kürt hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir

Türkiye’deki sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden cumhuriyet rejimi daha en başından beri, muhalefetin ya hiç olmadığı, ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.
Sistem karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte, geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine, propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları, savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.
AKP’nin otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik politikalarının, basın ve medya düzeninin görece demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu ön görerek tasarladığını biliyoruz.
Buraya kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.
Son yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter, anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi” sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma sokan ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz eden, işin içinde gizli bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.
Eğer oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12 Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin, bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse bir kaç milletvekili yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların, Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.
1965 yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır. Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler. Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18 milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz. Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun yıllar geçtikten sonra Kürt  milletvekillerinin yeniden meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
AKP’nin rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip Erdoğan’ın liberal brjuva demokrasisinin sınırlarını bile zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi, halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri, Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi, lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri, ve kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin  aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da özerk biçimleriyle hiç bir büyük ölçekli siyasal akımın ya da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar, direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında, ve ittifakların  ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp hesaplıyor.
Gerçekten de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının, parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir. AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan, cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni bir evreye geçmesi.
Bu tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis, radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine, Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık olmadığı gibi.
AKP’nin anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi. Yani giderek artan otoriterleştirme muhafazakarlaşma ve eğilimine karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından ise en görünür haline ulaşmıştır.
Bugün HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.
Meclis’teki güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak, aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha yaklaşmasını sağlar.
Meclis’teki HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.
Bir siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde. Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.
HDP projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur. Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların, engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir. Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz. Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca, sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına her şeyi yapmasını umarlar.
Oysa sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını engellemek ve karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.
HDP içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil, tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi olarak görülüyor.
Doğru zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin parçası olan politik bir eylemdir.
Bu yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist her hangi biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde hayata geçirirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis mücadelesi versinler diye. 
 

8 Kasım 2012 Perşembe

Anarşizmin bu topraklardaki alımlanışına ve güncel durumuna dair

Bir süreden beri 'anarşizmin kavramlarıyla konuşan bir liberalizmle karşılaştığımızı' düşünüyorum. Her an otoriter akıl yürütmelerin eline geçebilecek kadar kaygan bir 'beyan esastır' düsturunu bir kenara bırakıp, 'ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' demeyi zorulu kılan bir durumla karşı karşıyayız. Bunun da ötesinde bütün muhalif kesimleri ilgilendiren kritik politik konulardaki anarşistler arasındaki değişen tavır alışlar ve beyanatlara bakıp, bu beyanların bir kısmının -özellikle pek çok örneğini itaatsiz.org ve anarşist isimli derginin çevresinde gördüğümüz- özellikle siyasal liberallerin ve liberal sosyalistlerin tutumlarıyla konjontürel dalgalanmalar içindeki benzeşmesini takip edersek bu tarif ettiğim durumu daha net görürüz. Son olarak açlık grevleri karşısındaki burada özetlemek bile gerekmeyecek -artık anarşistler arasında neredeyse herkesçe bilinen- tutumlar ayrışması bunun tipik göstergesi oldu. Benzer ayrışmaların şiddetin kullanımları, anti-militarizm, Kürt özgürlük hareketine yaklaşım, anarşizmin toplumcu-komünist geleneğine yaklaşım, Marksizm’in anarşizmle de yakınlaşabilecek heterodoks yorumlarına yaklaşım, sosyalist çevrelerle ilişkiler, örgütlenme konusundaki yaklaşımlar, din-İslamiyet konularına bakış farkları gibi eksenlerde de yaşandığı biliniyor.
 Kısaca bütün ayrışmalar ilk bakışta ideolojik veya farklı anarşizm anlayışları üzerinden kuruluyor gibi görünse de kırılma daha farklı: siyasal iktidarın saldırılarına karşı mücadele yürüten politik öznellikler arasında anarşistlerin, anti-otoriter ya da liberter olduğunu beyan edenlerin nasıl bir rol oynayacağı hususunda şekilleniyor bütün ayrışmalar. tabi bu ayrışmaların 'anarşizmin otantik özünü korumak isteyen' has anarşistlerle onu 'reel siyaset'e bulaştırmak isteyenler arasında olduğunu öne süren zayıf bir demogoji de mevcut. Bu demogojinin kendi kendisini çürüttüğü nokta ise tam olarak şu: bu demogojiye sıkça başvuranların neredeyse ortak hattını oluşturan sol liberalizm, demin de saydığım belli başlı tüm kritik siyasi konularda tavır alışlarının özeti oluyor. Yani otantik anarşizmin katiyetle saf, bozulmamış bir halinin gereklerini dile getirdiğini iddia edenler, her ne hikmetse tam da gündelik siyasetin en temel noktalarında sol liberal akımlarla -siyasi liberaller ve liberal sosyalistlerle- neredeyse aynı dili, ama onun biraz daha bireyci bir versiyonunu paylaşıyorlar. yani kendi siyasi pozisyonları da elbette hepimizin olduğu gibi, yaşadığımız ülke ve dünya gündemini enine boyuna kesen tüm mevcut siyasal fay hatlarıyla belirleniyor. Ancak yine de gündelik politikaya bulaşmadan tertemiz bir konumda anarşizmin saflığını koruduklarını iddia edebiliyor bahsettiğim çevreler. Tuhaf bir durum: toplumsal devrim değil de anarşizmin müritleri olmanın kendisi amaç haline geliyor.
 Kabaca iki hat çıkıyor karşımıza: bir tarafta içe dönük, kapalı topluluk kurma eğilimli, anarşist kimliğini vurgulayan, bireyciliğe daha fazla değer biçen ve kendi varoluşunu sol karşıtlığını, hatta karalamacılığını misyon edinmek üzerinden kuran, pratik mücadeleler yaratmaktan çok anarşizmin tarih üstü değişmez ilkeleriyle bir grup olarak saflığını koruma çabasını öne çıkartan bir anarşizm yorumu. diğer tarafta radikal toplumsal mücadeleler içinde kompleks duymadan diğer devrimci gruplar ve bireylerle birlikte varolmakta, yeri geldiğinde işbirlikleri kurmakta beis görmeyen; anarşizmin tarihsel devrimci hattını ve günümüzün toplumsal mücadelelerini tutarlı bir şekilde sahiplenen; anarşist kimliğinden ziyade, anarşizmin, devrimci mücadeleye kattığı anti-hiyerarşik örgütlenme ve atak isyankar boyut, doğrudan eylem, temsilin reddedilmesi gibi pratik yönlerini öne çıkartan; ekolojist, hayvan özgürlüğü mücadelesi, göçmen mücadelesi, feminist, lgbt, kent mücadeleleri, emek mücadeleleri, Kürt özgürlük hareketi, savaş karşıtı protestolar gibi alanlarda farklı çevrelerle işbirliğine-eylem ortaklığına ya da birlikte mücadele yürütmeye yatkın; anarşizmin fikri saflığından çok çağdaş düşünce içindeki birbiriyle kesişen özgürlükçü radikal düşünce hatları arasında bağlantılar kuran ve bu anlamıyla çeşitli güncel toplumsal mücadele alanlarına etki eden ve buralarda yatay örgütlenme biçimleri geliştiren bir hat. Elbette bu kalın çizgilerle belirlediğim ayrımın homojen olduğunu söyleyemem, her iki hat da içinde çeşitlilik barındıyor. Ancak bu ayrışmanın özneleri özellikle belirgin konularda birbiriyle oldukça sert seyreden tartışmalara girdiğinde, sol liberal bir ziyniyet yapısının ilk hatta çok bariz bir şekilde olgunlaştığı görülüyor. Beraberinde entelektüel planda anarşist bir devrimci tutumla ilgili olamayacak türden muhafazakâr ve liberal görüşlerin tuhaf melezleriyle de karşılaşıyoruz.
 Bugünlerde birisinin anarşistlik beyanından, hiç de onun devrimci, özgürlükçü, radikal anlamda eşitlikçi, anti-kapitalist, cinsiyetçilik ve homofobi karşıtı, genel ahlak karşıtı, muhafazakârlık karşıtı ya da yaşadığımız coğrafyayı boydan boya sınıfsal ve kültürel olarak kesen beyaz türk / kürt kimliğinin yarattığı yarılmayı aşmaya yönelik gerçekten eşitlikçi bir politikadan yana olduğu gibi bir sonucu yazık ki çıkaramıyoruz. Anarşist dendiğinde, daha çok metodolojik bireyciliği benimsemiş, apolitik, örgütsüzlüğü özgürleşme olarak gören, bireysel farklılığı yücelten, eylemciliği yüzeysel bir gösteriye, isyanı da sadece kuru bir ruh haline indirgeyen bir tipoloji akla geliyor daha çok. Bu tek taraflı olarak anarşizme gıcık olan "solcu"ların ürettiği bir stereotip değil. Aynı zamanda anarşistlerin de kayda değer bir kısmının severek benimsediği veya kendilerinin de yeniden  ürettiği bir kalıp.
 Bu çerçevede, anarşizmin olmazsa olmaz bir boyutunu oluşturan anti otoriterlik,  soyut bir kavrama dönüşüyor ve yalnızca pratikte kolektif mücadele yolları geliştirmenin altını oymaya yarayan, aşırı kuşkucu bir mazeret halini alıyor. Sanki insanların kolektif bir araya gelişleri zorunlu olarak otorite doğururmuş gibi illüzyonlar ortalığı sarıyor. ki bu yapmacık tutum, liberallerin her örgütlü mücadelenin potansiyel olarak totaliter olduğu ve terörizme meyledebileceği vehminden bir tık farklı değil. öte yandan, bir sürü uyumsuz ve uygunsuz konum alış da kendini 'anarşizm' etiketi altında beyan edebiliyor ve bu da farklılığın onaylanması havasına büründürülüyor. bu tür bir alakasızlar yelpazesinin tuhaflıkları tartışmaya dahi açıldığında feryatlar kopuyor, bunu tartışanlar anarşizm dışı, hatta otoriter ilan edilmeye çalışıyor. Egemenlerin hizmetindeki kavramlarla konuşup, yine de ortalıkta anarşistlik beyan edenlerden geçilmiyor. Böylelikle anarşizm ölçü dışı hale geliyor: "beyan esastır!"
 Milliyetçiliğe yaklaşan yerlici fikirleriyle, liberallerin özgürlükçü olarak bağra basılmasıyla, koyu taassuba sempatiyle yaklaşan bir esneklikle, devletin bürokratlarının ağzına yakışacak sözlerle devrimci gruplara eleştiri yöneltebilmenin hoyratlığıyla, İslamiyet’in Sünni akımlarına ve halk ortalamasının sıradan ahlak değerlerine hayırhah tutumlarıyla, kurban ritüelini tasvip etmekten kürtaj yasağını savunanlara yaklaşanlarla aynı argümanları dillendirmeye varacak kadar muhafazakârlıkla içli dışlı olabilen, Ergenekon soruşturması müsameresinde iktidar partisinin toplumu militarizmden uzaklaştırdığı mavalını tekrar üretebilen birçok siyasal basiretsizlik örneğini bir bir görüyoruz ilgili cenahlarda.
 Anarşizm içindeki "her türlü farklılığı" muteber kılarak eleştirelliğin önünü kesmeye çalışan; eleştirel tartışmalara tahammülsüzce yaklaşıp kendisini dokunulmaz, saf, arı anarşizmin hakiki temsilcisi ilan eden; anarşizmi bir kimlik haline getiren, ancak özneler arası kolektif alanda inşa edilecek bir pratik olduğunu bir kenara koyan; anarşi mefhumunu sadece bir mistifikasyon haline dönüştüren; politika tartışmayan; iktidarın saldırılarına karşı toplumsal karşı koyuşların nasıl üretileceğine kafa yormayan; "her türlü şiddete karşı olma" şiarını dillerden düşürmeyip, anti-militarizmin şiddetsizliği temel alan bir biçimini anarşizmin resmi ideolojisi haline getirerek, anarşist tarihi inkar edercesine bunun antimilitarizmin olası tek biçimi olduğunda inat eden; klasik liberaller gibi sol düşmanlığını meslek edinmiş; ama muhafazakarlığa, toplumun "değerlerine" son derece hoşgörülü; kendi içindeki sınıfsal farkları ve bunun doğurduğu bakış açısı uyumsuzluklarını ve konformizmi görmezden gelmeye çalışan bir liberalizmin anarşizmin ta kendisi olarak hegemonik kılınmak istendiğini, ama bunu yapamayınca da hırçınlaştığını görüyoruz. Lakin bu anarşizm türevi, hegemonya kurabilmek şöyle dursun, teşhir edildikçe yalnızlaşıyor, kendi kemikleşmiş ön kabullerini tartışmaya açmıyor ve giderek de bu izole varoluşunda kendisini tüketiyor.
 Anarşizmin mutlak bir biçimi olmasa da, her akımında devrimci olmayanı olandan ayırmanın ölçütlerinin neler olabileceği hakkındaneyseki birçok insan hemfikir. Bu devrimci eğilimi sahiplenenler, eşitler arası bir diyaloğa hiçbir yararı olmayan gereksiz bir nezaketi bir yana bırakarak, anarşizmin kavramlarıyla konuşan bu liberalizm anlayışının, diğer sol liberaller, sosyal demokratlar, anarko kapitalistler ve liberteryanlerle aynı soydan geldiğini artık apaçık görüyorlar ve açıkça da dillendiriyorlar. Çünkü zaman içinde bu eğilim tıpkı solun önemli bir bölümünü domine eden ulusalcılık ve sol liberalizmin giderek berraklaşması gibi anarşizme sirayet eden sol liberalizm de daha belirgin şekilde kendisini şekillendirip söylemini netleştiriyor.
 Zira liberalizmin radikal bir türevi gibi görünen anarşizm çeşidi, anarşizmin devrimci eğilimleriyle kurduğu düşmanca ilişkide görüldüğü gibi hiç de antiotoriter olmadığı gibi özgürlükçü bir toplumsallaşmayı telaffuz edebilecek bir içeriğin de altını doldurabilmekten aciz. Varlığını sürtünmesiz uzayda ve ideal koşullarda tasavvur etmeye devam ediyor. Anarşizmin kavramlarıyla konuşan liberalizm, gündemin en kırılgan konularında sözüm ona bir üçüncü yol belirleme çabası içinde kabak gibi kendi kendisini daha da teşhir ediyor. aslında zaman zaman dillendirilen bu üçüncü yol her zaman en risksiz, kendine ahlaken üstün bir mevki tayin eden steril bir sinizm konumu almaktan ibaret.
 Tabi ki en bariz ayrışma noktası yine Kürt özgürlük hareketine yaklaşım meselesi: pek çok kez bu eğilim siyasal iktidarın Kürt hareketi ve onun direniş yöntemleri karşısındaki söylemine meşruiyet zemini oluşturacak açıklamalarda bulunuyor. Hoş devede kulak, kim takar sol liberal anarşistleri değil mi? Ama bu manzara, hegemonik siyasetin etkilerinin nerelere kadar uzanabildiğini görebilmek açısından anlamlı. O kemikleşmiş otantik anarşizm söyleminin, kendinden hoşnut hareketsizliğin, örgütlenme karşıtlığını öven tutumların geldiği son nokta ise saf liberalizmin anarşizmin terimleriyle konuşmaya başlamasıdır ve bazı mahfillerde anti-kapitalizmin bile anarşizmin temel bir niteliği olmaktan çıkarılmasını önermeye kadar gidiyor. Toplumsal mücadeleden, kolektivizmden, komünizmden filan söz ettiğinizde dinozor muamelesi görürsünüz. Lakin 80ler ve 90lar bitti, rüyadan, ya da kâbustan uyanmanın vakti geldi. 

29 Haziran 2011 Çarşamba

Blok ve Radikal Soldaki Değişim


 
BDP ve ittifak yapan radikal solun desteğiyle oluşan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adayları 36 milletvekiliyle meclise girdi. Eş zamanlı olarak bu seçimlerde, 4–5 yıldır Türkiye’deki sağın en uçtaki unsurlarından birisi olan ulusalcıların farklı siyasi fraksiyonlarının oluşturduğu Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin esamisi dahi okunmadı. Tahminen büyük oranda CHP ve MHP tarafından absorbe edildiler. Bu veri, -solun bir kısmının Kemalizmi ve ulus-devletçiliği sahiplenişi üzerinden reaksiyoner bir yoldan neo-faşizme varabilmesinin en yaygın şekli olan- Ulusalcı akımın siyaseten yok olmasının belirtisi olarak okunabilir. Ulusalcı akımın paralize olması önemlidir, çünkü ulus-devletçi ve Kemalizm’e meyilli bir antiemperyalizm söylemiyle ulusalcılığa çok yaklaşan bazı geleneksel sosyalist çevrelerin de etkisizleşmesinin belirtisi olarak görülebilir. Bu açıdan TKP’nin bir önceki dönemde 90 bin oy alırken şimdi 60 bin oya gerilemesi, ulus-devletçi sosyalist bir zihniyetin taraftar kaybına uğramasının benzer bir alametidir. Politik atalet, iç örgütlenme sorunları, ardı kesilmeyen bölünmeler ve değişip karmaşıklaşan toplumsal sorunlar karşısında söylemini yenilemek ve mücadele alanlarını çoğaltmaktan uzak geleneksel sosyalist akımların da durumları pek parlak değil. Peki, BDP’nin yükselişini bu çerçevede nereye oturtabiliriz?
BDP şüphesiz güçlü olduğu bütün noktalarda etkili bir örgütlenme çalışması yürüttü. Ancak Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak baktığımızda, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana gibi illerde diğer sosyalist örgütlenmelerin taraftarlarından da kayda değer bir destek aldı. BDP’nin oylarının yükselişini yalnızca Kürt halkının kendi partisine daha fazla sahip çıkmasıyla açıklayamayız. Eşzamanlı olarak radikal solun önemli bir kısmının 60’lar ve 70’ler devrimci hareketinden miras Kemalizm etkisinden uzaklaşmasına da bağlayabiliriz. Bu sayede radikal solun Kürt hareketi ile daha çok kanaldan gerçekleşen ilişkilenmesi mümkün olmuştur.
Yakından takip edenler bilir, sadece bazı sosyalist çevreler değil, bazı ekolojist, feminist, lgbt ve hatta çok küçük de olsa anarşist çevrelere kadar Blok’a destek verenler oldu. Radikal sol derken esasında çeşitli örgütlenme ve parti çevrelerinde bulunan insanlarla sınırlı olmayan bir olguyla karşı karşıyayız. Hali hazırdaki siyasal örgütlenmelerden bağımsız pek çok bireyin veya aktivist grupların bloğa desteği bu radikal sol şekillenmeyi örgütler üstü bir çokluk (Hardt &Negri) olarak düşünebilmeyi mümkün kılıyor.
Bu desteğin ya da farklılıklarla beraber ortak hareket etme eğiliminin, sayısal çokluğundan ziyade asıl önemli olan bir taraftan sembolik bir etki, diğer taraftan da Blok içerisinde farklı muhalefet mecralarının nispeten daha geniş bir politik vizyon ortaya çıkarması. Kemalizm ve ulus devletçiliğin etkilerinden uzak, çok sayıda örgütlenme arasında daha diyaloğa dayalı kalıcı bir ilişki zeminini doğurmaya aday bir siyasal dönüşümden bahsedilebilir. Artık cinsiyetçilik, ekoloji, heteroseksizm, ırkçılık, milliyetçilik, emek sömürüsü gibi konularda farklı örgütlenmeler birbirine daha çok yaklaşan ortak söylemler inşa edebiliyor.
Radikal solla pek çok noktada eklemlenmiş olan, birbiriyle ilişkili eylem ağları yoluyla temas eden bağımsız sosyal hareketlerin doğrudan demokratik örgütlenmelere yaslanması, bunun çoğaltan etkisi yoluyla ilişkide oldukları siyasal örgütlenmelere sirayet edebilmesini de ihtimal dâhiline sokuyor. Bu Bloğun doğurduğu önemli bir olasılıktır. Blok, yalnızca büyük kısmı Kürtler adına siyaset yapacak olan 36 milletvekilinin meclise sokulmasından ibaret bir seçim başarısı olarak görülemez. Bu sürecin yarattığı ve güçlendirdiği politik sinerji, muhtemelen bundan sonra radikal sol siyasal hareketlerin birbirleriyle daha etkileşimli ve her biri kendisine özgü gündemlerine karşın daha çok ortak terimle hareket etmelerini sağlayacak. Bu da yeni bir anti-kapitalist sol radikalizmin dış çerçevesini çizmeye adaydır.
Bu dış çerçevenin içsel unsurunun nasıl bir örgütlenme ve nasıl bir mücadele sorusuna cevap aramakla gelişeceği açıktır. Verilebilecek en yalın cevaplardan birisi her türlü ayrımcılık, eşitsizlik, sömürü ve tahakküme karşı ortaya çıkan mücadele alanlarının bizatihi kendi öznelerine yaslanan öz-örgütlenmeler yoluyla yürütülmesi gereğidir. Doğrudan demokrasi ilkesinin bütün siyasal hareketlerde eşitsizler arasında eşitliği yaratacak, merkeziyetçilik ve iktidar oluşumunu dışlamaya yönelik bir ilke olduğunu belirtmek gerekiyor. Yaratılacak bir radikal solun, hali hazırda mevcut sol karşısında azınlıkta kalsalar da feminist, lgbt, ekolojist, anarşist veya otonomist bileşenlerinin bu konuda çoğunluk soldan daha fazla söyleyecek şeyi var. Kürt hareketi de siyasi istikametini katılımcı demokrasiye dayalı yerel yönetimler üzerinde yükselecek bir demokratik özerklik projesine yönlendirdiğinden beri, doğrudan demokrasinin önemini belki de radikal sola anlatacak en önemli bileşenlerden birisi halini alabilir. Başka deyişle Kürt hareketinin radikal bir demokrasi ve siyasal öznellik inşasındaki deneyimiyle etkileşime girmeden, sol/sosyalist/radikal sol hareketler için güçlü bir toplumsal muhalefet zemini oluşturmak olanaksız görünüyor.
Bu yüzden parlamentoya girmenin yalnızca Türkiye’de sürmekte olan etnik eşitsizliğin ve ayrımcılığın üstesinden gelmekte sembolik bir basamak olduğunu, asıl olanın ise örgütlü mücadele içindeki toplulukların doğrudan demokratik öz-örgütlenme deneyimleri geliştirmeleri olduğunu belirtmek gerekiyor.
Parlamentoya aday olmak ya da mevcut siyasal partiler eliyle yürütülen siyaset biçimi, içerik ve söylem olarak ne kadar sistemin dışında kalsa da burada belirleyici olan içerik değil biçimdir. Partilere dayalı siyasetin biçimi, mantığı gereği yaslandığı insan topluluklarını siyasetin öznesi kılmaktan çok onların temsilcisi olarak hareket etmeye eğilimlidir. Milletvekillerinin seçilmesi siyasetin mevcut oyunu içinde egemenlerin tekerine bir çomak sokacaktır muhakkak; lâkin Türkiyeli ve Kürt siyasal hareketlerinin kendi aralarında kuracağı yatay ilişkilenmeler, sisteme reformlar dayatmanın ve hak talep etmenin ötesine geçerek toplumsal dönüşüm için asıl mecraları oluşturacaktır.
İçinde bazı anarşistlerin, feministlerin, lgbt bireylerin, ekolojistlerin, kent hareketlerinde yer alan aktivistlerin, emek ve demokrasi alanında mücadele eden pek çok farklı sol/sosyalistin de bulunduğu çeşitli radikal çevrelerden Bloğun destek almasını bu minvalde okumak gerekiyor. Tahminimce, bu çevrelerin büyük kısmı, parlamenter temsilin aşağıdan yükselen toplumsal muhalefete bir temsil imkânı oluşturduğu için önem atfediyor değil. Aksine tam da bunu hiç oluşturamayacağı için, bu yüzden de temsil krizinin derinleşerek toplulukların oluşturacağı öz-örgütlenmelere güç aktarımının daha önemli olduğunu görünür kılacağı için. Aynı zamanda bu destek ağı içinde yer alan ayrı ayrı öznelerin her biri kendi özgürleşme siyasetleri açısından, siyasal kaderlerini ve kurucu perspektiflerini Kürt özgürleşme mücadelesinden bütünüyle ayrı ve onunla ilişkisiz bir yere konumlandırmadığı için.
Blok, ortak mücadeleler, geçici veya uzun süreli yatay ittifaklar yoluyla, devlet tarafından daraltılıp idare sorununa indirgenmiş olan siyaseti açarak, siyasetten dışlanmak istenen farklı ezilen grupların siyasal alana dâhil olma iradesi göstermeleridir. Salt muhalefetle yetinmeyen, siyasal alanın belirlenmesinin devlete, orduya, sermayeye ve cemaatlere bırakılmasına karşı bir kurucu politika arayışıdır.

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...