütlenmeyi tartışabilmek için bence ilk olarak örgütlenme/organizasyon mefhumunu tartışmak işe yarayabilir. İlk söyleyeceğim, bunun bir biyolojik metafor olduğudur. Organizasyon, ya da organlaşma. Burada apaçık ki baş, gövde ve uzuvlardan (organlardan), fonksiyonlarına göre ayrışmış, uzuvlarla arasındaki sinirsel iletişim yoluyla merkezdeki beyin tarafından koordine edilen, değişim geçirebilen bir canlı varlık imgesi hâkimdir. Bu imge günümüzde örgüt / parti ya da hiyerarşik olarak düzenlenmiş ve merkezden koordine edilen her türlü yapı için kavramsal temeli oluşturur. Öncü-parti ya da merkeziyetçi örgüt ya da devlet ya da ordu için model hep budur. Dikkat edersek günlük dilde, partinin veya parti örgütlerinin organları vardır.

Burada apaçık şekilde söyleyeyim: işlevsel şekilde uzmanlaşmış, organlara göre düzenlenmiş her yapı merkezi olmak zorundadır. Bunun merkeziyetçi olmayanından bahsedilemez. Elimizdeki kavram organizasyon /örgütlenme ise bunun biçim olarak daima işlevsel parçaların oluşturduğu merkezi koordinasyona sahip bir bütün olacağını kabul etmek zorundayız. Bu merkezde ister kararlar temsili bir ‘organ’ tarafından alınsın ister oyçokluğu, doğrudan demokrasi ya da konsensüs usulüyle alınsın, organların merkezin kararlarına göre eşgüdümle hareket etmesi esası değişmez. Yani bu anlamıyla “örgütlerde” hiyerarşiyi ortadan kaldırabiliriz, ama merkez henüz ortadan kalkmış değildir. Bunun bir diğer nedeni de organlaşmış bir bütün olarak düşünebileceğimiz her politik birlikteliğin, toplumun bütünü içinde bir etki merkezi yaratma ve bu merkezden toplumun tümüne doğru yayılan bir dönüşüm hareketi başlatmakta uzmanlaşmış olmasıdır. Bu yüzden hegemonik olması kaçınılmazdır. Anarşist bile olsa! (en azından tarihsel sosyalizmin ve tarihsel anarşizmin muratları bu bakımdan garip bir paralellik içeriyordu. Solun akibeti felaket oldu, bürokratik terör ve kendi eliyle devrimi sonlandırmak. Anarşizmin akibeti de felaket oldu, bir merkezi temsilin olduğu her yerde ya kendi varoluş mantığının yadsınması sınırına geldi çattı ya da kendi içinde gizli hiyerarşiler barındıran yapılar kurdu. Daha kötüsü ise, birey ve toplum ikiliğini temel alan  ve toplumsal mücadeleleri  bütünüyle terk eğilimini meşrulaştıran bir brieyciliğin baskın çıkması oldu).

Bu yüzden örgütlenme kavramının merkez olmaksızın düşünülemeyeceğini öne süreceğim. Örgütlenme kendi içinde merkezi olarak ortaya çıkar –kavramsal ve zamansal olarak bir baş– ve toplumun içinde bir merkeze dönüşmeye meyil eder. Çünkü ilişkilerin olası biçimlenişlerinden birisi olarak organlara ayrışmış bir yapı olarak örgütlenme, tam da bu biçimi itibariyle devlet biçimli yapılara dönüşme eğiliminden kendini kurtaramayabilir. 

Burada biçim tam da siyasal içeriği veren asli şeydir. Ezme ezilme ilişkisini, eğer yönetme ilişkisi ve hiyerarşi olarak kavrarsak, hiçbir hiyerarşi, kararları veren bir üst ile bunlara tabi olup uygulamaya sokan bir ast olmaksızın var olamaz. O halde kararların nerede alındığı ve nasıl uygulandığı sorunu devrimci özgürleşme politikalarının soracağı en temel sorular arasında olmak durumundadır. Bütün ezme ezilme ilişkilerinin temeli şudur: birileri bizim bedenimiz üzerinde bize ait olmayan bir aklın emirlerini uygulatır. Ve bedenimiz, kendi kapasitelerini yalnızca başka bir aşkın aklın istek ve arzuları doğrultusunda harekete geçirir. Biz artık bu noktada başkası için bir şey haline geliriz. O halde kararı veren ile uygulayan beden arasında bir özne-nesne yarılması yaşanmasıdır ezme-ezilme ilişkisinin temeli. Özgürleşmenin tek yolu bu ilişkiyi ortadan kaldırmak yani, nesne olmaktan, tabi olmaktan çıkmak, kararı veren ve uygulayanı tek bir bedende buluşturabilmektir. Bunu tek bir insandan, insanların oluşturduğu çokluklara doğru yayarsak, o zaman tekil bedenlerin oluşturacağı bir kolektif bedenin, ama organlaşmaya uğramamış, merkezi bir aklın tabiyeti altına alınmamış, akıl ve beden, özne ve nesne, karar alma ve uygulama arasında bölünmemiş bir kolektif bedenin ya da çokluğun oluşturacağı bir varlık. O halde buna ne diyeceğiz? Ve üstelik bu varlığın toplumun içinde,  onu kendi imgesinde dönüştürmek üzere merkezi bir uğrak olmak eğiliminden uzak durması da gerekmektedir. Yoksa kendisi bir özne ve toplum bir nesne halini alacaktır.

Buna hâlâ örgütlenme mi diyeceğiz? Bence buna artık Deleuze’ün Antonin Artaud’dan çalıp kavramlaştırdığı haliyle, ‘Organsız Beden’ demek yerinde olur. Çünkü özgürlükçü bir örgütlenme, merkezi olmayan bir örgütlenme ya da anarşist bir örgütlenme de hâlâ henüz yukarıda kastettiğim anlamda örgütlenme olmaktan çıkamamıştır. Yani organları ve beyni olan bir beden olmaktan. Bu imgeyi sarsmak için yerine koyacağımız ilişkilenme şeklinin, uzmanlaşmış işlevsel parçalara ayrıştırılmamış bir ilişki, yani bir organsız beden olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu sorun henüz solun mevcut kavramsal evreni içinde kalındığı sürece çözüme kavuşamaz.
Bir kavram olarak örgütlenme (burada kastettiğimiz toplumsal devrimci amaçları olan), her farklı örnekte toplumun içindeki bireylerin bir bölümünü bir bütün halinde bir araya getirip, o toplumun tümündeki geride kalan bireyleri de dönüştürmeyi hedef alan bir merkez, ya da toplumu yeniden kuran bir karar verici organ-beyin- imgesi şeklinde tasarlar. Bundan çıkıp bir özgürleşme süreci olarak kolektif varlıklara nasıl varabiliriz? Bence bir şeyi dönüştürmekten ziyade, asıl sorun şu hâli alacaktır: bizim üstümüzde sayısız direktifle, bizi sayısız organın hücre metabolizmasına dâhil eden devasa bir organizasyon ya da örgütler toplamı olarak çağdaş toplumun karşısında özgürleşmenin yolu nereden geçer? Doğuştan itibaren bu toplum tarafından örgütlenmiş ve her gün yeniden örgütlenen tekil varlıklar olarak özgürleşme sürecinde sanırım en az iki işimiz var. Birincisi onun örgütlülüğünü terk etmek ve ikincisi onun insanları örgütleme kapasitesini felce uğratacak alternatif bir arada oluş biçimleri icat etmek. Yani yaratacağımız birliktelik biçimleri, hem bizlere özerkleşme arzusunu harekete geçirecek cesaret ve ilham vermeli hem de bizi kendine bağlayan örgütleri çözündürerek, yaşamın bütününde bu örgütleri (bunların toplamına devlet demiyor muyuz?) yıkmak. Bunları yıkmak ve yeni hayatları icat ve inşa etmek için var edeceğimiz kolektif bir araya gelişlerimiz, “bir örgütlenme” olmaktan çok, yaşamın bütün yüzlerinde sayısız kolektiviteler olarak, yani çokluklar oluşturan merkezsiz ilişki ağlarının yaratılması şeklinde gerçekleşecektir diye düşünüyorum.

Merkezsiz bir ilişki ağı, her şeyden önce onu yok etmek isteyecek tahakküm yapılarına karşı tek bir örgütten çok daha dayanıklıdır. Çünkü beyni yok edildiğinde çökecek bir beden değildir. İkincisi de yaşamın yapıları bir kez geriye dönüşsüz şekilde değişim geçirdiğinde bunlar artık kendilerini yeniden ve yeniden üreten, kopyalayan ve çoğaltan kolektif varlıklar halini alır (devrimci süreç, ya da eski tabirle ‘kültür devrimi’). 

2- Sendikalar, gerek örgütlenme modeli ve gerekse programlarıyla, sermayeye zarar mı verirler, yoksa karın maksimizasyonu doğrultusunda ilerlerken, krizler ve sorunlar yaratan kapitalizmin nefes almasına mı yararlar. Kapitalizme içkin değiller midir?

Sendikanın, işin kapitalist örgütlenmesi konusunu sorgu sual etmeyen bir örgütlenme oluşu, daha baştan emeğin günlük olarak geri kazanılması işlevine hizmet eden, dolayısıyla emeğin moral ve maddi çalışma şartlarını iyileştirmekten başka bir işlevi olmadığını gösteriyor. Tabi bunu sendikaların “sarı” olmasına bağlayanlar da çıkabilir. Sendikalar sarı da olsa kızıl da olsa işçilerin emeğini sermayeleştiren kapitalizm gibi, işçilerin politik mücadelesinin kazanımlarını sermayeleştiren sosyalist bürokrasinin aygıtı olmaktan öteye gidememiştir.

19. Yüzyılın bu devrimci mücadele araçlarının 20. yüzyılda solun devrimci projeyi devlet projesine dönüştürmesiyle birlikte bizzat kendisinin de kapitalist sistemin vazgeçilmez payandası haline gelmesi, bu konudaki eleştirilerin derinleşmesine yol açtı. Bu konuda otonomist literatürün çok değerli katkıları var. İnsan özgürleşmesini esas olarak emeğin toplumsal kurtuluşu şeklindeki tasavvur eden eski anlayışın yerini, eyleyişimizin kapitalizm koşullarında emek olarak tahakküm altına alınmasına, yani kapitalist işe koşumlanma yoluyla tabi kılındığımız sınıflaştırılmaya karşı koyan bir mücadele halini alması perpektifi giderek daha güçlü şekilde dile getiriliyor. Bu otonomist perspektif tutarlı olarak sendikalar ya da partiler şeklindeki sömürülen sınıfın temsilcisi yapılardan özerk, özyönetime dayalı bir politika öneriyor. Sendikaların kapitalizme içkin olması bir yana, sosyalizmin emeği yücelten versiyonunun kendisi de kapitalizme içkin bir söylem.

3- Sivil toplum örgütleri hakkında neler söylersiniz?

Bu kocaman bir genellemedir. Sivil toplum örgütleri olarak adlandırılan, eğer devletin refah politikaları dönemindeki kamusal işlevlerinin, geriletilmesiyle açığa çıkan boşluğa yerleşmiş yarı devletimsi yarı şirketimsi yapılarsa bunun için söyleyecek bir şey yok. Ancak herkesin diline eleştirmiş olmak için sakız ettiği STK kavramı, bazı toplumsal mücadele alanlarında özerk, bağımsız örgütlenmeler yaratan feminist, ekolojist veya lgbt örgütleri gibi örgütler için de kullanılan bir yafta biliyorsunuz. Bu konuda söyleyeceğim şey basit: bir örgütlenme sırf mevcut yasaların sunduğu mesela dernek gibi çerçeveleri kullanıp, bir örgütlenme oluşturduğu için STK olarak nitelendirilemez.

4- Günümüzdeki değişik örgütlenme ve mücadele deneyimi olarak en göze çarpaı olan Zapatistaların mücadelesi ve örgütlenmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Zapatista’ları her zaman çok net şekilde günümüzün en önemli özgürlükçü haretlerinden birisi olarak görmeme rağmen,  sorunuzda yine de bunu bu kadar seçip öne çıkarmanızın yol açtığı sübjektif vurguya dikkat çekmek istiyorum: farklı mücadele alanları içinde olan farklı topluluklar için paradigmatik bir ideal model olarak düşünemeyiz Zapatistaları.

Elbette klasik bir şemaya göre başlayan silahlı yerli direnişinin dönüşüm geçirerek özgürlükçü bir hareket halini alması olarak; yerel, özyönetime dayalı bir otonomi yaratma deneyimi olarak; doğrudan demokrasiyi hayata geçirme deneyimi olarak; kapitalizmin hayatları yıkıp geçmesine karşı anti-kapitalist direnişin ilham verici bir örneği olarak; etnik-kültürel kimlikten yola çıkan bir yerli mücadelesinin artık kimliğin sınırlarını aşıp devrimci toplumsal mücadeleler herkes için belki de bugünün Paris Komünü, Ukraynası ve Barcelonası halini alması olarak; son onyılın tüm anti-kapitalist mücadelelerine direnişin ve başka bir yaşam inşasının mümkün olduğu cesaretini veren bir isyan ve kurucu politika olarak ele alıyorum Zapatista deneyimini.

Buna karşın yine de birçok farklı toplumsal mücadele var ki her biri de yaşamlarımızda bir sürü farklı tahakküm ilişkisini nasıl dönüştüreceğimiz konusunda muazzam ilham kaynakları. Bu açıdan feminist hareketlerle LGBT hareketlerini es geçmek mümkün mü? Devrimci dönüşümün burnumuzun dibindeki ilişkilerden başlayacağını, inşa edilmiş kimliklerimizi dönüştürmenin ve özel olanın politik olduğunu, tahakküme karşı verilen hiçbir mücadelenin diğerinden bütünüyle ayrılamayacağını, bu nedenle devrimin, tüm bu mücadelelerin artılarını içeren bir ortak kültür yaratmaktan geçtiğini de söylemek istiyorum. O halde Zapasitaları liste başı yapmaya gerek yok.

Mesela bir feminist örgütlenme ya da yerel ekolojik mücadelenin, ya da Topraksızlar Hareketi’nin ayrı dinamikleri ayrı koşulları vardır. Bunların ve daha kapitalizme ve patriarkal tahakküm yapılarına karşı birçok direniş ortaya koymaya çalışan çeşitli mücadelelerin içinde Zapatistaları seçerek öne çıkarmak yerine onun neye ilham olabileceğine bakmak ilginç olabilir. Bugünlerde Kürt özgürlük hareketinin bir dönüşüm geçirmeye başladığını, Demokratik Özerklik projesini ortaya atarken, ve Türkiye’deki toplumsal hareketlerle ağsal etkileşimlere girerken, büyük ihtimalle gelecekte Zapatistalara benzer bir harekete dönüşmeye dair potansiyel taşıdığını ve bunda da çok büyük ihtimalle onlardan etkilendiğini söyleyebiliriz.

5- Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar bu soruyu da kapsayacaktır, ancak yine de ayrı bir soru olarak sormak isteriz. Size göre nasıl bir örgüt/lenme olmalı?

Nasıl bir kolektif eylem şeklinde cevabını vermeye çalıştığım şey, aynı zamanda ne için kolektif eylem sorusunu da birbirine bağlar. Kolektif eylem ve politik mücadele, ister klasik bir örgütlenme içinde sürsün ister ağlar şeklinde ilişkilenmiş çokluklarda, kendi apaçık hedefinden ya da hedeflerinden ayrıştırılamaz. Eğer “toplumu dönüştürmek” sorunu merkezde olmak üzere, amacınız devlet iktidarını ele geçirmek için bir siyasal devrim yapmak ise örgütlenmeniz de parti-devlet şeklinde bir devlet prototipi olarak vücut bulacaktır.

Ancak bugün apaçık hedefin siyasal devrim değil toplumsal bir devrim olduğunu söylemek bizim yüreğimizi hemen rahatlatmaz. Devrimin herkes için apaçık özgürleşmeler serisi halini alabilmesi için, kolektif eylem ve politik birlikler ya da toplumsal hareketler oluşturma sorununu daha genişletmemiz gerekiyor. Hangi tür pratikler yaşamın çeşitli yüzlerini geri dönüşsüz şekilde dönüştürür? Bu dönüşümün mümkün olabilmesi sadece bir örgütlenme sorununu çözmeye mi bağlıdır, yoksa yaşamı oluşturan bütün yüzeylerde hepsi de içkin öznelliklerin kendi kudretini sınırlamak yerine serpilip gelişmesini sağlayacak yepyeni kavramlar, yepyeni mekân düzenlemeleri, yepyeni algılama biçimleri ve yepyeni diller de yaratmak bunun boyutları değil midir? Eğer yaşamlarımızda bir dönüşüm gerçekleştirmek için bizi kalıba sokan ilişkileri terk edecek ve yeni hiyerarşik olmayan ilişki biçimleri icat edeceksek, bu arzunun bir değil sayısız bir araya gelme biçimi yaratması gerekmez mi? Ya da bir değil sayısız “örgütlenme” diyelim. Ancak bu sayısız ilişki biçimlerinin, katılaşmak ve öznelliği bastırmak eğilimindeki yapılardan farklı olarak kendi kendisini sürekli olarak dönüştürebilen, devrimci ilişkileri sürekli olarak yayan özelliğe sahip olması da gerekir, değil mi? Buna hala bir örgütlenme diyebilmekte zorlanıyorum, çünkü spesifik bir politik örgütlenme yaşamın bu denli büyük boyutlarına tümüyle nüfuz edemez. Her şeyi bu çapta etkileyecek bir örgütlenme ise politik parti-devlet modelinden çıkamaz. Bu yüzden sürekli çoğalan direniş hatları boyunca oluşan, yaşamın tümünü kaplayacak merkezsiz bir ağ olarak düşünebiliriz bunu belki de. Ama ne başı ne de sonu olan. Yaşamın bütün ilişkilerini çözündüren, parçalayan ve yeni ilişkiler kuran bir ağ. Devlete karşı devrimci politikanın içkinlik düzlemini yaratmak için, böyle bir ağı yaratmak için onu küçük ilişkilerden başlayarak sürekli olarak örmek diye tahayyül ediyorum ben mücadele(leri). O yüzden spesifik her soruna göre biçimlenmiş spesifik örgütlenmeler/ya da kolektif bir araya gelişler, kendi özgül kurallarını belirleyebilme kapasitesine de sahiptir. Yaşamın aşkın düzenlemelere tabiyetine son verecek her spesifik bir araya geliş, onu oluşturan öznelliğin salt yıkıcı değil aynı zamanda kurucu bir güç ortaya koymasını getirir. Burada güç derken de, kolektif varlığın gücünden söz ediyoruz. Onu temsil eden bir iktidardan değil. Kendi gücünü oluşturan her kolektif varlık, hedeflerini ve biçimlerini bizzat kendisinin tayin etmesi yoluyla çokluğun anarşisine katılacaktır. Ancak o bunu içinde yer aldığı kolektiflik içinde bizzat kendisi doğrudan somutlaştırabilir. Başka hiç kimse onun adına değil.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Blok ve Radikal Soldaki Değişim


 
BDP ve ittifak yapan radikal solun desteğiyle oluşan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adayları 36 milletvekiliyle meclise girdi. Eş zamanlı olarak bu seçimlerde, 4–5 yıldır Türkiye’deki sağın en uçtaki unsurlarından birisi olan ulusalcıların farklı siyasi fraksiyonlarının oluşturduğu Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin esamisi dahi okunmadı. Tahminen büyük oranda CHP ve MHP tarafından absorbe edildiler. Bu veri, -solun bir kısmının Kemalizmi ve ulus-devletçiliği sahiplenişi üzerinden reaksiyoner bir yoldan neo-faşizme varabilmesinin en yaygın şekli olan- Ulusalcı akımın siyaseten yok olmasının belirtisi olarak okunabilir. Ulusalcı akımın paralize olması önemlidir, çünkü ulus-devletçi ve Kemalizm’e meyilli bir antiemperyalizm söylemiyle ulusalcılığa çok yaklaşan bazı geleneksel sosyalist çevrelerin de etkisizleşmesinin belirtisi olarak görülebilir. Bu açıdan TKP’nin bir önceki dönemde 90 bin oy alırken şimdi 60 bin oya gerilemesi, ulus-devletçi sosyalist bir zihniyetin taraftar kaybına uğramasının benzer bir alametidir. Politik atalet, iç örgütlenme sorunları, ardı kesilmeyen bölünmeler ve değişip karmaşıklaşan toplumsal sorunlar karşısında söylemini yenilemek ve mücadele alanlarını çoğaltmaktan uzak geleneksel sosyalist akımların da durumları pek parlak değil. Peki, BDP’nin yükselişini bu çerçevede nereye oturtabiliriz?
BDP şüphesiz güçlü olduğu bütün noktalarda etkili bir örgütlenme çalışması yürüttü. Ancak Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak baktığımızda, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana gibi illerde diğer sosyalist örgütlenmelerin taraftarlarından da kayda değer bir destek aldı. BDP’nin oylarının yükselişini yalnızca Kürt halkının kendi partisine daha fazla sahip çıkmasıyla açıklayamayız. Eşzamanlı olarak radikal solun önemli bir kısmının 60’lar ve 70’ler devrimci hareketinden miras Kemalizm etkisinden uzaklaşmasına da bağlayabiliriz. Bu sayede radikal solun Kürt hareketi ile daha çok kanaldan gerçekleşen ilişkilenmesi mümkün olmuştur.
Yakından takip edenler bilir, sadece bazı sosyalist çevreler değil, bazı ekolojist, feminist, lgbt ve hatta çok küçük de olsa anarşist çevrelere kadar Blok’a destek verenler oldu. Radikal sol derken esasında çeşitli örgütlenme ve parti çevrelerinde bulunan insanlarla sınırlı olmayan bir olguyla karşı karşıyayız. Hali hazırdaki siyasal örgütlenmelerden bağımsız pek çok bireyin veya aktivist grupların bloğa desteği bu radikal sol şekillenmeyi örgütler üstü bir çokluk (Hardt &Negri) olarak düşünebilmeyi mümkün kılıyor.
Bu desteğin ya da farklılıklarla beraber ortak hareket etme eğiliminin, sayısal çokluğundan ziyade asıl önemli olan bir taraftan sembolik bir etki, diğer taraftan da Blok içerisinde farklı muhalefet mecralarının nispeten daha geniş bir politik vizyon ortaya çıkarması. Kemalizm ve ulus devletçiliğin etkilerinden uzak, çok sayıda örgütlenme arasında daha diyaloğa dayalı kalıcı bir ilişki zeminini doğurmaya aday bir siyasal dönüşümden bahsedilebilir. Artık cinsiyetçilik, ekoloji, heteroseksizm, ırkçılık, milliyetçilik, emek sömürüsü gibi konularda farklı örgütlenmeler birbirine daha çok yaklaşan ortak söylemler inşa edebiliyor.
Radikal solla pek çok noktada eklemlenmiş olan, birbiriyle ilişkili eylem ağları yoluyla temas eden bağımsız sosyal hareketlerin doğrudan demokratik örgütlenmelere yaslanması, bunun çoğaltan etkisi yoluyla ilişkide oldukları siyasal örgütlenmelere sirayet edebilmesini de ihtimal dâhiline sokuyor. Bu Bloğun doğurduğu önemli bir olasılıktır. Blok, yalnızca büyük kısmı Kürtler adına siyaset yapacak olan 36 milletvekilinin meclise sokulmasından ibaret bir seçim başarısı olarak görülemez. Bu sürecin yarattığı ve güçlendirdiği politik sinerji, muhtemelen bundan sonra radikal sol siyasal hareketlerin birbirleriyle daha etkileşimli ve her biri kendisine özgü gündemlerine karşın daha çok ortak terimle hareket etmelerini sağlayacak. Bu da yeni bir anti-kapitalist sol radikalizmin dış çerçevesini çizmeye adaydır.
Bu dış çerçevenin içsel unsurunun nasıl bir örgütlenme ve nasıl bir mücadele sorusuna cevap aramakla gelişeceği açıktır. Verilebilecek en yalın cevaplardan birisi her türlü ayrımcılık, eşitsizlik, sömürü ve tahakküme karşı ortaya çıkan mücadele alanlarının bizatihi kendi öznelerine yaslanan öz-örgütlenmeler yoluyla yürütülmesi gereğidir. Doğrudan demokrasi ilkesinin bütün siyasal hareketlerde eşitsizler arasında eşitliği yaratacak, merkeziyetçilik ve iktidar oluşumunu dışlamaya yönelik bir ilke olduğunu belirtmek gerekiyor. Yaratılacak bir radikal solun, hali hazırda mevcut sol karşısında azınlıkta kalsalar da feminist, lgbt, ekolojist, anarşist veya otonomist bileşenlerinin bu konuda çoğunluk soldan daha fazla söyleyecek şeyi var. Kürt hareketi de siyasi istikametini katılımcı demokrasiye dayalı yerel yönetimler üzerinde yükselecek bir demokratik özerklik projesine yönlendirdiğinden beri, doğrudan demokrasinin önemini belki de radikal sola anlatacak en önemli bileşenlerden birisi halini alabilir. Başka deyişle Kürt hareketinin radikal bir demokrasi ve siyasal öznellik inşasındaki deneyimiyle etkileşime girmeden, sol/sosyalist/radikal sol hareketler için güçlü bir toplumsal muhalefet zemini oluşturmak olanaksız görünüyor.
Bu yüzden parlamentoya girmenin yalnızca Türkiye’de sürmekte olan etnik eşitsizliğin ve ayrımcılığın üstesinden gelmekte sembolik bir basamak olduğunu, asıl olanın ise örgütlü mücadele içindeki toplulukların doğrudan demokratik öz-örgütlenme deneyimleri geliştirmeleri olduğunu belirtmek gerekiyor.
Parlamentoya aday olmak ya da mevcut siyasal partiler eliyle yürütülen siyaset biçimi, içerik ve söylem olarak ne kadar sistemin dışında kalsa da burada belirleyici olan içerik değil biçimdir. Partilere dayalı siyasetin biçimi, mantığı gereği yaslandığı insan topluluklarını siyasetin öznesi kılmaktan çok onların temsilcisi olarak hareket etmeye eğilimlidir. Milletvekillerinin seçilmesi siyasetin mevcut oyunu içinde egemenlerin tekerine bir çomak sokacaktır muhakkak; lâkin Türkiyeli ve Kürt siyasal hareketlerinin kendi aralarında kuracağı yatay ilişkilenmeler, sisteme reformlar dayatmanın ve hak talep etmenin ötesine geçerek toplumsal dönüşüm için asıl mecraları oluşturacaktır.
İçinde bazı anarşistlerin, feministlerin, lgbt bireylerin, ekolojistlerin, kent hareketlerinde yer alan aktivistlerin, emek ve demokrasi alanında mücadele eden pek çok farklı sol/sosyalistin de bulunduğu çeşitli radikal çevrelerden Bloğun destek almasını bu minvalde okumak gerekiyor. Tahminimce, bu çevrelerin büyük kısmı, parlamenter temsilin aşağıdan yükselen toplumsal muhalefete bir temsil imkânı oluşturduğu için önem atfediyor değil. Aksine tam da bunu hiç oluşturamayacağı için, bu yüzden de temsil krizinin derinleşerek toplulukların oluşturacağı öz-örgütlenmelere güç aktarımının daha önemli olduğunu görünür kılacağı için. Aynı zamanda bu destek ağı içinde yer alan ayrı ayrı öznelerin her biri kendi özgürleşme siyasetleri açısından, siyasal kaderlerini ve kurucu perspektiflerini Kürt özgürleşme mücadelesinden bütünüyle ayrı ve onunla ilişkisiz bir yere konumlandırmadığı için.
Blok, ortak mücadeleler, geçici veya uzun süreli yatay ittifaklar yoluyla, devlet tarafından daraltılıp idare sorununa indirgenmiş olan siyaseti açarak, siyasetten dışlanmak istenen farklı ezilen grupların siyasal alana dâhil olma iradesi göstermeleridir. Salt muhalefetle yetinmeyen, siyasal alanın belirlenmesinin devlete, orduya, sermayeye ve cemaatlere bırakılmasına karşı bir kurucu politika arayışıdır.

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...