çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2014 Çarşamba

Tostoraman ya da Zayıfın Hayatta Kalma ve Güçlülerle Başa Çıkma Stratejisi



Tostoraman’dan bahsedeceğim. Hani Julia Donaldson’ın yazdığı ve Axel Scheffler’in resimlediği, artık çocuk edebiyatı klasikleri arasına girmiş, çocuk edebiyatı alanında pek çok ödül almış, otuzun üzerinde dile çevirilmiş, en çok satan ve sevilen çocuk kitapları arasıan girmiş, BBC tarafından animasyonu çekilmiş, tiyatroya uyarlanmış, bir çok oyuncağı ve çocuklar için objeleri üretilmiş, online oyun ve şarkılar sitesi olan, dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de de çocuklar için bir kült haline gelmiş, Türkiye’de de gayet iyi bildiği Tostoraman (The Gruffalo) ve onun devamı olan Tostoraman’ın Yavrusu (The Gruffalo’s Child) isimli hikayelerden bahsedeceğim.
1999’da yayınlanan The Gruffao ve 2004’te hikayenin devamı olan The Gruffalo’s Child kitapları sırasıyla 2009 ve 2010 yıllarında BBC tarafından animasyon olarak uyarlanmış. Şunu belirtelim, uyarlama süreci yazarı ve çizerinin tam katılımıyla gerçekleştiği ve basılı eserdeki hikayeye tamamen sadık kalındığı, ve kitabın görsel karakterleri birebir animasyona taşındığı için kitap kadar güzel iki film çıkıyor ortaya. Hatta bana kalırsa, canlandırmanın, müziğin, muazzam başarılı seslendirmenin etkisiyle kitaba daha da somut bir hayat kazandırdığı için animasyon uyarlamalar bence daha da güzel.
Julia Donaldsan’ın yazdığı ve Alex Scheffler’in çizdiği bugüne kadar Türkçe’de çıkmış tüm kitaplar Rüya’nın kitaplığında yerlerini aldı geçtiğimiz iki-üç sene içinde. Hepsini çok seviyor, ancak Tostoraman kitaplarının, onun için, tıpkı benim için olduğu gibi, ayrı bir yeri var. Bu yazıya oturduğum zaman Rüya bir şey göstermek için geldiğinde, yanıbaşımda Tostoraman kitaplarını görünce şaşırdı ve sebebini sordu. Ona bu kitaplar hakkında bir yazı yazdığımı anlattım, sebebini anladı mı ben de bilmiyorum!
Ebeveyn bloglarında hakkında bu kadar çok yazılmış olmasına rağmen bir kere daha bu iki hikayeden bahsetmek neden? Bana ilginç gelen, çok katmanlı ve hepimizi ilgilendiren derin bir hikaye anlattığı için. Kitapların her ikisini de Rüya ile birlikte kaç kez okumuş olduğumu sayamam bile, belki elli? Muhtemel. Fakat izlerken beni zevkten dört köşe yapan bu iki hikayenin animasyon uyarlaması oldu. Sırf Rüya’ya izletme bahabesiyle muhtemelen otuz kere filan izlemişimdir. Hikayedeki her bir ayrıntı, müzik, seslendirme, canlandırılan figürler bence kusursuz. Arkadaşlarıma izlettiğim ya da tavsiye ettiğim de oldu. Artık hikayeden tümüyle animasyon filmlerinin bana sağladığı perspektif üzerinden bahsediyorum.
Derin, sık, birbirinden farklı yaşam biçimleriyle dolu bir ormanda, hayatta kalmanın ne kadar çetin bir uğraş olduğu neredeyse belgesellerdeki kadar apaçık bir şekilde anlatılıyor. Suyun yüzeyindeki sinekler, onları yutan balık, balığı avlayan leylek, suyun içinde kıvrılarak sessizce dolaşan yılan, bir konvoy halinde tırmandıkları ağaçta teker teker bir kuşa yem olan karıncalar, kurbağanın büyük bir sükunetle yuttukları solucanlar. Biyolojideki tabiriyle her bir canlı birey besin zincirinde bir başkasına yem olabilir.
Hikayenin başında bir baykuşun saldırısından son anda kurtulan anne sincap, yavrularının isteği üstüne derin karanlık ormanda geçen minik farenin hikayesini anlatmaya koyuluyor. Anlıyoruz ki, başka büyük yırtıcılarla başı her an dertte olan bu minik sincaplar için, minik farenin hikayesi, bir kahramanın hikayesi haline gelmiş. Anlattıkça efsanesi yayılacak olan bir hikaye, bunu filmin devamında yavaş yavaş anlayacağız.
Ormanda dolaşırken tek isteği açlığını gidermek için fındık bulmak olan minik fındık faresi, önce ilk bulduğu fındığını uyanık bir kuşa kaptırıyor, bu da yetmiyormuş gibi onun alaylı ötüşüne maruz kalıyor. Sonra uzaktaki fındık ağacını görünce kendisini bir fındık cennetinde hayal edip uzun yola koyuluyor, ormanın bütün güzelliklerini tadarak yolda ilerliyor. Ancak işte o zaman ormanın avcıları başına musallat oluyor. İlk olarak karşısına tilki dikiliyor, tabi ki önce kurnazca onu inine davet etmek istiyor birlikte bir yemek yemek için! Lakin onu korkunç derecede kibar bulan fare bir bahane uydurmaya çalıştığı sırada, tilki onu sıkıştırınca, düşünüp taşınırken kafasından bir canavar uyduruyor.
Hikayenin en şahane anlarından birisi burada: Tilkinin kızgın bir şekilde GIRRRlamaası ve farenin düşünüp bir türlü ne diyeceğini bilemeyince tilkinin sıkıştırıp daha da gırlaması üstüne farenin aceleyle uydurduğu isim GRRRRAFFALO oluyor! Tilkiden kurtulmak için uydurduğu hayali canavarın adı, aslında tilkinin korkutucu gırlama seslerinden gelen bir isim. Bunun üstüne şaşıran tilki “Gruffalo” da neyin nesi diye sorunca, “Niye bilmiyorsun ki?”diye sorup sanki herkesin bildiği birşeyden bahseder edası takınarak tilkiye karşı bir üstünlük elde ediyor. Daha sonra farenin anlattığı bütün caydırıcı özellikler bizzat tilkinin özellikleri. Tilkiye her baktığında gördüğü dişler, pençeler, farenin yaratmaya başladığı canavarın korkunç sivri bir çift dişi, korkunç pençeleri, korkunç ağzındaki korkunç dişlere dönüşüveriyor. Fare tilkiden duyduğu korkuyu hayali bir başka yaratık olarak ona geri yansıtıyor, ve o hayali yaratığın, az sonra hemen orada buluşacağı Gruffalo’nun, en sevdiği yiyeceğin de tilki fırında olduğunu söylemesi artık tilkinin pes etmesine ve kaçıp gitmesine yeterli oluyor. Bütün hikayenin en güzel nakaratı: “Silly old Fox! Doesn't he know, There's no such thing as a gruffalo?”* / “Sersem ihtiyar tilki, Gruffalo diye bir şey olmadığını bilmez mi ki?” [Yıldırım Türker’in çevirisiyle: Tilkideki beyin değil saman, Benim uydurduğum biri Tostoraman].
Fare, tilki gibi tehlikeli bir düşmanı savuşturmuş olmanın gururuyla artık ormanda daha bir güvenli yürürken karşısına baykuş ve ardından yılan çıkar. Hikayenin gerisinde aynı numarayla baykuş ve yılanı da kandırmayı başarır. Diğer ikisine anlattığı Gruffalo/Tostoramanın farklı özellikleri de yine o ikisinden esinlenen özelliklerdir. Başkuşun yamru yumru dizleri, büyük tırnakları, burnunun üstündeki yeşil çıban ve yılanın siyah dili, sırtındaki pullar, korkutucu gözleri Tostoraman’ın özellikleri haline gelir.
Farenin hayalinde yarattığı Tostoraman, onun en çok korktuğu avcılar olan tilki, baykuş ve yılanın özelliklerinin bir toplamıdır. Fare tilkiyi savuştururkenki kadar korku duymadan baykuş ve yılanı savuşturabileceğinden çok daha emin, çok daha kendine güvenen bir ses tonu ve rahat jestlerle konuşur. Çünkü onların da tilki kadar ahmak olacaklarını ve hemen kanacaklarını artık bilir. Onlarla da aynı şekilde dalgasını geçer, gururla yoluna devam eder. Farenin yarattığı efsane o kadar büyük bir etki yaratır ki ormanın bu avcı üçlüsü kendi aralarında meseleyi istişare etmek için toplantı yaparlar, fakat üçü de bu yaratığın neyin nesi olduğuna akıl sır erdiremez. Fare kendisinden artık o kadar emindir ki Tostoraman’ın adıyla şarkılar söylemeye başlar. Sanki minik fındık faresinin bu kurnazlıkla, bu zekasıyla alt edemeyeceği bir başka canlı kalmamış gibidir.
Derken birden bire karşısında bir dev zuhur eder: tilki, baykuş ve yılana anlattığı bütün özelliklerin toplamı olan bir canavardır karşısındaki. Daha evvel buna benzer birşeyi kendisi de görmemiş olan fare, bunun tam da kendi anlattığı gibi bir Tostoraman olduğunu idrak eder. Bunu idrak eder  etmesine ama onun tarafından yakalanır. Ona yem olmaktan kurtulmak diğerleri kadar kolay olmayacaktır. Ona karşı diğerlerine izlediğinden farklı bir yol izlemeye başlar. Kendisinin bu ormanın en korkulan yaratığı olduğunu söyler ve tabi ki Tostoraman onunla alay eder.
Koca Tostoraman, fareye bir şans verir. Fare bu iddiasını ispatlamak için yolu geriye giderler ve teker teker yılan, baykuş ve tilki ile karşılaşırlar. Her karşılaşmada anlatılan Tostoramanın gerçek bir canavar olduğunu gören öbürleri fareye veda edip kaçarlar. Fare yanı başında Tostoramanla birlikte yürürken onu gören her hayvanın öcü gibi korkacağını çok iyi bilmektedir. Ama Tostoraman bunu bilmez. Tostoramanın gördüğü ve inandığı ise yılan, tilki ve baykuşun fareden korktuklarıdır. Tostoraman diğer hayvanların fareden bu kadar korkmalarından çok etkilenir ve en sonunda fare en sevdiği yiyeceğin tostoraman külbastı olduğunu söyleyince onun da korkudan ödü kopar ve çığlık çığlığa koşarak kaçar.
Diğer üçünün Tostoramandan duyduğu korkuyu, fare Tostoramana karşı, onların sanki kendisinden duyduğu korkuymuş gibi kullanır. Yaptığı asıl büyük kurnazlık budur: o üç hayvandan duyduğu korkunun sağladığı malzemeyle onları korkutacak hayali bir yaratık vücuda getirmesi kurnazlığının ilk aşamasıydı. Ancak bu hayali yaratığın gerçeklik etkisi o kadar büyüktür ki bunun yol açtığı gurur, kibir ve bu işin artık sadece canını kurtarmak için bir kurnazlık olmaktan çıkıp bir keyif halini alması yüzünden kendisi de bunun gerçekliğine kapılır. Özellikle yılana karşı son derece tiyatral tavrından bu işten ne kadar keyif aldığını artık görebiliriz.
Bence hikayenin öğrettiği etik tecrübe de burada: eğer canını kurtarmak için kendinden daha güçlü bir varlığı savuşturmak üzere taktik olarak uydurmacaya, hayali bir güce başvuruyorsan sorun yok.Ama bu bir süre sonra bu kendini üstün görmene yol açacak bir eğlenceye dönüşüyorsa, o zaman başkasının başına saldığın korkular senin başına da musallat olabilir. Fare bir kez daha kendinden daha büyük bir varlığın karşısında  güçsüz duruma düşmektedir, lakin bir farkla, bu daha büyük varlık tümüyle onun muhayyilesinin ürünüdür. Gerçekliği ve etkisi tümüyle ötekilerin buna ne kadar inandığına bağlıdır. Zaten iktidarın sırlarından birisi de bu değil mi? Her kim ki kendisini muktedir bir konumda göstermeye çalışsın, diğerleri buna inanmadığı sürece iktidar olamaz. Ta ki diğerleri kendi kudretlerinden vaazgeçip ona o iktidarı bahşedene kadar. Burada muktedirler ve ona tabi olanlar arasındaki ilişki tekrar eden ritüeller boyunca diğerlerinin hep onun muktedir olduğu ve kendilerinin de ondan zayıf olduğu inancını tekrarlamalarına bağlıdır.
Farenin ikinci aşamada yaşadığı sorun doğanın en temel gerçeğini ihlal etmesidir: kimse kadiri mutlak değildir. Bu yanılsamaya kendisini kaptırdığı anda doğa ona bunun imkansız olduğunu hatırlatır. Tostoromanın bütün cesametiyle karşısında zuhur etmesi, iktidarın, tâbi olanların inancına bağlı olmasından kaynaklanır. Eğer herkes ona inanırsa, güç sadece bir tasavvur olmaktan çıkar ve gerçeklik kazanır.
Fare, kendisinden güçlü olanlardan kurtulmaya çalışmakla kalmayıp, onlar karşısında sembolik bir güç de elde etmeye kalkışmasının ardından aynı güç kendisine döner. Neyse ki durumu çabuk kavrayan fare tekrar gerçekteki zayıf durumunu hatırlayıp buna uygun bir stratejiyle hem asıl hasımlarına karşı kendisini koruma imkanını pekiştirir hem de onun başına musallat olacak bir muktedir konumunu terk edip başına musallat olan Tostoramanı da başından savar. Zayıfın güçlüyle baş etmede asıl etik stratejisi budur. Mesele bir iktidar ilişkisini yıkıp yenisini kurmak değil, o iktidar ilişkisini dağıtmak, ondan tümüyle çekilmektir, o iktidar ilişkisinin güçlü tarafını güçten düşürmek ve güçleri daha adil bir şekilde yeniden dağıtmaktır. Fare böylelikle erklenmiş ama iktidar olmamıştır. Günün sonunda farenin tek istediği güzel bir fındığın tadını çıkarıp ormandaki neşeli hayatın güzelliğine katılmaktır.
Animasyonun sonunda, annelerinin anlattığı fare hikayesi bitince sincap yavruları az evvel saldıran baykuşun yol açtığı korkuyu üstlerinden atıp dışarıdaki dalın üstünde annelerinin baykuştan kaçarken bıraktığı fındık tanesini almak için çıkacak cesareti bulurlar. Farenin hayatta kalmanın da ötesinde erklenme mücadelesi, diğerlerinin hayatta kalma ve güçlülerle başa çıkma mücadelesinin esin kaynağına dönüşen bir efsane olur.


*Tostoraman’ın İngilizce tam metni için:


http://uzuncorap.com/2014/01/01/tostoraman-ya-da-zayifin-hayatta-kalma-ve-guclulerle-basa-cikma-stratejisi/


5 Aralık 2013 Perşembe

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”[i]
Kürşad Kızıltuğ

Önce sıradan bir üçüncü sayfa haberi okuduk: Harun adlı bir genç erkek, annesiyle tartıştığı sırada öfkelenip bir pencere camını kırmış ancak talihsizlik sonucu kırılan cam kazara kendi ölümüne yol açmıştı. Sonu Harun’un ölümüne varan anne oğul-tartışması Harun’un boynundaki ateşli bir öpüşmeden kalan morluk yüzünden çıkmıştı. Ayşe Arman’ın 27 ve 28 Kasım tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde yaptığı iki röportajda, Harun’un sevgilisi olan kadın ve Harun’un ablası olayı iki farklı pencereden görmemizi sağladı. Gencecik bir kadın, sürtük olmakla suçlanıyor ve sevgilisi’nin ölümüne üzülmesi bile çok görülüp hakaretleri savuşturabilmek için kendisini savunmak zorunda kalıyordu. Yaptığının masumiyetini anlatmak zorunda kalıyordu. Diğer tarafta ise egemenin suretinde konuşan anne ve abla, Harun’un ölümünün bütün suçunu neredeyse kadına yüklemek istercesine ona saldırmışlar, hakaret etmişler, oysa kendi baskıcı ahlak anlayışlarının bu ölümde payı olabileceğine dair en küçük bir içebakış belirtisi göstermemişlerdi. Ölenin yasını tuttukları esnada bile egemen ahlak değerlerinin bekçiliğini yaparak bozulan düzeni yeniden kurmaya, bir suçlu bulmaya ve onu yaftalamaya çalışıyorlardı.
Sosyal medyada ve benzeri internet ortamlarında çok fazla tartışılan bu konuda hemen herkes Harun’un talihsiz ölümüne üzülürken, sıradan bir hezeyanın yol açtığı talihsiz bir kaza olmanın ötesinde hayati bir meselenin, çok daha büyük bir bütünün parçası olduğunun farkında. Harun’un annesinin oğluna abartılı bağlılık duymasının ve onun üzerinde baskıcı bir kontrol sahibi olma çabasının ölüme sebep olduğunu, hatta annenin ruh hastası olabileceğini söyleyenler oldu.
Bu ölüme sebep olan zincirin, genç kadın ve erkekleri, çocukları, evli ya da kendi başına yaşayan kadın ve erkekleri, standart evlilik kurumu dışında hayatlar yaşamayı tercih etmiş bireyleri, heteroseksüel ilişkilerin dışında kalanları ağır bir cendereye sokan baskıcı ahlak değerleri ve bunlara hukuki boyutlar kazandırmaya çalışan muhafazakâr hegemnya olduğu noktasından bakamazsak olayı sadece münferit düzeyde açıklamak zorunda kalırız. Oysa Ayşe Arman’ın 28 kasım tarihli röportajını pür dikkat tekrar okuduğumda aklıma ilk olarak şu kelime geliyor: çoğunluk!
Tüm bunlar bir tür ‘kahverengi veba’nın yayılmakta olduğunu, kadınların, transların, eşcinsellerin, çocukların canlarını almaya, hayatlarını söndürmeye  ya da bir tür sosyal kontrol düzeni altında ezmeye yol açan muhafazakar ahlakçı hegemonya ile bu gencin ölümü arasında bir bağlantı olduğunu düşündürüyor: Her yerinden sapır sapır dökülen ama hâlâ kusursuz evrensel bir ideal olarak gösterilip herkese dayatılan çekirdek aile idealinin etrafındaki ataerkil ahlaki değerleri, gündelik hayatta herkesi birbirinin ahlak polisi, savcısı, gardiyanı, celladı olarak davranmak zorunda bırakıyor. Sıradan bir aile draması olarak yaşanan benzer her gündelik olayda, hatta olaysız geçen her günümüzde bu toplumsal yapının -ailenin- nasıl kabusa benzer bir tahakküm sistemi olduğunu yeniden görebilecek fırsatı buluyoruz. Harun’un ölümü ve Ferzan’ın yaşadıkları biraz daha sembolik bir boyut kazanmış durumda. Sanki modern aile idealinin kurallarının bir anlığına bile dışına çıkanların nasıl cezalandırılacağının trajik bir temsili gibi.
Öyle bir olay ki tek bir örnekte bile, mikro ölçekte bütün hayatı yönetmeye yarayan bir sosyal kontrol politikası olarak işleyen “aile politikaları”nın, hükümetin büyük ölçekli siyasi hedefleriyle ne kadar doğrudan ilişkili olduğunu da açığa çıkarıyor. Öğrenciyken evlenenlere maddi devlet teşviki, yargıya müdahale etmek suretiyle boşanmaların azaltılmasına yönelik girişimler, aile olarak yaşamanın teşvik edilmesi, aileye dayalı kültürel değerlerin yüceltilmesi, aile modeli dışında yaşanan hayatlara yönelik saldırgan bir dil, bakanlık isimlerinden “kadın” sözcüğünün çıkarılması, her tür muhalif hareketin aynı zamanda ahlakçı kodlarla da hedef alınması ve gözden düşürülmeye çalışılması, sürekli yinelenen üç çocuk teşviki, kürtajı yasaklamaya kalkışıp onu beceremeyince de bu kez hastanelere baskı yapıp el altından engellemeye çalışmak, kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarını geriletmek üzere nasıl doğum yapacağına bile karışan bir Başbakan. Sahi, Harun’un ablasının sözleriyle Başbakan’ın sözleri arasındaki benzerliği herkes görebiliyor değil mi? Zaten ondan bir iki gün önce de annesi, Harun’un sevgilisinin facebook duvarına başbakana şikayet edeceğim diye yazmamış mıydı?
Tüm toplumsal kontrol mekanizmalarının yaşamımızda karşılaştığımız ilki olan aile sonraki yaşamımızda, toplumsal sisteme uyumlu birer birey olmak için edinmemiz gereken tüm itaat değerlerinin kişiliğimize işlendiği bir kurum olarak iş görüyor. Anti-psikiyatri akımının önde gelen temsilcisi David Cooper modern aile kurumunu tepeden tırnağa tartışmaya açtığı, 1968’deki devrimci dalganın bütün özelliklerini tarşıyan 1972 tarihli Ailenin Ölümü isimli kitabında şunu söylüyor: “Ailenin gücü, toplumsal aracılık işlevinden gelir. Aile, her toplumsal kuruma hayli denetlenebilir bir tarzda örnek olarak, bütün sömüren toplumlarda yönetici sınıfın etkin iktidarını pekiştirmektedir. Bu nedenle ailenin biçiminin, fabrikada, sendikada, okulda, (ilk ve ortaöğretim), üniversitede, iş kuruluşunda, kilisede, siyasal partilerde, hükümet aygıtında, silahlı kuvvetlerde, genel hastaneler ve akıl hastanelerinde varolan toplumsal yapıda kopya edildiğini görürüz. İyi ya da kötü, sevilen ya da nefret edilen “anneler” ve “babalar”, büyük ya da küçük “erkek kardeşler” ve “kız kardeşler”, hükümsüz ya da çaktırmadan denetleyen “büyük anneler” ve “büyük babalar” her zaman vardır.[ii]
Aile öyle bir kontrol mekanizması ki herkese rolünü baştan biçiyor ve ömür boyu o rolün değişen aşamalarını icra etmek kalıyor size. Bunun dışına çıkarsanız ya da çıktığınız en azından görülürse kınama, yargılama, aşağılama, dışlama, cezalandırma ve yeniden hizaya çekilip rolünüze döndürülme mekanizmaları devreye giriyor. Bu mekanizmanın asli unsuru kadınlara biçilen annelik rolü. Bir kadın yalnızca annelik kimliğini çocukluğundan itabaren içselleştirip, ona göre oyunlar oynayıp, evlenmeyi bekleyip sonra da sorgusuz sualsiz bu rolün gereklerini yerine getiren bir ev kölesine dönüştüğü zaman ideal kadın olur. Bunun dışına çıkma girişimleri, eskaza kendi duygularına ve aklına göre yaşama arzusunu bırakın yaşamak, ifade etmesi bile en ağır cezalara ya da yaptırımlara maruz kalmasına yol açabilir.  Anneliğin yüklediği en ağır yüklere isyan etmeyi engellemek için bu rol tümüyle doğallaştırılır ve kutsallaştırılır. Kadınlara anne olmaktan başka bir varoluş alanı tanınmaz. Cinsiyetçi tahakküm sisteminde kadınların onaylanmak için anneliğe sarılması bundan kaynaklanıyor. Bu yüzden annelikle olan bu özdeşleşme, beraberinde çocuklara karşı aşırı bir kontrol ve duygusal bağımlılık haline geliyor ve çocuklarını da kendilerine bağımlı kılmak istiyorlar. Bu kadınların hiç de kendi lehlerine olmayan bu durumu, zorunluluk altında içselleştirdiklerini düşünüyorum. Yani aşırı baskıcı bir cinsel tahakküm altında, kadına nefes alacak hiçbir alanın bırakılmadığı bir yaşantı içinde, duygusal doyum sağlayabilecek tek uğraş çocuklar oluyor kadınlar için. Harun’un annesinin yaşadığı durumun aşağı yukarı bu aşırı özdeşleşmeden kaynaklanan bir duygusal bağımlılığın yarattığı hezeyan olduğunu düşünmek için ruhbilimci olmaya pek de gerek olduğunu sanmıyorum. Hem annenin hem de, kız arkadaşının beyanlarından, Harun’un içine hapsolduğu boğucu aile ortamından kaçmaya / çıkmaya nefes almaya çalışan zor bir durumda olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak annesinin ve ablasının erkek egemen mantığı fazlasıyla içselleştirmiş, onun arzularını deneylemeye çalışan birer despota dönüştüklerini de görebiliyoruz. Kadınlar toplumsal yapının her alanında güçsüz bırakıldıkları, güçlenmeye çalışmalarının bedelini her zaman erkek rakiplerinden daha fazla emek sarfederek, daha büyük duygusal baskıları savuşturmaya çalışarak varolma mücadelesi verdikleri için, çoğu zaman evden burnunu bile çıkaramayan kadınların kendilerini güçlü hissedebildikleri tek alan annelik oluyor. Harun’un babasının erken ölmüş olduğu bilgisi, anneliğin babanın rolüyle de birleştiğinde nasıl bir despotizme dönüşebileceğine dair çok fazla şey söylüyor bize. Çocukla özdeşleşen ebevevnler, hayatın yol açtığı mutsuzluğu, hayat mücadelesinin zorluklarını, kendi hayal kırıklıklarını aşmak icin tüm duygusal yatırımlarını çocuklara yapıyorlar. Harun’un annesinin trajedisi de pek çok kadında olduğu gibi, çocukları tatmin için kullanan son derece yaygın bir ebeveyn modelinin talihsiz bir sonucundan başka bir şey değil. Kadınlar özellikle de anneyseler, içine kapatıldıkları ahlâk zindanında bedenlerine ve duygularına tamamen yabancılaşıyorlar. Ablanın cinsellik, aşk, ve benzeri konularda despotun dilini tümüyle içselleştirmiş üslubu, neredeyse otoriter bir baba gibi konuşması, hatta başbakan’a özenen konuşması iki genç insanın arzularını yaşamalarındaki masumiyetin ve doğallıın karşısındaki hoyratlığı, aslında onun kendi hayatında belki de tümüyle unuttuğu, safi göreve dönüşmüş, artık yabancı hale gelmiş bir yaşantıya  -cinselliğe- duyduğu kinin, nefretin dışavurumu gibi. Bu kadar indirgenmiş bir varoluş içindeki kadın ya da erkek ebeveynler, kendi arzularını ortaya koyamadıklarında, ev kadınına / anneye ya da aile babasına indirgenmiş bu kadın ve erkekler çocuklarını duygusal olarak sömürebiliyor, onları kendi arzularının cisimleşeceği bir sahnenin oyuncuları haline getirmeye kalkışabiliyorlar. Buradaki aşırı duygusal yatırıma aileler sevgi adını verebiliyorlar, ancak bu bir ‘sevgiyse’ eğer karşısındaki daimi olarak kendisine bağımlı kılmak isteyen, onun bireyselleşmesini ve kendisinden ayrışmasını, başka bir insan olmasını kabullenemeyen canavarca bir sevgi olmalı.
Bu olayı ne kadar tartışsak az, ancak burada tek başına bir kusurlu özne, bir ruh hastası bulmaya çalışmak işin kolayına kaçmak olur. Geleneksel aile modeline ve ahlak değerlerine bağlı her örnekte,  çocuklar üstüne kurulan egemenlik onların da bu rolleri olduğu gibi üstlenmeleri ve bu toplumsal kontrol sistemini kusursuzca yeniden üretmeleridir. Harun’un ve Ferzan’ın kabahati, aslında belki de hiç sorgulamadıkları bu sosyal kontrol mekanizmasını, sırf doğal dürtüleri ve arzuları onları yakınlaştırdığı için farkında bile olmadan ihlal edecek bir falsolu hareket yapmış olmalarıdır. Eğer açığa çıkmasaydı belki onlar da bu düzenin içine çekilecek taze adaylar olacaktı. Ama açığa çıkması Harun’un ölümüne ve muhtemelen Ferzan’ın hayat boyu unutamayacağı bir travmaya dönüştü. Olayın başlangıçtaki sıradanlığına karşın sonunun trajikliği bir anda aile kurumunun herkes için nasıl bir tahakküm mekanizması olduğunu açığa çıkaran bir alamete dönüşüyor.
Fakat burada yine de Harun’u bir kurban olarak görmeye içim elvermiyor. Onu daha ziyade kendisini sarıp boğan bir aile hapishanesini çaktırmadan ihlal eden, buna boyun eğmek istemeyen, kendi arzularına göre davranmak isteyen, özgürlük arayışındaki bir genç olarak görmeyi tercih ediyorum. Tıpkı tüm toplumu kontrol etmek isteyen otoriter baba modeli despotu bir anda yerin dibine sokan Gezi isyanı gençliği gibi, belki talihsizlik onu aramızdan aldı, ama görünen o ki hem o hem de sevgilisi Ferzan boyun eğmemeyi tercih etmişlerdi.
İnsan özerkliğini yaşamının ilk yılında keşfetmez ve çocukluğundan daha sonraki dönemine özgü o keder anında da farketmezse, ya ergenlik çağının sonunda delirip çıkar, ya da ruhunu teslim edip normal bir vatandaş olur, ya da sonraki ilişkilerinde özgürlüğü bulma kavgası verir  …  İnsan ne olursa olsun günün birinde evini terk etmek zorundadır. Ne kadar erken terk ederse o kadar iyi olur heralde.[iii]


http://uzuncorap.com/2013/12/05/%E2%80%9Ccocuklar-siyasi-tutuklulardir%E2%80%9D/



[i] Gilles Deleuze
[ii] David Cooper, çev. Güzin Özkan, Ailenin Ölümü, Kıyı Yayınları, İstanbul: 1988, s. 12.
[iii] David Cooper, s. 21.


4 Şubat 2013 Pazartesi

Erkeklerin zayıf duygulanımları hakkında bir değini


Erkek çocuğunun sürekli özgüven aşılanarak yetiştirilmesi, toplumsal ilişkilerde devamlı onay ve kabul görmesi, aslında onun büyümesinin önündeki önemli bir engeldir. Bir şeyleri istemesi, onu elde etmesi için yeterli olur genellikle, ya da öyle olacağını düşünür her zaman. Erkeklerin büyüdüklerinde, çoğunlukla enfantil (çocuksu) kalmaları karmaşık duygulanımsal yetileri gelişmemiş ama sadece zekâ ve idari beceriler gerektiren işlere yönlendirilmelerinin altında da bu var. Gürültücülüklerinin de... Erkekler arası sosyal ilişkilerin, arkadaşlıkların daha çok eğlence paylaşımı odaklı olması da bundan, oyunlarının rekabetçi bir güç ölçümü haline gelmesi de; sevgililik ilişkilerinin duygusal yönü karmaşıklaştıkça ilişkiden soğumaları veya giderek birlikte oldukları kadınları anneleştirmeleri ya da çocuklaştırmaya çalışmaları da... Çocuklarıyla ancak "çocuk" haline gelip oynayabilen, ama onların duygusal ihtiyaçlarına cevap veremeyen babalar olmaları da...

Çünkü erkek çocuklar daha başından itibaren insani tecrübenin önemli bileşeni olan, karşılıklılık içinde davranışları biçimlendirmek, duygusal sürtünmelerle başa çıkmak, kendi dürtülerinin başkalarına zarar vermesini önleyerek diğerkâmlık gibi yetileri geliştirmek yerine güç kullanımı ve bastırma, iş bitirmeci bir pratiklik yoluyla kestirme çözümlere gitmeye çalışır. Süreçlerle değill sonuçlarla ilgilenirler. Hayatı her daim kolayına kaçarak yaşamaya meyleder. Bu yüzden erkeklerin duygulanımsal kapasitesi de daha az gelişmiştir. Yani kadınlar duygusaldır erkeklerse akılcıdır ikiliği, erkeklerin kendi bakış açısından duygusallık addettikleri ve "zayıf" gördüğü bir eğilimden özgürleşmiş olmaları anlamına gelmez. Böyle bir yapay ikilik üretmeleri ve buna bel bağlamaları, duygulanım yetilerinin kadük kalmış olmasıyla alakalıdır. Erkek egemen sistemin, kadınsılıkla özdeş gördüğü, “duygusallık” denilen şey, insanlar arasında birbirlerini araçsallaştırmadan, indirgemeden, eşitler arasında birbirinin kudretini arttıran gerçek bir etkileşim kurabilme kapasitesi, yani duygulanımlarını engelsizce yaşayabilme yetisidir. Erkekler bu yetinin gerektirdiği daha karmaşık ve gelişkin yapıdan yeterince nasiplenmedikleri için bu zor, incelikli yolu seçmek yerine ya safi pratik zekâ işlevine ya da safi hâkimiyet çabasına yeltenirler, bu yüzden de eşitlikçi ilişkiler kurabilmekte zorlanırlar. Bu sebeple bu yetiyi bir zayıflık olarak görürler, çünkü kendi hükmetme eğilimlerini sınırlayıcı bir etkisi vardır.

Böyle bir karakter örüntüsü, kaba hatlarıyla bütün erkeklerde değişen derecelerde bulunur, bu da erkeklerin zorlayıcı deneyimler karşısında kadınlara göre çok daha güçsüz, çaresiz, beceriksiz, aciz olmalarına yol açıyor. Bu beceriksizlik, başa çıkılması güç durumlarla her karşılaştıklarında süratle kendilerini içinde kaybedecekleri durumlara meyletmeleri sonucunu verebiliyor. Alkol bağımlılığının erkekler arasındaki yaygınlığı, kontrolsüz aşırı dışadönük davranışlardaki rahatlık, hırçınlık, öfke performansları, saldırganlık ve öz-yıkım daha fazla erkeklerde gelişebiliyor. Çünkü erkekler, başa çıkılması bir süreci, düşünceliliği ve farkındalık gerektiren durumlar karşısında kolayca dağılabildiklerinden bunu örtbas edecek mekanizmalara başvururlar. Arabesk de bu eril duygusal acuzeliğin en bariz ifadelerinden birisidir. Yani erkekler duygusallık ve akılsallık arasında denge kurabilmekten yoksun, kolaylıkla duygusal hezeyanlar içinde savrulabilen varlıklardır aslında. Oysa kadınlar en ağır koşullar altında bile uzun süre dayanabiliyorlar, karmaşık direnme mekanizmaları geliştirebiliyorlar, güçlü dayanışma davranışları ortaya koyabiliyorlar. Tabi bunun yanında zihinsel, bedensel, duygusal yüklerinin çok fazlalılığı yüzünden bedenlerinin çok çabuk çökmesi de bundandır. 

Erkekler kendilerini kolayca gösteremeyecekleri, boyun eğmelerinin söz konusu olduğu her durumda, bir kere daha örselenir, iç dünyaları iyice zayıflar. Çünkü çalışma dünyasında, erkeklerin kısa yoldan güçlenebilecekleri herhangi bir geleneksel örüntünün var olmaması, kurallarına tamamen boyun eğdikleri bir parçası olmadan asla içinde hayatta kalamayacakları bir mega-makine ile yüz yüze gelmeleri demektir. Tıpkı askeri kurumlar içindeki gibi iş hiyerarşisi içinde de duygusal kapasitelerini iyice gerileterek araçsal akılcılığa teslim olmuş erkeklerin kolaylıkla zalimleşmesi, gaddarlaşması da bundandır.

Devlet ve kapitalizm gibi güçsüzleştirilmenin daimi olduğu bu ilişki örüntülerinde erkekler tabiyet altındaysalar "toplumsal kadınlaştırılma-benzeri" bir güçsüzleştirilmeyi yaşar, yani hep hayalini kurdukları eril iktidar arzuları yine erkek egemen hiyerarşik ilişkiler içinde boşa çıkar. Bunun hıncını hiyerarşinin basamaklarını tırmandıkça başkalarından çıkarmaya çalışırlar. Hiyerarşinin alt basamaklarında oldukları ve zayıflıklarını apaçık yaşadıkları işyeri gibi konumlardan zayıflıklarını örtbas edecekleri ev ve aile içi gibi konumlara devamlı gidip geldikçe sürekli olarak ruh hallerinde de değişkenlik olur. Boyun eğenden boyun eğdirmeye çalışana dönüşüp dururlar. Bu yüzden kalıcı güçsüzeştirilmeyle başa çıkabilmek için hiyerarşinin basamaklarında ne pahasına olursa olsun tırmanmaya çalışırlar. Tüm bu gibi yapısal ilişkilerle bağlantılı olarak erkeklerin duygusal arızalarını, ıstıraplarını, nevrozlarını ve bunların yol açtığı yıkımları, toplumsal erkekliğin ve onun bağlantılı olduğu sosyal yapı içindeki tahakküm ilişkilerinin ve en nihayetinde kapitalizmin eleştirisi olarak yeniden işleyebilmemiz ve bu eleştiriyi bir politik karşı silaha çevirebilmemiz gerekiyor.  


Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...