aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2014 Perşembe

Tostoraman’ın Yavrusu - Babanın yasağı ihlal edilebilir mi?


Neden çocukların özgürlüklerini ve özgüvenlerini kazanmak için ebeveynlerin koydukları sınırları ihlal etmeleri gerekir? Otoriter ve geleneksel baskıcı yaklaşımlardan uzak her ebeveyn, çocukların, hem kendisini güvende hissetmek için sınırların belirlenmesine hem de sınırlar içinde hareket yetisi kazandıkça, bu sınırları aşmaya ve genişletmeye gerek duyduklarının farkındadır.
Ebeveynin hassas rolünün önemi tam da bu aşamada belirir: sınırları fazla gevşetmenin ya da hiç gevşetmemenin çocuğun ruhsal gelişimine ciddi zararları olacaktır. Ancak bunlar üstüne ne kadar kafa yorup ince ayar tutturmaya çalışsak da çocuklar (ve gençler) özgürlük alanlarını genişletmek için kendi bulabildikleri yoldan gitmeye oldukça kararlı varlıklardır. Ve yeri geldiğinde ihlal etmeye meylederler.
Julia Donaldson’ın Tostoroman hikâyelerinden ikincisi olan Tostoraman’ın Yavrusu bu gözle ele alınabilir. 2011’de BBC tarafından uyarlanan animasyon filminde kitaptaki hikâyeye daha belirgin bir derinlik ve bazı açılardan tutarlılık kazandırılmış.
Kitaptan farklı olarak film, ilk hikâyedeki anne sincabın çocuklarına anlattığı bir masal olarak başlıyor. Anne sincabın dış sesiyle yavru Tostoraman’ın hikâyesine giriyoruz. Yuvasının etrafında koşturup neşeyle oynayan yavru Tostoraman’ın ormanın derinliklerine heyecanla baktığını görürüz. Ormana doğru merakla, gözleri kamaşmış ilerlerken babası onu koltuğunun altına alıyor ve ormanın derinliklerine gitmemesi için sertçe uyarıyor. Ormandaki tehlikeden, ‘Koca Kötü Fare’den bahsediyor. Onunla bir kez karşılaşmış olması, bir daha unutamadığı acı verici bir deneyim olarak hafızasına kaydolmuş ve çocuğunu da bu yüzden korumaya çalışıyor.



Çocuğuna nasihat veren bu babanın, tümüyle iyi niyetle, sırf koruma duygusuyla davrandığından hiç kuşkumuz yok ilk bakışta. Bu kadar sıkı bir öğüt ve yasak koymak çocukta büyük merak yaratıyor ve yasağın ardındakini öğrenme arzusu da kendini gösteriyor. Eğer bir yasak varsa potansiyel olarak ihlal de yanı başında tetikte bekler. Çünkü yasağı delmek isteyen, yasağın mantıklı mı yoksa boşuna mı olduğunu  anlamak ister.
İlk hikâyedeki minik fındık faresinin Tostoraman’ın zihninde Koca Kötü Fare haline gelişi bizi gülümsetir. Bu şekilde çarpıtarak hatırlamasının sebebinin, olsa olsa Tostoraman’ın yaşadığı korkunun travmaya dönüşmesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Peki, nedir Tostoraman’ı bu kadar dehşete düşüren?
Önceki hikâyede fındık faresi, karşısına çıkıp onu yemek isteyen Tilki, Baykuş ve Yılanı başından savmak için hayali bir canavarla onları korkutmuştu. Sonra bu heyula -korkularının cisimleşmesi- ete kemiğe bürünmüş olarak karşısına dikilmiş, bu kez de canavardan kurtulmak için kendisinin ormanın en korkulan yaratığı olduğuna onu inandırmıştı.
Ormanın bu “en korkulası” yaratığı,  diğerlerinin korkularını onlara geri yansıtabilme becerisini gösteren, ormanın en zayıf yaratıklarından birisiydi aslında. Eğer bir marifeti varsa, bu kendinin ve diğerlerinin korkularını tanımasıydı. Böylece onu korkutanlara ayna tutup onları korkularıyla yüz yüze getirebiliyordu.
Burada masalın bütün sevimliliğini bir süreliğine kenara bırakıp, Tostoraman’ın, son derece zayıf ama kendisini zekâsıyla savunmasını bilen fındık faresini en büyük korku kaynağına, büyük kötüye, ötekine dönüştürmesinin mantığı nasıl anlaşılır hale gelir?
Bu devin, fındık faresi ile karşılaştığı ana kadar karşısına kendisi kadar korkutucu başka bir yaratığın çıkmamış olmasının beslediği kibrin altını oyan şey, tüm orman sakinlerinin önünde fare tarafından korkutulması ve alaya alınması olsa gerek. Böyle bakarsak, Tostoraman’ın korkusunun  kökenini, ormanda iktidarsızlaştırılması, hatta “kastre edilmiş” olması olarak görebiliriz.
Ormanın en kendine güvenen, gerçek olamayacak kadar korkunç canavarının, böylesi bir kastrasyonu travma olarak hatırlaması, bu travmanın kaynağı olan minik fındık faresini abartarak imgeleminde Koca Kötü Fareye çevirmesi bu durumda anlaşılır: bir devin iktidarını sarsabilecek olan yine ancak bir dev olabilirdi bu mantığa göre.
Her ne kadar Tostoraman’ın belleğinde fare belki tam olarak dev gibi anımsanmasa da artık çocuğuna onu kötü bir dev olarak anlatır. Hikâyenin başında, onun nasıl bir şey olduğunu merakla öğrenmeye çalışan yavrusuna “Üstünden geçmiş çok zaman” dedikten sonra kafasını kaşıyıp “Pek iyi hatırlamıyorum” der ve düşünür. Sonra tıpkı fındık faresinin geçmişte Tilki, Baykuş ve Yılana anlattığına benzer şekilde yavrusuna Koca Kötü Fare’yi anlatmaya başlar.
Koca Kötü Fare korkunç kuvvetli, uzun pullu kuyruğa sahip, gözleri ateş kuyusu, bıyıkları dikenli telden sert bir yaratık olarak resmedilir. Bu sayede Tostoraman hem ondan duyduğu korkuyu meşrulaştırmış olur hem de yavrusunun ormana ayak basmasını korkutma yoluyla engellemeye çalışır. Bu engellemenin altında yatan sebebin, farenin gerçekte hiç de böyle bir yaratık olmadığını farkında olmadan unutma ve gizleme çabası olup olmadığını sorgulayamaz mıyız?
Ya günün birisinde yavrusu ormana adım atıp Koca Kötü Fare diye bir şeyin aslında var olmadığını, babasının korktuğu şeyin minicik bir fındık faresi olduğunu öğrenirse? O halde yasak sadece yavruyu koruma işlevi görmez, hatta aslında böyle bir işlevi yoktur bile. Gerçekte bu yasak yavruyu korumaktan çok babasının korkusunun açığa çıkmamasını, ormanda yerinden edilen iktidarının en azından kendi yaşam alanında sürdürülebilmesini sağlar.
Artık kastre edilmiş olan eril iktidarını yeniden tesis edebileceği tek yer, yasakları ve sınırlamalarıyla kendi yuvası olup, yapabileceği tek şey orada egemen olmak ve bunu yavrusu üzerinde müşfik bir koruma hamlesiyle kabul edilir kılmaktır.
Ormanın en güçsüzlerinden olan fındık faresinin korkularından türeyen, ormanın en güçlülerinden birisi olan Tostoraman, eğer gücünü ötekilerin duyduğu korku sayesinde edinmişse, bu gücü yerinden edecek olan da güçsüzlerin ondan korkmamayı öğrenmesidir. Böylece korkma sırası ona gelir. Çünkü kimse kadiri mutlak değildir.
Bu tam da eril iktidarın kendisini alt üst edecek olanla karşılaşmasıdır: İlk hikâyede -özellikle belirgin şekilde animasyonda- ormanın yaşlıları ve güçlüleri olarak canlandırılan Tilki, Baykuş ve Yılan tipleri ve Tostoraman eril iktidar ağının simgeleşmiş figürleridir. Buna karşın fındık faresi bu eril iktidarı ve gerontokrasiyi (yaşlılar iktidarını) sarsacak olan bağımsız bir genç figürü olarak karşımıza çıkar.
Bizim dünyamızda eril iktidarın kendini gerekçelendirmek için sürekli öteki korkusuna yaslanmasını tartışmamıza katıp devam edelim. Masalda sevimli görünse de gerçek dünyada ufaklığına rağmen ürkütücü ve tiksinti verici olan farenin toplumsal hayatta neyi simgeleyebileceğini düşünelim: fare genellikle yerde, yerin altında, binanın dip ve köşelerinde, karanlık ve nemli yerlerde, boru ve kanallarda, yani yaşam alanlarının en erişilmez kuytularında, tekinsiz mekânlarda gezer. En küçüğünden en irisine kadar, kontrolden kaçabilen, kolay yakalanamayan ve bu yüzden ev yaşamından her zaman uzaklaştırılmak istenen, tiksinilen, görüldüğünde öldürülmek istenen bir hayvandır.
Masaldaki farenin simgeledikleri arasında, eril iktidarın denetiminden kaçan birçok toplumsal grubu görebiliriz: aile yaşamının kurallarının dışında kalan kadınların, başına buyruk gençlerin, itaat etmeyen çocukların, eşcinsellerin, yabancıların, alt sınıfların, ayak takımının, serserilerin, yoksulların, evsizlerin, sırf varlığıyla ailenin ya da topluluk yaşamının kurulu düzenini tehdit ettiği düşünülen her türlü aykırı, uyumsuz figürün oluşturduğu ötekilerin dünyası.
Ötekilerin dünyası bu yüzden gerçek hayatta korkuyla, kuşkuyla, aşağılamayla, küçümsemeyle ve tiksintiyle karşılanır. Kodlarını babanın, iktidar sahiplerinin belirlediği bu dünyada ötekiler tek tek ne kadar küçük de olsalar, varlıkları, eril iktidarın altını boşaltıp korkusunu yüzünü vurur ve giderek boyut değiştirip büyük korku nesnesi haline getirilirler.
Bu yüzden onların varlıklarının çocuklar tarafından bilinmeleri, keşfedilmeleri istenmez. Ne kadar dost, zararsız ve kendi halinde olursa olsunlar, daima büyük bir tehdit olarak kodlanırlar. Fındığını yiyip ormanın sükûnetine kendini bırakmak, hayatını keyfince sürdürmek isteyen ama yeri geldiğinde bütün diğer “büyükleri” korkutup kaçırmasını becerebilen minik fındık faresi, bu yüzden hikâyedeki eril iktidar figürlerinin gözünde tehditkâr öteki olarak kodlanır: böylece Koca Kötü Fare olur. Ondan en çok korkan da en büyük olan, yani Tostoraman’dır.
Babanın koyduğu yasağı delmek isteyen yavru Tostoraman, gece yarısı hem de karlı bir havada evden kaçıp Koca Kötü Fare’yi bulmaya gider. Çünkü bir yandan yasağın doğruluğundan kuşku duyar. Ama yavru Tostoraman henüz o kadar küçüktür ki babanın yasağına meydan okurken bile cesaretini zar zor toplar. Yanına en sevdiği oyuncağını, Donaldson’ın başka bir kitabından tanıdığımız Değnek Adam’ı alır. Küçük çocuklar için ebeveynden ayrışma sürecinin bir geçiş nesnesine aktarımla simgelendiğini biliriz. Yavru Tostoraman’ın daha henüz ebeveynden ayrışmamış bir çocuk olduğunu buradan anlarız.
Yavru, ormanın derinliklerine daldığında, tıpkı minik fındık faresinin başına geldiği gibi Yılan, Baykuş ve Tilki ile karşılaşır. Sırasıyla hepsinin çeşitli burnunun, kuyruğunun, gözlerinin, bıyıklarının babasının anlattığı gibi Koca Kötü Fare’ye benzeyip benzemediğini anlamaya çalışır. Hepsi Tostoraman’ın yavrusunu gördüklerinde hem korkarlar hem de onu başlarından savmak için daha önce minik fındık faresinin yaptığı numarayı tekrar ederler. Tostoraman’ın yavrusuna tabi ki Koca Kötü Fare’nin olmadıklarını, onun başka bir yerde Tostoramanlı bir şeyler yiyip içtiğini anlatırlar. Koca Kötü Fare efsanesini hem pekiştirirler hem de kendilerini kurtarırlar.
Yavru Tostoraman, korkusunu yenmeye çalışırken tüm aramasına rağmen bir Koca Kötü Fare bulamaz. Hikâyenin bu noktasında Tostoraman’ın yavrusunun babasına olan güveninin azaldığını görürüz. Hatta bir anlığına hayal kırıklığı yaşar ve herkesin ona oyun oynadığını düşünmeye başlar: “Ben inanmıyorum  Koca Kötü Fare’nin var olduğuna” diyerek üzüntüsünü dile getirir.
Ancak tam o esnada minik fındık faresinin yuvasını ve kapısının önündeki karları süpürmekte olan fareyi görür karşısında. Yuvanın önünde bir de farenin yaptığı kardan Tostoraman vardır! Her ne kadar bulduğu Koca Kötü Fare olmasa da arayışlarının bir ödülü olarak onu mideye indirmeye karar verir. Fare, Tostoraman’ın yavrusunu kandırmak için Koca Kötü Fare’yi tanıdığı ve onunla tanıştıracağı hikâyesini uydurur. Ay ışığında ağaçtan yansıyan gölgesinin yere vurup dev gibi görünmesini sağlayarak Tostoraman’ın yavrusunu Koca Kötü Fare’yi gördüğüne inandırır. Bunun üstüne yavru da tıpkı babası gibi koşarak kaçar.
En sonunda yuvaya ulaşan yavru, horul horul uyuyan baba Tostoraman’ın kolunun altına tekrar yerleşir. Bu esnada baba hiçbir şeyin farkında değildir. Küçük yavru tehlikeli macerayı kazasız belasız atlatıp güvenli yuvasına dönmüş olmanın huzuruyla babasının kolunun altında yeniden uyumaya başladığında, artık eskisi kadar cesaretli olmadığını ama eskisi kadar da canının sıkılmadığını öğreniriz. Minik fındık faresi de onun izlerini takip edip yuvasına kadar gider. Bu sakin ve güvenli sahneyi gördüğünde gülümser ve fındığını yemeye koyulur.
Anne sincap hikâyeyi tamamlandığında, yavru sincaplar aralarında Tostoramancılık oynamaya başlarlar. Bir kez daha anlatılan macera ormanın minik sakinleri arasında, zayıfın güçlünün karşısındaki hayatta kalma hikâyesine dönüşür. Aynı zamanda da bir büyüme ve özgüven kazanma hikâyesine.
Farenin kendisi hakkında oluşan Koca Kötü Fare efsanesini boşa çıkarmaması kendisini korumak ve aynı zamanda güçlüyü alt etmek için yaptığı bir şey. Tostoraman, Tilki, Yılan ve Baykuş’un fare gibi minik bir varlık karşısındaki zayıflıkları, yalnızca farenin onları büyük güç olarak görmemesinden kaynaklanır. İktidar korkusu ortadan kalkınca iktidarın altı boşalır. O halde korkularını yenen akıllı minik fareler, iktidarların korkulu rüyası halini gelirler!
Tostoraman’ın fındık faresinin yaşam alanına bir daha girmemesi, onu tehdit etmemesi, hatta ondan çekinmesi gerekliliği yavru Tostoraman için de doğrulanmış olur. Aynı zamanda hem yavru Tostoraman’ın babasına olan güveni pekişir hem de onu ihlal ederek özgüven kazanma denemesinde olumlu bir adım atmış olur.
Yavru Tostoraman’ın bir çocuk olarak edindiği tecrübe gerçekten de yasağın ihlali mi yoksa babasının çizdiği sınırlara huzurla geri dönmesi yasağı delme girişiminin boşa çıkması mı? Bu kadar küçük bir çocuk için bu sorunun cevabı verilemez. Çünkü dünyayı şekillendiren değerlerden henüz haberdar değildir ve onlar için öncelikli olan yuvanın içindeki sahici güvendir.
Ebeveynler çocukları için güvenli bir hayat oluşturmaya çalışırken çizdikleri tüm sınırların her zaman o çocukların güvenlikleri için gerekli olduğuna inanır ve onları da inandırmaya çalışırlar. Ama egemen toplumsal değerlere ve iktidar ilişkilerine sorgusuz sualsiz bağlanmış olmaları yüzünden kendi icat ettikleri korkuları da çocuklarına aşılarlar. Çocuklar ancak ebeveynlerinden bağımsızlaşıp genç olduklarında bu değerleri sorgulayabilecek tecrübeye kavuşurlar.
İlk bakışta görünen o ki yavru, babanın yasağını hem deldi hem kendince bunun haklı bir yasak olduğunu  deneyimledi. Ancak belki şunu da söyleyebiliriz: Daha henüz küçük bir çocukken yasağın mantıksız olabileceğine dair bu denli kuşku duyması, onun yasaklara karşı koyma konusunda büyüdüğünde daha cesur olma ihtimalinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Çünkü güvenli yuvaya geri dönmüş olsa bile bunun “şimdilik” bir dönüş olduğunu düşünebiliriz. Ebeveynden ayrışma gerçekleştiğindeyse durum değişecektir.

Etrafındaki tehlikelere rağmen, kendinden büyük güçlerden bağımsızlığını korumuş ve tehlikeli dünyada bildiği gibi bir hayat süren genç fındık faresinin şefkatli onayını alması da bu yüzden olabilir mi?


http://uzuncorap.com/2014/01/16/tostoraman%E2%80%99in-yavrusu/ 

5 Aralık 2013 Perşembe

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”[i]
Kürşad Kızıltuğ

Önce sıradan bir üçüncü sayfa haberi okuduk: Harun adlı bir genç erkek, annesiyle tartıştığı sırada öfkelenip bir pencere camını kırmış ancak talihsizlik sonucu kırılan cam kazara kendi ölümüne yol açmıştı. Sonu Harun’un ölümüne varan anne oğul-tartışması Harun’un boynundaki ateşli bir öpüşmeden kalan morluk yüzünden çıkmıştı. Ayşe Arman’ın 27 ve 28 Kasım tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde yaptığı iki röportajda, Harun’un sevgilisi olan kadın ve Harun’un ablası olayı iki farklı pencereden görmemizi sağladı. Gencecik bir kadın, sürtük olmakla suçlanıyor ve sevgilisi’nin ölümüne üzülmesi bile çok görülüp hakaretleri savuşturabilmek için kendisini savunmak zorunda kalıyordu. Yaptığının masumiyetini anlatmak zorunda kalıyordu. Diğer tarafta ise egemenin suretinde konuşan anne ve abla, Harun’un ölümünün bütün suçunu neredeyse kadına yüklemek istercesine ona saldırmışlar, hakaret etmişler, oysa kendi baskıcı ahlak anlayışlarının bu ölümde payı olabileceğine dair en küçük bir içebakış belirtisi göstermemişlerdi. Ölenin yasını tuttukları esnada bile egemen ahlak değerlerinin bekçiliğini yaparak bozulan düzeni yeniden kurmaya, bir suçlu bulmaya ve onu yaftalamaya çalışıyorlardı.
Sosyal medyada ve benzeri internet ortamlarında çok fazla tartışılan bu konuda hemen herkes Harun’un talihsiz ölümüne üzülürken, sıradan bir hezeyanın yol açtığı talihsiz bir kaza olmanın ötesinde hayati bir meselenin, çok daha büyük bir bütünün parçası olduğunun farkında. Harun’un annesinin oğluna abartılı bağlılık duymasının ve onun üzerinde baskıcı bir kontrol sahibi olma çabasının ölüme sebep olduğunu, hatta annenin ruh hastası olabileceğini söyleyenler oldu.
Bu ölüme sebep olan zincirin, genç kadın ve erkekleri, çocukları, evli ya da kendi başına yaşayan kadın ve erkekleri, standart evlilik kurumu dışında hayatlar yaşamayı tercih etmiş bireyleri, heteroseksüel ilişkilerin dışında kalanları ağır bir cendereye sokan baskıcı ahlak değerleri ve bunlara hukuki boyutlar kazandırmaya çalışan muhafazakâr hegemnya olduğu noktasından bakamazsak olayı sadece münferit düzeyde açıklamak zorunda kalırız. Oysa Ayşe Arman’ın 28 kasım tarihli röportajını pür dikkat tekrar okuduğumda aklıma ilk olarak şu kelime geliyor: çoğunluk!
Tüm bunlar bir tür ‘kahverengi veba’nın yayılmakta olduğunu, kadınların, transların, eşcinsellerin, çocukların canlarını almaya, hayatlarını söndürmeye  ya da bir tür sosyal kontrol düzeni altında ezmeye yol açan muhafazakar ahlakçı hegemonya ile bu gencin ölümü arasında bir bağlantı olduğunu düşündürüyor: Her yerinden sapır sapır dökülen ama hâlâ kusursuz evrensel bir ideal olarak gösterilip herkese dayatılan çekirdek aile idealinin etrafındaki ataerkil ahlaki değerleri, gündelik hayatta herkesi birbirinin ahlak polisi, savcısı, gardiyanı, celladı olarak davranmak zorunda bırakıyor. Sıradan bir aile draması olarak yaşanan benzer her gündelik olayda, hatta olaysız geçen her günümüzde bu toplumsal yapının -ailenin- nasıl kabusa benzer bir tahakküm sistemi olduğunu yeniden görebilecek fırsatı buluyoruz. Harun’un ölümü ve Ferzan’ın yaşadıkları biraz daha sembolik bir boyut kazanmış durumda. Sanki modern aile idealinin kurallarının bir anlığına bile dışına çıkanların nasıl cezalandırılacağının trajik bir temsili gibi.
Öyle bir olay ki tek bir örnekte bile, mikro ölçekte bütün hayatı yönetmeye yarayan bir sosyal kontrol politikası olarak işleyen “aile politikaları”nın, hükümetin büyük ölçekli siyasi hedefleriyle ne kadar doğrudan ilişkili olduğunu da açığa çıkarıyor. Öğrenciyken evlenenlere maddi devlet teşviki, yargıya müdahale etmek suretiyle boşanmaların azaltılmasına yönelik girişimler, aile olarak yaşamanın teşvik edilmesi, aileye dayalı kültürel değerlerin yüceltilmesi, aile modeli dışında yaşanan hayatlara yönelik saldırgan bir dil, bakanlık isimlerinden “kadın” sözcüğünün çıkarılması, her tür muhalif hareketin aynı zamanda ahlakçı kodlarla da hedef alınması ve gözden düşürülmeye çalışılması, sürekli yinelenen üç çocuk teşviki, kürtajı yasaklamaya kalkışıp onu beceremeyince de bu kez hastanelere baskı yapıp el altından engellemeye çalışmak, kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarını geriletmek üzere nasıl doğum yapacağına bile karışan bir Başbakan. Sahi, Harun’un ablasının sözleriyle Başbakan’ın sözleri arasındaki benzerliği herkes görebiliyor değil mi? Zaten ondan bir iki gün önce de annesi, Harun’un sevgilisinin facebook duvarına başbakana şikayet edeceğim diye yazmamış mıydı?
Tüm toplumsal kontrol mekanizmalarının yaşamımızda karşılaştığımız ilki olan aile sonraki yaşamımızda, toplumsal sisteme uyumlu birer birey olmak için edinmemiz gereken tüm itaat değerlerinin kişiliğimize işlendiği bir kurum olarak iş görüyor. Anti-psikiyatri akımının önde gelen temsilcisi David Cooper modern aile kurumunu tepeden tırnağa tartışmaya açtığı, 1968’deki devrimci dalganın bütün özelliklerini tarşıyan 1972 tarihli Ailenin Ölümü isimli kitabında şunu söylüyor: “Ailenin gücü, toplumsal aracılık işlevinden gelir. Aile, her toplumsal kuruma hayli denetlenebilir bir tarzda örnek olarak, bütün sömüren toplumlarda yönetici sınıfın etkin iktidarını pekiştirmektedir. Bu nedenle ailenin biçiminin, fabrikada, sendikada, okulda, (ilk ve ortaöğretim), üniversitede, iş kuruluşunda, kilisede, siyasal partilerde, hükümet aygıtında, silahlı kuvvetlerde, genel hastaneler ve akıl hastanelerinde varolan toplumsal yapıda kopya edildiğini görürüz. İyi ya da kötü, sevilen ya da nefret edilen “anneler” ve “babalar”, büyük ya da küçük “erkek kardeşler” ve “kız kardeşler”, hükümsüz ya da çaktırmadan denetleyen “büyük anneler” ve “büyük babalar” her zaman vardır.[ii]
Aile öyle bir kontrol mekanizması ki herkese rolünü baştan biçiyor ve ömür boyu o rolün değişen aşamalarını icra etmek kalıyor size. Bunun dışına çıkarsanız ya da çıktığınız en azından görülürse kınama, yargılama, aşağılama, dışlama, cezalandırma ve yeniden hizaya çekilip rolünüze döndürülme mekanizmaları devreye giriyor. Bu mekanizmanın asli unsuru kadınlara biçilen annelik rolü. Bir kadın yalnızca annelik kimliğini çocukluğundan itabaren içselleştirip, ona göre oyunlar oynayıp, evlenmeyi bekleyip sonra da sorgusuz sualsiz bu rolün gereklerini yerine getiren bir ev kölesine dönüştüğü zaman ideal kadın olur. Bunun dışına çıkma girişimleri, eskaza kendi duygularına ve aklına göre yaşama arzusunu bırakın yaşamak, ifade etmesi bile en ağır cezalara ya da yaptırımlara maruz kalmasına yol açabilir.  Anneliğin yüklediği en ağır yüklere isyan etmeyi engellemek için bu rol tümüyle doğallaştırılır ve kutsallaştırılır. Kadınlara anne olmaktan başka bir varoluş alanı tanınmaz. Cinsiyetçi tahakküm sisteminde kadınların onaylanmak için anneliğe sarılması bundan kaynaklanıyor. Bu yüzden annelikle olan bu özdeşleşme, beraberinde çocuklara karşı aşırı bir kontrol ve duygusal bağımlılık haline geliyor ve çocuklarını da kendilerine bağımlı kılmak istiyorlar. Bu kadınların hiç de kendi lehlerine olmayan bu durumu, zorunluluk altında içselleştirdiklerini düşünüyorum. Yani aşırı baskıcı bir cinsel tahakküm altında, kadına nefes alacak hiçbir alanın bırakılmadığı bir yaşantı içinde, duygusal doyum sağlayabilecek tek uğraş çocuklar oluyor kadınlar için. Harun’un annesinin yaşadığı durumun aşağı yukarı bu aşırı özdeşleşmeden kaynaklanan bir duygusal bağımlılığın yarattığı hezeyan olduğunu düşünmek için ruhbilimci olmaya pek de gerek olduğunu sanmıyorum. Hem annenin hem de, kız arkadaşının beyanlarından, Harun’un içine hapsolduğu boğucu aile ortamından kaçmaya / çıkmaya nefes almaya çalışan zor bir durumda olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak annesinin ve ablasının erkek egemen mantığı fazlasıyla içselleştirmiş, onun arzularını deneylemeye çalışan birer despota dönüştüklerini de görebiliyoruz. Kadınlar toplumsal yapının her alanında güçsüz bırakıldıkları, güçlenmeye çalışmalarının bedelini her zaman erkek rakiplerinden daha fazla emek sarfederek, daha büyük duygusal baskıları savuşturmaya çalışarak varolma mücadelesi verdikleri için, çoğu zaman evden burnunu bile çıkaramayan kadınların kendilerini güçlü hissedebildikleri tek alan annelik oluyor. Harun’un babasının erken ölmüş olduğu bilgisi, anneliğin babanın rolüyle de birleştiğinde nasıl bir despotizme dönüşebileceğine dair çok fazla şey söylüyor bize. Çocukla özdeşleşen ebevevnler, hayatın yol açtığı mutsuzluğu, hayat mücadelesinin zorluklarını, kendi hayal kırıklıklarını aşmak icin tüm duygusal yatırımlarını çocuklara yapıyorlar. Harun’un annesinin trajedisi de pek çok kadında olduğu gibi, çocukları tatmin için kullanan son derece yaygın bir ebeveyn modelinin talihsiz bir sonucundan başka bir şey değil. Kadınlar özellikle de anneyseler, içine kapatıldıkları ahlâk zindanında bedenlerine ve duygularına tamamen yabancılaşıyorlar. Ablanın cinsellik, aşk, ve benzeri konularda despotun dilini tümüyle içselleştirmiş üslubu, neredeyse otoriter bir baba gibi konuşması, hatta başbakan’a özenen konuşması iki genç insanın arzularını yaşamalarındaki masumiyetin ve doğallıın karşısındaki hoyratlığı, aslında onun kendi hayatında belki de tümüyle unuttuğu, safi göreve dönüşmüş, artık yabancı hale gelmiş bir yaşantıya  -cinselliğe- duyduğu kinin, nefretin dışavurumu gibi. Bu kadar indirgenmiş bir varoluş içindeki kadın ya da erkek ebeveynler, kendi arzularını ortaya koyamadıklarında, ev kadınına / anneye ya da aile babasına indirgenmiş bu kadın ve erkekler çocuklarını duygusal olarak sömürebiliyor, onları kendi arzularının cisimleşeceği bir sahnenin oyuncuları haline getirmeye kalkışabiliyorlar. Buradaki aşırı duygusal yatırıma aileler sevgi adını verebiliyorlar, ancak bu bir ‘sevgiyse’ eğer karşısındaki daimi olarak kendisine bağımlı kılmak isteyen, onun bireyselleşmesini ve kendisinden ayrışmasını, başka bir insan olmasını kabullenemeyen canavarca bir sevgi olmalı.
Bu olayı ne kadar tartışsak az, ancak burada tek başına bir kusurlu özne, bir ruh hastası bulmaya çalışmak işin kolayına kaçmak olur. Geleneksel aile modeline ve ahlak değerlerine bağlı her örnekte,  çocuklar üstüne kurulan egemenlik onların da bu rolleri olduğu gibi üstlenmeleri ve bu toplumsal kontrol sistemini kusursuzca yeniden üretmeleridir. Harun’un ve Ferzan’ın kabahati, aslında belki de hiç sorgulamadıkları bu sosyal kontrol mekanizmasını, sırf doğal dürtüleri ve arzuları onları yakınlaştırdığı için farkında bile olmadan ihlal edecek bir falsolu hareket yapmış olmalarıdır. Eğer açığa çıkmasaydı belki onlar da bu düzenin içine çekilecek taze adaylar olacaktı. Ama açığa çıkması Harun’un ölümüne ve muhtemelen Ferzan’ın hayat boyu unutamayacağı bir travmaya dönüştü. Olayın başlangıçtaki sıradanlığına karşın sonunun trajikliği bir anda aile kurumunun herkes için nasıl bir tahakküm mekanizması olduğunu açığa çıkaran bir alamete dönüşüyor.
Fakat burada yine de Harun’u bir kurban olarak görmeye içim elvermiyor. Onu daha ziyade kendisini sarıp boğan bir aile hapishanesini çaktırmadan ihlal eden, buna boyun eğmek istemeyen, kendi arzularına göre davranmak isteyen, özgürlük arayışındaki bir genç olarak görmeyi tercih ediyorum. Tıpkı tüm toplumu kontrol etmek isteyen otoriter baba modeli despotu bir anda yerin dibine sokan Gezi isyanı gençliği gibi, belki talihsizlik onu aramızdan aldı, ama görünen o ki hem o hem de sevgilisi Ferzan boyun eğmemeyi tercih etmişlerdi.
İnsan özerkliğini yaşamının ilk yılında keşfetmez ve çocukluğundan daha sonraki dönemine özgü o keder anında da farketmezse, ya ergenlik çağının sonunda delirip çıkar, ya da ruhunu teslim edip normal bir vatandaş olur, ya da sonraki ilişkilerinde özgürlüğü bulma kavgası verir  …  İnsan ne olursa olsun günün birinde evini terk etmek zorundadır. Ne kadar erken terk ederse o kadar iyi olur heralde.[iii]


http://uzuncorap.com/2013/12/05/%E2%80%9Ccocuklar-siyasi-tutuklulardir%E2%80%9D/



[i] Gilles Deleuze
[ii] David Cooper, çev. Güzin Özkan, Ailenin Ölümü, Kıyı Yayınları, İstanbul: 1988, s. 12.
[iii] David Cooper, s. 21.


1 Ocak 2010 Cuma

Emziklerin cinsiyeti olur mu?

Kızım üç aylıkken bir gün emzik almak için eczaneye girdik, eczacı bebeğin cinsiyetini sordu. Bir emziğin cinsiyetle ne alakası olabilir? Eczacı pembesi var mavisi var demişti. Heteronormatiflik; bir emziğe bile cinsiyet giydirebilen bir kültür bu. Dünyaya gelmeden evvel bebeklerin cinsiyetlerini öğrenmek önemli işlerin başında geliyor. Hazırlıklar buna göre yapılıyor. İsimler çoğunlukla cinsiyete göre seçiliyor, çoğu ismin manasını araştırdığımızda ataerkil ve cinsiyetçi kültür tarafından cinsiyetlere atfedilmiş nitelikleri buluyoruz.
Biyolojik cinsiyet ile o çocuğun sonraki hayatında sahip olacağı cinsel kimlik ve yönelim arasında bir devamlılık olacağından herkes o kadar emin ki! Ya da gerçekten emin mi? Belki de bu kadar emin olamadıklarından tüm bu telaş. Cinsiyetin de kurgulanabilen ve bu yüzden sabit olamayacak bişey olduğunu herkes derinden derine farkediyor. Belki de bu yüzden bu kadar kafaya takıp iki aylık bebeklerin bile “kız” mı “erkek” mi olduğu anlaşılsın diye türlü aksesuarla belirginleştirilmeye çalışılıyor. Hiç bitmeyen bir sosyal kontrol mekanizmasının ilk aşaması.
İnsanlara, yaşamları boyunca beklenen cinsiyet kalıbına uyması için sürekli düzeltmeyi, hizaya getirmeyi hedeflemek için yapılan müdahaleler hayatının sonuna kadar devam ediyor. Cinsiyetin, biyolojik cinsiyete dayanan ve mutlaka onunla uyum içinde olması gerektiği kabulü, cinsiyet kimliği ile üreme arasında varsayılan zorunluluktan ileri geliyor ve aile içinde başlıyor. “Hepimiz eninde sonunda yetişkin bireyler olup, aileler kurup çocuklar doğurmalıyız, bu yüzden de ancak karşı cinse alaka göstermemiz akla ve doğamıza uygundur.” Yaygın olarak böyle düşünüyoruz çünkü toplumun, insan soyunun, hatta türün devamı, her bireyin boyun eğmesi gereken evrensel bir kabul. Buna göre, bu “insanlık yasası”na uymayanlar soyun devamını tehdit eden birer hain olabilir ancak. Eşcinselliğin ya da transseksüelliğin tehlike olarak görülmesi bu totalleştirici düşünme biçiminden kaynaklanıyor. Evlenmek istemeyenlerin evlenmeye zorlanması, birlikte yaşayan sevgililere çocuk dayatması hep bu evrensel üreme yasasından geliyor.
Cinselliğin, yalnızca üremeyle alakalı olduğu varsayılınca cinsel kimliğin ve cinsel yönelimin de buna tabi olması bekleniyor. Beraberinde bir çok hazzı, oyunu, zengin duyguları, karşılıklı bağlanmayı, tutkuları getirebilen cinselliğin, üremeyle ve aile kurmayla hiçbir zorunlu ilişkisi olmadığınıysa –kültürün bütün ters yönlü dayatmalarına rağmen– kendi yaşantımız bize erkenden öğretiyor.
Bu kabulleri tartışmaya açtığımızda iki şey birden alt üst oluyor: öncelikle üreme ile cinsel kimlik, yani biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında bir zorunluluk olduğu varsayımı. Lgbtt hareketlerinin, feminizmin, queer düşüncesinin birikimi, bu varsayımın ne kadar yerleşik ve sorunlu olduğunu bize çok iyi gösteriyor. Yerinden edilmesi bir o kadar önemli ikinci bir kabul daha var ki o da ebeyevnliğin de biyolojik bir temele dayanmak zorunda olduğu varsayımı. Zaten bu iki varsayım birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu için ailenin temelini heteroseksüel çifte dayanan ebeveynin biyolojik olarak edindiği çocuk oluşturuyor.
Sevgi, birliktelik, bağlanma, cinsellik, duygular ve tutkular, insanların zorunlu olarak üremesini gerektirmiyorsa, insanların bir aile oluşturmak için ille de biyolojik bir temel atmalarının zorunlu olmadığı sonucu çıkar. Ailenin yeni bireylerin dünyaya gelmesi, bakımı, büyümesi ve yaşama tecrübeleri edinmesi için geçen süre zarfında güvenli bir bağlanma ortamı anlamına gelecek bir sosyal ilişki olduğunu hepimiz söyleyebiliriz. Beraberinde bu sosyal ilişkinin farklı olasılıklarla yeniden kurgulanabilen bir ilişki olarak, biyolojik çifte dayanmasının zorunlu olmadığını da söyleyebiliriz.
Heteroseksüel bir çiftin birlikte çocuk yapmaları ne kadar yaygın olsa da bu, çocuklu bir aile oluşturmanın yollarından sadece birisidir. Çünkü ebeveynlik, çocukla yetişkin arasında bir sorumluluk ve sevgi bağı demekse biyolojik, bağın bunu en iyi şekilde sağladığını veya sağlayacak tek şey olduğunu gösterebilecek hiçbir kanıt yok. Bu yüzden bir çok insan biyolojik olarak çocuk sahibi olamasa da evlat edinerek çocuk büyütmenin çok iyi bir alternatif olduğunu kanıtlıyor. Kadınlar ya da erkekler olarak doğmadığımız gibi potansiyel anneler ya da potansiyel babalar olarak da doğmuyoruz. Bunlar sonradan edindiğimiz sosyal roller. Bir çocuk dünyaya getirdiğimizde de biz aslında onu evlat ediniyoruz ve o da bizi ebeveyn. Arada biyolojik bir bağ olup olmaması gerçekten de ilişkinin niteliğini belirlemiyor. Belirlediğini düşünüyorsak bu çoğunlukla kültürel şartlanmalarımızdan.
Bunlar, bir çocuğun büyütülmesi için zorunlu mecranın heteroseksüel bir ilişki gerektirmediği kadar, biyolojik ebeveynliği ve çift modelini de gerektirmediği noktasına varan sorgulamalar. Baştan böyle seçtiği için ya da ayrıldığı için çocuğuyla birlikte yaşayan tek anneler ve tek babalar ilk varsayımı yeterince sarsıntıya uğrattı bile. Biyolojik problemlerden dolayı başkasının yumurta veya sperm hücresini kullanarak çocuk edinenler, ya da bir çocuğu evlat edinenler de biyolojik ebeveynliğin tahtını yeterince sarsmaya başladı. Açık ilişki ve çok aşklılık tecrübeleri ise çift modelinin mülkiyetçiliğini yerinden ediyor. İki eçcinsel baba, iki eşcinsel anne gibi tecrübeler heteroseksüel çiftin ailenin şartı olmadığını bir kez daha doğruluyor. Her yerinden aşınmış ve yıpranmış olan çekirdek aile kurumunun bireylerin ruhsal gelişiminde ne kadar olumsuz etkileri olduğunu ortaya koyan radikal anti psikiyatri akımları ise aile ile otoriteryan kültür ve buna dayanan sayısız ruhsal patolojiler arasındaki ilişkiyi deşifre etme konusunda çok şey kazandırdı. Ancak hâlâ çocuk büyütmeyi bir heteroseksüel çekirdek aile kurmak olarak algılamaya devam ediyoruz. Çünkü çocuğun sorumluluklarını düzgün şekilde bunu üstlenen ebeveynlere dağıtacak iki kişilik kısıtlı aile içindekinden daha zengin bir sosyallik ve sevgi bağı içinde büyütecek alternatif aile tecrübelerine ihtiyacımız var. Ailenin geçirebileceği böyle bir muhtemel dönüşüm,  belki de muhafazakar kurumları ve ataerlilliği sarsacak kültürel devrimlerin en radikali olabilir. Heteronormatif olmayan çiftler ve  çok aşklı aileler bu radikal dönüşümü haber veriyorlar.


Kaos Gl Dergisi, Ocak 2010, Sayı 110

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...