babalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2014 Perşembe

Tostoraman’ın Yavrusu - Babanın yasağı ihlal edilebilir mi?


Neden çocukların özgürlüklerini ve özgüvenlerini kazanmak için ebeveynlerin koydukları sınırları ihlal etmeleri gerekir? Otoriter ve geleneksel baskıcı yaklaşımlardan uzak her ebeveyn, çocukların, hem kendisini güvende hissetmek için sınırların belirlenmesine hem de sınırlar içinde hareket yetisi kazandıkça, bu sınırları aşmaya ve genişletmeye gerek duyduklarının farkındadır.
Ebeveynin hassas rolünün önemi tam da bu aşamada belirir: sınırları fazla gevşetmenin ya da hiç gevşetmemenin çocuğun ruhsal gelişimine ciddi zararları olacaktır. Ancak bunlar üstüne ne kadar kafa yorup ince ayar tutturmaya çalışsak da çocuklar (ve gençler) özgürlük alanlarını genişletmek için kendi bulabildikleri yoldan gitmeye oldukça kararlı varlıklardır. Ve yeri geldiğinde ihlal etmeye meylederler.
Julia Donaldson’ın Tostoroman hikâyelerinden ikincisi olan Tostoraman’ın Yavrusu bu gözle ele alınabilir. 2011’de BBC tarafından uyarlanan animasyon filminde kitaptaki hikâyeye daha belirgin bir derinlik ve bazı açılardan tutarlılık kazandırılmış.
Kitaptan farklı olarak film, ilk hikâyedeki anne sincabın çocuklarına anlattığı bir masal olarak başlıyor. Anne sincabın dış sesiyle yavru Tostoraman’ın hikâyesine giriyoruz. Yuvasının etrafında koşturup neşeyle oynayan yavru Tostoraman’ın ormanın derinliklerine heyecanla baktığını görürüz. Ormana doğru merakla, gözleri kamaşmış ilerlerken babası onu koltuğunun altına alıyor ve ormanın derinliklerine gitmemesi için sertçe uyarıyor. Ormandaki tehlikeden, ‘Koca Kötü Fare’den bahsediyor. Onunla bir kez karşılaşmış olması, bir daha unutamadığı acı verici bir deneyim olarak hafızasına kaydolmuş ve çocuğunu da bu yüzden korumaya çalışıyor.



Çocuğuna nasihat veren bu babanın, tümüyle iyi niyetle, sırf koruma duygusuyla davrandığından hiç kuşkumuz yok ilk bakışta. Bu kadar sıkı bir öğüt ve yasak koymak çocukta büyük merak yaratıyor ve yasağın ardındakini öğrenme arzusu da kendini gösteriyor. Eğer bir yasak varsa potansiyel olarak ihlal de yanı başında tetikte bekler. Çünkü yasağı delmek isteyen, yasağın mantıklı mı yoksa boşuna mı olduğunu  anlamak ister.
İlk hikâyedeki minik fındık faresinin Tostoraman’ın zihninde Koca Kötü Fare haline gelişi bizi gülümsetir. Bu şekilde çarpıtarak hatırlamasının sebebinin, olsa olsa Tostoraman’ın yaşadığı korkunun travmaya dönüşmesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Peki, nedir Tostoraman’ı bu kadar dehşete düşüren?
Önceki hikâyede fındık faresi, karşısına çıkıp onu yemek isteyen Tilki, Baykuş ve Yılanı başından savmak için hayali bir canavarla onları korkutmuştu. Sonra bu heyula -korkularının cisimleşmesi- ete kemiğe bürünmüş olarak karşısına dikilmiş, bu kez de canavardan kurtulmak için kendisinin ormanın en korkulan yaratığı olduğuna onu inandırmıştı.
Ormanın bu “en korkulası” yaratığı,  diğerlerinin korkularını onlara geri yansıtabilme becerisini gösteren, ormanın en zayıf yaratıklarından birisiydi aslında. Eğer bir marifeti varsa, bu kendinin ve diğerlerinin korkularını tanımasıydı. Böylece onu korkutanlara ayna tutup onları korkularıyla yüz yüze getirebiliyordu.
Burada masalın bütün sevimliliğini bir süreliğine kenara bırakıp, Tostoraman’ın, son derece zayıf ama kendisini zekâsıyla savunmasını bilen fındık faresini en büyük korku kaynağına, büyük kötüye, ötekine dönüştürmesinin mantığı nasıl anlaşılır hale gelir?
Bu devin, fındık faresi ile karşılaştığı ana kadar karşısına kendisi kadar korkutucu başka bir yaratığın çıkmamış olmasının beslediği kibrin altını oyan şey, tüm orman sakinlerinin önünde fare tarafından korkutulması ve alaya alınması olsa gerek. Böyle bakarsak, Tostoraman’ın korkusunun  kökenini, ormanda iktidarsızlaştırılması, hatta “kastre edilmiş” olması olarak görebiliriz.
Ormanın en kendine güvenen, gerçek olamayacak kadar korkunç canavarının, böylesi bir kastrasyonu travma olarak hatırlaması, bu travmanın kaynağı olan minik fındık faresini abartarak imgeleminde Koca Kötü Fareye çevirmesi bu durumda anlaşılır: bir devin iktidarını sarsabilecek olan yine ancak bir dev olabilirdi bu mantığa göre.
Her ne kadar Tostoraman’ın belleğinde fare belki tam olarak dev gibi anımsanmasa da artık çocuğuna onu kötü bir dev olarak anlatır. Hikâyenin başında, onun nasıl bir şey olduğunu merakla öğrenmeye çalışan yavrusuna “Üstünden geçmiş çok zaman” dedikten sonra kafasını kaşıyıp “Pek iyi hatırlamıyorum” der ve düşünür. Sonra tıpkı fındık faresinin geçmişte Tilki, Baykuş ve Yılana anlattığına benzer şekilde yavrusuna Koca Kötü Fare’yi anlatmaya başlar.
Koca Kötü Fare korkunç kuvvetli, uzun pullu kuyruğa sahip, gözleri ateş kuyusu, bıyıkları dikenli telden sert bir yaratık olarak resmedilir. Bu sayede Tostoraman hem ondan duyduğu korkuyu meşrulaştırmış olur hem de yavrusunun ormana ayak basmasını korkutma yoluyla engellemeye çalışır. Bu engellemenin altında yatan sebebin, farenin gerçekte hiç de böyle bir yaratık olmadığını farkında olmadan unutma ve gizleme çabası olup olmadığını sorgulayamaz mıyız?
Ya günün birisinde yavrusu ormana adım atıp Koca Kötü Fare diye bir şeyin aslında var olmadığını, babasının korktuğu şeyin minicik bir fındık faresi olduğunu öğrenirse? O halde yasak sadece yavruyu koruma işlevi görmez, hatta aslında böyle bir işlevi yoktur bile. Gerçekte bu yasak yavruyu korumaktan çok babasının korkusunun açığa çıkmamasını, ormanda yerinden edilen iktidarının en azından kendi yaşam alanında sürdürülebilmesini sağlar.
Artık kastre edilmiş olan eril iktidarını yeniden tesis edebileceği tek yer, yasakları ve sınırlamalarıyla kendi yuvası olup, yapabileceği tek şey orada egemen olmak ve bunu yavrusu üzerinde müşfik bir koruma hamlesiyle kabul edilir kılmaktır.
Ormanın en güçsüzlerinden olan fındık faresinin korkularından türeyen, ormanın en güçlülerinden birisi olan Tostoraman, eğer gücünü ötekilerin duyduğu korku sayesinde edinmişse, bu gücü yerinden edecek olan da güçsüzlerin ondan korkmamayı öğrenmesidir. Böylece korkma sırası ona gelir. Çünkü kimse kadiri mutlak değildir.
Bu tam da eril iktidarın kendisini alt üst edecek olanla karşılaşmasıdır: İlk hikâyede -özellikle belirgin şekilde animasyonda- ormanın yaşlıları ve güçlüleri olarak canlandırılan Tilki, Baykuş ve Yılan tipleri ve Tostoraman eril iktidar ağının simgeleşmiş figürleridir. Buna karşın fındık faresi bu eril iktidarı ve gerontokrasiyi (yaşlılar iktidarını) sarsacak olan bağımsız bir genç figürü olarak karşımıza çıkar.
Bizim dünyamızda eril iktidarın kendini gerekçelendirmek için sürekli öteki korkusuna yaslanmasını tartışmamıza katıp devam edelim. Masalda sevimli görünse de gerçek dünyada ufaklığına rağmen ürkütücü ve tiksinti verici olan farenin toplumsal hayatta neyi simgeleyebileceğini düşünelim: fare genellikle yerde, yerin altında, binanın dip ve köşelerinde, karanlık ve nemli yerlerde, boru ve kanallarda, yani yaşam alanlarının en erişilmez kuytularında, tekinsiz mekânlarda gezer. En küçüğünden en irisine kadar, kontrolden kaçabilen, kolay yakalanamayan ve bu yüzden ev yaşamından her zaman uzaklaştırılmak istenen, tiksinilen, görüldüğünde öldürülmek istenen bir hayvandır.
Masaldaki farenin simgeledikleri arasında, eril iktidarın denetiminden kaçan birçok toplumsal grubu görebiliriz: aile yaşamının kurallarının dışında kalan kadınların, başına buyruk gençlerin, itaat etmeyen çocukların, eşcinsellerin, yabancıların, alt sınıfların, ayak takımının, serserilerin, yoksulların, evsizlerin, sırf varlığıyla ailenin ya da topluluk yaşamının kurulu düzenini tehdit ettiği düşünülen her türlü aykırı, uyumsuz figürün oluşturduğu ötekilerin dünyası.
Ötekilerin dünyası bu yüzden gerçek hayatta korkuyla, kuşkuyla, aşağılamayla, küçümsemeyle ve tiksintiyle karşılanır. Kodlarını babanın, iktidar sahiplerinin belirlediği bu dünyada ötekiler tek tek ne kadar küçük de olsalar, varlıkları, eril iktidarın altını boşaltıp korkusunu yüzünü vurur ve giderek boyut değiştirip büyük korku nesnesi haline getirilirler.
Bu yüzden onların varlıklarının çocuklar tarafından bilinmeleri, keşfedilmeleri istenmez. Ne kadar dost, zararsız ve kendi halinde olursa olsunlar, daima büyük bir tehdit olarak kodlanırlar. Fındığını yiyip ormanın sükûnetine kendini bırakmak, hayatını keyfince sürdürmek isteyen ama yeri geldiğinde bütün diğer “büyükleri” korkutup kaçırmasını becerebilen minik fındık faresi, bu yüzden hikâyedeki eril iktidar figürlerinin gözünde tehditkâr öteki olarak kodlanır: böylece Koca Kötü Fare olur. Ondan en çok korkan da en büyük olan, yani Tostoraman’dır.
Babanın koyduğu yasağı delmek isteyen yavru Tostoraman, gece yarısı hem de karlı bir havada evden kaçıp Koca Kötü Fare’yi bulmaya gider. Çünkü bir yandan yasağın doğruluğundan kuşku duyar. Ama yavru Tostoraman henüz o kadar küçüktür ki babanın yasağına meydan okurken bile cesaretini zar zor toplar. Yanına en sevdiği oyuncağını, Donaldson’ın başka bir kitabından tanıdığımız Değnek Adam’ı alır. Küçük çocuklar için ebeveynden ayrışma sürecinin bir geçiş nesnesine aktarımla simgelendiğini biliriz. Yavru Tostoraman’ın daha henüz ebeveynden ayrışmamış bir çocuk olduğunu buradan anlarız.
Yavru, ormanın derinliklerine daldığında, tıpkı minik fındık faresinin başına geldiği gibi Yılan, Baykuş ve Tilki ile karşılaşır. Sırasıyla hepsinin çeşitli burnunun, kuyruğunun, gözlerinin, bıyıklarının babasının anlattığı gibi Koca Kötü Fare’ye benzeyip benzemediğini anlamaya çalışır. Hepsi Tostoraman’ın yavrusunu gördüklerinde hem korkarlar hem de onu başlarından savmak için daha önce minik fındık faresinin yaptığı numarayı tekrar ederler. Tostoraman’ın yavrusuna tabi ki Koca Kötü Fare’nin olmadıklarını, onun başka bir yerde Tostoramanlı bir şeyler yiyip içtiğini anlatırlar. Koca Kötü Fare efsanesini hem pekiştirirler hem de kendilerini kurtarırlar.
Yavru Tostoraman, korkusunu yenmeye çalışırken tüm aramasına rağmen bir Koca Kötü Fare bulamaz. Hikâyenin bu noktasında Tostoraman’ın yavrusunun babasına olan güveninin azaldığını görürüz. Hatta bir anlığına hayal kırıklığı yaşar ve herkesin ona oyun oynadığını düşünmeye başlar: “Ben inanmıyorum  Koca Kötü Fare’nin var olduğuna” diyerek üzüntüsünü dile getirir.
Ancak tam o esnada minik fındık faresinin yuvasını ve kapısının önündeki karları süpürmekte olan fareyi görür karşısında. Yuvanın önünde bir de farenin yaptığı kardan Tostoraman vardır! Her ne kadar bulduğu Koca Kötü Fare olmasa da arayışlarının bir ödülü olarak onu mideye indirmeye karar verir. Fare, Tostoraman’ın yavrusunu kandırmak için Koca Kötü Fare’yi tanıdığı ve onunla tanıştıracağı hikâyesini uydurur. Ay ışığında ağaçtan yansıyan gölgesinin yere vurup dev gibi görünmesini sağlayarak Tostoraman’ın yavrusunu Koca Kötü Fare’yi gördüğüne inandırır. Bunun üstüne yavru da tıpkı babası gibi koşarak kaçar.
En sonunda yuvaya ulaşan yavru, horul horul uyuyan baba Tostoraman’ın kolunun altına tekrar yerleşir. Bu esnada baba hiçbir şeyin farkında değildir. Küçük yavru tehlikeli macerayı kazasız belasız atlatıp güvenli yuvasına dönmüş olmanın huzuruyla babasının kolunun altında yeniden uyumaya başladığında, artık eskisi kadar cesaretli olmadığını ama eskisi kadar da canının sıkılmadığını öğreniriz. Minik fındık faresi de onun izlerini takip edip yuvasına kadar gider. Bu sakin ve güvenli sahneyi gördüğünde gülümser ve fındığını yemeye koyulur.
Anne sincap hikâyeyi tamamlandığında, yavru sincaplar aralarında Tostoramancılık oynamaya başlarlar. Bir kez daha anlatılan macera ormanın minik sakinleri arasında, zayıfın güçlünün karşısındaki hayatta kalma hikâyesine dönüşür. Aynı zamanda da bir büyüme ve özgüven kazanma hikâyesine.
Farenin kendisi hakkında oluşan Koca Kötü Fare efsanesini boşa çıkarmaması kendisini korumak ve aynı zamanda güçlüyü alt etmek için yaptığı bir şey. Tostoraman, Tilki, Yılan ve Baykuş’un fare gibi minik bir varlık karşısındaki zayıflıkları, yalnızca farenin onları büyük güç olarak görmemesinden kaynaklanır. İktidar korkusu ortadan kalkınca iktidarın altı boşalır. O halde korkularını yenen akıllı minik fareler, iktidarların korkulu rüyası halini gelirler!
Tostoraman’ın fındık faresinin yaşam alanına bir daha girmemesi, onu tehdit etmemesi, hatta ondan çekinmesi gerekliliği yavru Tostoraman için de doğrulanmış olur. Aynı zamanda hem yavru Tostoraman’ın babasına olan güveni pekişir hem de onu ihlal ederek özgüven kazanma denemesinde olumlu bir adım atmış olur.
Yavru Tostoraman’ın bir çocuk olarak edindiği tecrübe gerçekten de yasağın ihlali mi yoksa babasının çizdiği sınırlara huzurla geri dönmesi yasağı delme girişiminin boşa çıkması mı? Bu kadar küçük bir çocuk için bu sorunun cevabı verilemez. Çünkü dünyayı şekillendiren değerlerden henüz haberdar değildir ve onlar için öncelikli olan yuvanın içindeki sahici güvendir.
Ebeveynler çocukları için güvenli bir hayat oluşturmaya çalışırken çizdikleri tüm sınırların her zaman o çocukların güvenlikleri için gerekli olduğuna inanır ve onları da inandırmaya çalışırlar. Ama egemen toplumsal değerlere ve iktidar ilişkilerine sorgusuz sualsiz bağlanmış olmaları yüzünden kendi icat ettikleri korkuları da çocuklarına aşılarlar. Çocuklar ancak ebeveynlerinden bağımsızlaşıp genç olduklarında bu değerleri sorgulayabilecek tecrübeye kavuşurlar.
İlk bakışta görünen o ki yavru, babanın yasağını hem deldi hem kendince bunun haklı bir yasak olduğunu  deneyimledi. Ancak belki şunu da söyleyebiliriz: Daha henüz küçük bir çocukken yasağın mantıksız olabileceğine dair bu denli kuşku duyması, onun yasaklara karşı koyma konusunda büyüdüğünde daha cesur olma ihtimalinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Çünkü güvenli yuvaya geri dönmüş olsa bile bunun “şimdilik” bir dönüş olduğunu düşünebiliriz. Ebeveynden ayrışma gerçekleştiğindeyse durum değişecektir.

Etrafındaki tehlikelere rağmen, kendinden büyük güçlerden bağımsızlığını korumuş ve tehlikeli dünyada bildiği gibi bir hayat süren genç fındık faresinin şefkatli onayını alması da bu yüzden olabilir mi?


http://uzuncorap.com/2014/01/16/tostoraman%E2%80%99in-yavrusu/ 

20 Aralık 2013 Cuma

Evet, Erkekler de Yapabilir!




Yukarıdaki foroğrafı ilk gördüğümde epeyce güldüm, dilerseniz bu fotoğrafın alt mesajına “erkekteki meme haseti” adını da verebilirsiniz. J Kadınların doğurganlık özelliklerinin onların çocukları büyütmek için de özel bir yaradılışa sahip oldukları anlamına geldiği düşüncesinin, kadını ev içine çivileyen bir toplumsal tahakküm eğiliminin gerekçesi kılındığı bir toplumda, kadınların bu yetisi karşısında dehşete kapılan kimi erkeklerin böylesi bir hasedi olabilirdi sahiden. Şaka bir yana bu resme bakınca bunu anlamıyorum. Daha çok, “ya evet, ben de bu bebeğin bakımını verme konusunda bir şeyler yapabilirim, televizyon kumandasına komutanlık eden bir erkek olmak yerine bir takım işlerin ucundan tutabilirim” diyebilen, hatta bundan daha fazlasını diyebilen yeni bir eğilimin komik bir ifadesi. “Biz içine hapsedildiğimiz erkeklik rollerine mahkum değiliz! Ortak yaşamın bütün sorumlululuklarını yerine getirebilir, anneliği de bir cinsiyet rolü olmaktan çıkartıp ebeveynliği eşitlikçi bir şekilde yeniden düzenleyebiliriz.” diyebilen bir yeni yaklaşımın mesajı var bu resimde bana kalırsa. ‘İyi’ ebeveynliği, ‘iyi’ bir baba olmayı çocuklarıyla iyi oynayan bir adam olmaya indirgemekten çıkıp, bugüne kadar sadece kadınların alanına ait olduğu sanılan konulara erkeklerin de dahil olabileceği, hatta biraz öteye giderse, aslında bu alanların zaten kadınlara ait olmadığı, bilakis kadınların bu alanlara hapsedildiği gerçeğini idrak etmeye dair bir işaret! Zira kadınlık herşeyden önce anne olma kapasitesi ile tanımlanır ve kadınların evdeki görünmeyen emeğinin sömürüsü böylelikle doğallaştırılır. Bu ilişki biçimi nasıl yıkılır peki? Bu yazıda uzun uzadıya ‘cinsiyetcilikten özgürleşme devriminin ulu reçetesini’ sıralamaya kalkışacak değilim. Daha basit bir şey anlatmak istiyorum: Erkekler de yapabilirler!
Bir dönemin feminizminin temel meseleleri arasında, kadınlara kapatılmış olan alanlara -siyaset, bilim, sanat, spor, çeşitli meslekler, toplumsal konular vs.- kadınların da girebileceğini ortaya koyabilmekti. Feminist düşünce toplumsal cisniyet temelli bu işbölümünün kurduğu kavramları ve değer yargılarını çok güçlü bir şekilde yerinden oynattı, ve bugün kadın hareketlerinin de gücüyle toplumsal sistemin içinde her alanda erk kazanan kadınlar, gittikçe yaygınlaşan bir oranda yer alıyorlar ve eşit temsil istiyorlar. Öte yandan 1970’lerden itibaren, İngiltere’de bir harekete dönüşen sonradan profeminist olarak da anlandırılacak, cinsiyetçilik / patriyarka karşıtı erkek gruplarında bilinç yükseltme çalışmalarının yanı sıra, kadınların sosyal hayata, politik mücadeleye katılımının önündeki en büyük engel olan ev işi tahakkümünün azaltılması, bir zorunluluk olmaktan çıkartılması için, erkeklerin bu alana daha fazla dahil olması gerektiğini ortaya koyan bir yaklaşım ve hareket gelişmeye başladı. Bu yaklaşımla eş zamanlı olarak günümüzde ebeveynlik ve çekirdek aile yapısı çok ciddi bir değişim geçiriyor. Artık erkekler sadece ev işlerine “yardım” etme lütfunda bulunmakla kalmıyor. Ev içindeki emeğin cinsiyeçti işbölümüne karşı çıkan erkekler de çoğalıyor.
Ancak bu işbölümünün giderilmesinin en netameli olduğu alan yine de bebek/çocuk büyütme konusudur. En radikal muhalif çevrelerdekiler de dahil olmak üzere erkeklerin çoğu teoride değilse de pratikte hâlâ kadınlık/ annelik konusunda bazı eski kafalı değer yargılarından ve bu işlere uzaklıktan çıkabilmiş değiller. Fakat her türlü kültürel dirence rağmen bu durum değişiyor. Bazı erkekler kadınlığa özgü kabul edilen bir çok uğraşın aslında böyle olmadığını keşfetmeye ve anne / baba cinsiyet rol ayrımının yol açtığı eşitsizliğe karşı koymaya başlıyorlar. Evin içinde sadece partneri bebek emzirirken, ortalığı temizleyip toz alan “iyi eş, iyi baba” modelinin eşitliği kurmakta yetersiz olduğu görülmeye başlandı. Hâlâ sokaklarda bebeklerini besleyen, altlarını değiştiren adamlara rastlamak nadir olmasına rağmen, yukarıdaki esprili resimde olduğu gibi, bakım sorumluluğunu bütünüyle eşitlikçi bir şekilde üstlenmeye çaba sarfeden, eli yatkın, becerikli, çok ilgili bir yeni nesil erkek ebeveyn (artık buna klasik anlamda ‘baba’ demek bile sorunlu geliyor bana) örneği oluşmaya başladı.
Cinsiyet eşitliğinin ev içinde sağlanması için bence en önemli başlama noktası erkeklerin, “bunu ben de yapabilir miyim?” sorusunu sormaktan bir sonraki adıma geçmek, tüm bu işleri üstlenerek pratiğe geçmek. Tabi ki eril bir rekabet saplantısına kapılmadan! Çocuk bakımı konusunda da, bazen yemek pişirme konusunda olduğu gibi ukalalıktan vaz geçemeyen erkeklerin üstünlük gösterme saplantısına kapılmadan. Özellikle annelerin yazıp çizdiklerinden öğrendiğim şikayetlerden birisi, çocuk bakım işinin sorumluluğunu yeterince üstlenmediği ve yükü eşitlemediği halde, çok bilen ve kadınlara çocuklara yaklaşım konusunda bolca pedagojik tavsiyelerde bulunup kadınlara eleştiri yapan bir eğitimli erkek modelinin varlığı.
Resimdeki espriye dönecek olursak, öncelikle emzirme duygusunu yaşamak ya da bebeği beslemek isteyen erkekler için daha gerçekçi alternatifler mevcut: protez meme, göğüs pompası ile sağılmış ve saklanmış anne sütünün biberon yoluyla içirilmesi veya devam sütü ve benzeri, ama teknik ayrıntıları bir yana bırakalım, öğrenmek isteyen bulur. J Zaten bu esprili görselin verdiği mesaj bence bir kadının yapabildiği herşeyi erkeklerin de eksiksiz yapmaya yeltenmesi değil belli ki. Bir kadının yapabildiği gibi erkeklerin de yapabilmesi mümkün olan herşeyi devralmak, bebeğin / çocuğun her türlü bakım sorumluluğunu eşitlikçi şekilde üstlenmek, paylaşmak olarak anlıyorum bunu. J

Bunu bebeklik aşamasından çocuğun büyümesine ve erişkin olmasına kadar her aşamada devam edecek bir pratik sorumluluk olarak görebiliriz. Yani kendimizi resimdeki gibi erken bebeklik evresiyle sınırlamamamız gerekiyor. Zira bir bebek dünyaya geldiğinde ilgimizin sevgimizin odak noktası oluverir ve onunla ilgilenmek çok zevklidir filan ama, “bakın ben ne iyi babayım çocuğuma biberonla mama yediriyorum” demekten daha fazlasını yapmaya gelince bir sürü erkeğin yelkenlerinin suya indiğini de biliyoruz. Sonrasında çocuğuyla oyun oynadığında yapması gereken herşeyi yaptığını düşünüyor bu adamlar.
Beni çok güldüren bir konu da uçak mühendisi bir arkadaşımın altı aylık bebeğini bezlemek hakkında, “ben onu yapamıyorum, ben yapınca mutlaka bir yerinden kaçırıyor” diye gülümseyerek anlatmasıydı J Başka bir uçak mühendisi arkadaş da yemek yapmayı beceremediğinden dem vuruyordu J “Be adamlar uçak mühendisi olmayı beceriyorsunuz ama el becerisi konusunda kendinizi geliştiremiyorsunuz” demek geliyor içimden, demeden kalıyorum, çok kolay alınıyorlar bu bizim eğitimli erkekler! Oh burada dedim en azından J
Velhasıl emzirmekten başka, 5-6 aylıktan itibaren bu bebek meyve püresi yiyecek, sebze çorbası içecek, kahvaltıya başlayacak, başlayacak vs. vs. Bunlar nasıl hazırlanır, nasıl yedirilir, bir yaşına yaklaşan bir bebeğe kendi yemek yemesi nasıl öğretilir? Nasıl yıkanır, nasıl giydirilir, nasıl uyutulur, buyüyen bir çocukla iletişim nasıl kurulur, onunla nasıl oyunlar oynanır gibi çocuğun yaşıyla birlitke giderek çoğalan bir meseleler dizisi uç uca eklenir. Erkekler genelde bu işlerin en ev dışı olanlarıyla ilginir de ev içi olanlarıyla ilgilenmeyi daha çok kadınlara bırakırlar yaygın olarak. Oysa bunların hepsi kadın-erkek fark etmez zaman içinde öğrenilebilen işler. Yani bu işlerin hiçbirisi, kadınlar için de doğuştan gelen yetiler değil, bir çok kadın benden daha iyi bilir ki kendi memesiyle bebeğini emzirmek bile öğrenilen bir şey.
O yüzden benim basit sloganım şu: Tüm bu ev içi işleri, ebeveynliğin gerektirdiği herşeyi, yapmak-öğrenmek isteyen yapar. Yani bütün eksiğimiz meme vermekti de onu mu talep ediyoruz, bırakalım o da rahmi ve memesi olanların kalsın da diyebilirim. Misal kadın bebeği emziriyor, ey baba sen bunu belki yapamazsın, ama yine de diğer besleme ihtiyaçlarını karşılaman önünde engel yok. Ayrıca hamilelik ve lohusa aşamasındaki bir kadının fevkalade özen gerektiren bakımını bizzat o kadına sen verebilirsin! Bu dönemde yapabileceklerin sadece aşeren kadına gecenin bir yarısı istediği şeyi bulup getirmek ve torbaları taşımakla sınırlı olmadığını da artık anladın. Bebeğin emzirilmesinden sonra gazını çıkarıp, uyutabilirsin pekala. Bebek gece uyandığında kalkıp yanına gidip bakabilirsin, ihtiyaçlarını anlayabilirsin, altını değiştirebilirsin. Verdiği sinyalleri, ağlama ses tonundan ve ağlama şeklinden o sıradaki derdinin ne olduğunu sana ne anlatmaya çalıştığını öğrenebilirsin. Hastlıklarında nasıl davranmak gerektiğini öğrenebilirsin. Bunların hepsi çocukla kurulan duygusal bağ ve sorumluluk duygusunun eşliğinde gelişen, kazanılan becerilerdir ve bunun için hiçkimsenin özel bir yatkınlığı olması gerekmez, zaten yoktur. Kısaca yavruyu doğurmak ve kendi memenle emzirmek dışındaki herşeyi, HERŞEYİ yapabilirsin. Bunun için kendi zihnindekiler haricinde hiçbir engel ya da yetersizlik söz konusu değil erkekler açısından. Bunları yapabilmek için kadın ya da erkek olmak zorunlu değildir. Hatta biyolojik olarak anne ya da biyolojik olarak baba olmak da zorunlu değildir. Biyolojik ebeveynlik bebeğin dünyaya gelmesine sebep olmakla sınırlı bir pratiktir. Ebeveynlik ise çocuğun dünyaya hazırlanması için gerekenleri öğrenmek ve onu hayata hazırlayan kişi olmak demektir. ‘Annelik içgüdüsü’ üstüne söylenenlerin, erkek egemen sistemin kadınlar üstündeki tahakkümlerini sürdürmek için bugünün dünyasında devam ettirilen bir mit olduğunu hâlâ anlamadık mı? Kadın ya da erkek, kim bir çocuk doğmadan evvel çocukla nasıl yaşanır, onun ihtiyaçları nasıl karşılanır biliyor ki? Bu pratik sadece ve sadece tecrübe ile edinilir: Bir insan yavrusunun hayatta kalması ve sosyal hayata hazırlanması için gerekenleri yapmak yönündeki sezgiler, ortak tecrübenin aktarımı ve bilgi yoluyla.

"Anne" ya da "Baba" doğulmaz, "Anne" veya "Baba" olunur. Hatta bunu ikili cinsiyet ve biyolojik determinizmden de çıkaralım: Ebeveynlik ortak bir yaşam pratiğidir, isteyen herkes bunu öğrenebilir. Bakılması gereken çocuğun biyolojik ebeveyni olmak gerekmez. Her çocuk onun ihtiyaçlarını karşılayan ve duygusal gelişimi için ona destek olanları benimser, onlarla derin duygusal bağlar kurar. Bu bakımı sağlayan kişilerin adının Anne / Baba olması da zorunlu değildir. Çocuklar bizler kadar yapılandırılmış kalıplarla hayata bakmazlar, onları bu kalıplara sonradan bizler sokarız. Bu yüzden çocuk bakımı konusunda iki kişilik, heteroseksüel çekirdek ailenin ürettiği Anne ve Baba rollerinin dar sınırlarına hapsolmak gerekmez.

Evet, erkekler de yapabilir! 

http://uzuncorap.com/2013/12/20/evet-erkekler-de-yapabilir/ 

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...