2 Ağustos 2019 Cuma
Komünist Marx
Marx Batılı felsefe geleneği içerisinde kelimenin her anlamıyla bir filozoftu. Bir daha altını çizelim: Filozof. Herşeyden önce felsefenin bütün niteliklerini temin eden, engin bir kültüre sahip, solun içine düştüğü slogancılık ve ahlaki nitelikteki bir kapitalizm eleştirisine asla prim vermemiş bir filozof. Unutulmaması gereken bir nokta da şu: Marx akademik anlamda bir eğitime sahip, doktora yapmış bir filozof olmasına rağmen komünist olması nedeniyle akademi dünyasında kendisine yer bulamamış bağımsız bir entelektüeldi. Orta sınıf bir aileden geliyordu ancak tam anlamıyla déclassé bir entelektüeldi. Yani sınıfsal konumunu da kaybetmiş ya da terk etmişti. Asla akademisyen olmadı. Buradan üniversite hocalığını olumsuzladığım anlamı çıkmasın. Ancak akademide, özellikle akademik solun yaptığı gibi içi boşaltılmış, tutkusundan, devrimci komünist içeriğinden yalıtılmış, sosyal bilim teorilerinden birine indirgenmiş, kaynakçalarda yer alan "Marksizm" ile 19. yüzyılın komünist filozofunun ortaya koyduğu düşünsel pratik arasında hiçbir yakınlık yoktur. Üstelik sistem kurucu bir filozof da olmadı. Hatta sosyal bilimci de. Onun bütün yazılarının tek bir ilgisi vardı: Antagonist mücadeleleri komünist bir çizgiye teşvik etmek. Marx'ı, Marksizmden, akademiden ve solculuktan kurtarıp tekrar komünist filozof haline getirmezsek, ondan geriye yalnızca derslerde kitaplarından bazı pasajlarını okutup, "paper" yazdıran, kitaplarına referans vererek marksizm yapan akademik solculuk ya da kapitalist düzenin payandası haline gelmiş bir popüler solculuk kalacak. Bu yüzden Marx'ı kendi içsel mantığına uygun şekilde, politik olarak okumak gerek.
30 Mayıs 2017 Salı
Sinirbilim, Evrim, Etik, Demokrasi, Spinoza
Türkçe’de Spinoza üstüne ikinci kitabını[1] yazan Çetin
Balanuye’nin ismiyle ilk karşılaşmam Kemal İnal’ın derlediği Gezi, İsyan
Özgürlük-Sokağın Şenlikli Muhalefeti[2] kitabında yayınlanan bir yazısı yoluyla
oldu. “Demokrasi, Çokluk ve Sözleşme: Diren Türkiye!”[3] isimli bu deneme
başlığı nedeniyle ilk dikkatimi çeken yazı olmuştu. Balanuye, yazısında,
1999’da Seattle ile 2010’da Tahrir meydanında gerçekleşen isyanlardan yol
çıkarak bu dönem boyunca sistem karşıtı protestoları ve isyanları doğuran
toplumsal dinamiklere odaklanıyor, daha sonra da Gezi isyanını ortaya çıkaran
koşulları anlamak üzere Spinoza’nın etik ve siyasal teorisinin kavramlarını
kullanıyordu.
Gezi isyanı hakkındaki yazıların çoğunda, cepte duran sol
angajmanların getirdiği kolaycılıkla olayın özgünlüğüne ve maddi niteliklerine
yüzeysel bir bakışla, birbirine benzeyen açıklamalara başvurma eğilimi
yaygındır. Ancak bu yüzden, Gezi’nin getirdiği, henüz tamamen tükenmemiş
politik potansiyel, sığ ana akım siyasetin dümen suyuna teslim edilir. Gezi
direnişi ve ardından gelen toplumsal isyanda görünür hale gelen dönüşüm ve
başka siyaset arayışı göz ardı edilir ve olayın biricikliği gözden kaybedilir.
Nadir yazılar ise Gezi’yi ana akım siyasal çıkarların penceresinden okumak
yerine, Gez’nin ifade siyaseti arayışını ve nasıl bir deneyimler dizisi ortaya
çıkardığına dair mütevazı analizler ortaya koyar. Bu analizlerden bazıları da Spinoza
felsefesine referans veren ve yukarıdan stratejik akıl vermelere eğilim
göstermeyen, direnişin doğurduğu sevinçli duygulanım ortaklığını ve gelmekte
olan yeni siyaseti anlamaya çalışan yazılardı.[4]
Bir olay olarak Gezi direnişi, ülke tarihinin kendisini
önceleyen dönemiyle basitçe bir süreklilik uğrağı olmayıp, dönemin küresel
çaptaki diğer anti-kapitalist isyan hareketleriyle birlikte bir kopuş uğrağı
olarak, halen gelmekte olan siyasetin belirgin bir faslı olarak anlam
kazanıyor. Liberal demokrasilerin mevcut hallerinin bile artık işlemez hale
gelişiyle birlikte artık iktidarların eski yönetim teknikleriyle yönetmeyi
sürdüremedikleri, demokrasi sonrası yeni otoriterlik evresine giriyoruz. Buna
karşılık, tüm isyan hareketlerinde, demokratik sistemlerin kesinlikle
karşılayamayacağı bir arayış öne çıkıyor: doğrudan demokrasinin hemen
uygulamaya geçirilmesi, lidersiz eylem ve yatay örgütlenme biçimlerinin her
tekil mücadelenin içinde tekrar tekrar icadı.[5] Başka bir deyişle, biz, bu
sisteme isyan edenler, küresel kapitalist sistemin içinden tam olarak hangi
yollarla, ne tür seferberliklerle çıkabileceğimizi henüz tam olarak bilemesek
de, ne tür bir toplumsal siyasal örgütlenme istemediğimiz konusunda artık
oldukça çok fikre sahibiz.
O halde toplumsal değişim/devrim isteyenler için siyasal
sorunsal gittikçe değişiyor. Şimdiye kadar uygulanan sol stratejilerin ve
örgütlenme modellerinin artık işlevsizleştiği, ancak bunların yerini alacak
yeni modellerin icat edilmesinin henüz açık uçlu sorular ve zengin tartışmalar
olarak karşımızda durduğu bir dönemde yaşıyoruz. Gezi’nin parçası olduğu bu
dönemi anlamaya çalışmak için kavramlarımızı da yenilememiz gerekiyor. Gelmekte
olan temsil ve devlet karşıtı/doğrudan demokratik siyasetin kavramsal inşasında
bu yenilenme halen sürmekte. Ancak, eski temsile/devlete dayalı siyaset
biçimleriyle eşzamanlı bir şekilde, bir arada. Bu anlamıyla Gezi ve diğer
isyanlar, bizi, modern siyasal tarihten kopmaya, modern tarihin siyasal
tasavvurlarının ve felsefi kaynaklarının dışında ve ötesinde yeni kaynaklar
aramaya, icat etmeye, yeniden okumaya ve mevcut paradigmalarımızı değiştirmeye
zorluyor. Geleneksel solun politik krizini izleyen entelektüel kriz, bizi,
temsile dayalı olmayan bir demokrasi düşüncesinin kaynaklarına kadar sürüklüyor
ve işte tam orada karşımıza zamanını aşan bir aşırılık, bir anomali olarak
Spinoza çıkıyor.
Balanuye’nin yazısı, tüm dünyada sürdürülen zengin
entelektüel araştırma alanından gelen bir etkiyle, Spinozacı gözle Gezi’ye
bakıyordu. Gelmekte olan siyasetin gramerine aykırı eski kavramları terk etme
çabasının, yeni bir siyasetin araştırılması olarak siyasal analizin bir
örneğini somutlaştırıyordu.
Belki şu anda Gezi’nin ve onun yol açtığı kudret artışının
ve sevinç duygulanımının çok uzağında olabiliriz. Ancak güçlerimizin
kısıtlandığı bu evrede de egemenin devamlı kılmak için çok çaba sarf ettiği
kederli duygulara teslim olmamak ve aynı zamanda iktidarın insanları hangi
yollarla kederlendirip egemenliğini sürdürdüğünü anlamak için yine Spinoza’ya
dönmemiz gerekiyor. Fakat bu yeniden dönmenin bir yolu da Spinoza’yı yalnızca
bir siyasal filozof olarak okumakla sınırlamamak; gündelik hayat içinde bir pratiğin
kurulmasına ilham veren bir filozof olarak okumak da önemli hale geliyor.
***
Spinoza’nın Türkiye’de muhalif entelektüel çevrelerin
belirli bir kesiminde yaygın bir ilgiyle etraflıca okunması, önemli bir
filozofa olan meraktan çok öte bir durumdan, sol entelektüel hayatın krizini
takip eden bir kavramsal krizden kaynaklandı. Devletçi sosyalist düşünce ve sol
politikanın krize girmesi, solun toplumsal hayatın içinde etkin bir güç
olmaktan çıkmasına sebep olurken, entelektüel arayışlar üretken şekilde çeşitli
yönlere uzandı. Bu yönlerden bir tanesi de Marksizm’in çağdaş Fransız felsefesi
ve İtalyan radikal politik düşüncesi eksenlerinde yenilenmesi oldu.
Spinoza’nın Türkiye’de hem özgürlükçü yönelimi öne çıkan bir
heterodoks Marksist eksende hem de anarşist radikal okurlar arasında bu yoğun
okunma sürecinin 2000’den sonra şekillendiğini söyleyebilirim. Bu merakı aniden
kışkırtan etkenlerden ilk akla geleni, ODTÜ Sosyoloji bölümünün efsaneleşmiş
figürü, 2007’de kaybettiğimiz Ulus Baker’in yaydığı Spinoza etkisidir. 2000
yılında Körotonomedya ortak çalışması olarak ve Ulus Baker tarafından derlenip
çevrilen Gilles Deleuze’ün Spinoza Üzerine On Bir Ders kitabıyla başlayıp, Ulus
Baker’in Spinoza üstüne yazılarıyla devam eden yazınsal üretimi, bu okumaların
yönünü belirleyen kaynaklardan ilkidir. 1993’te kurulan körotonomedya
topluluğunun web sitesi de 2000’lerin başlarında yaygın şekilde izlenmeye
başlandı.[6] Körotonomedya sitesinin adının, İtalya’da 1970’lerdeki Autonomia
hareketinden ilhamla 80’li yıllarda New York’ta kurulmuş olan anarşist –
otonomist – situasyonist çizgide ve özellikle 60’lar sonrası Fransız radikal
teorisinin kitaplarını İngilizceye çeviren bir yayınevi olan Autonomedia’dan
esinlendiği açıktır.[7] Site, post-otonomist düşünce, Antonio Negri,
Zapatistalar, Spinoza, Deleuze ve çağdaş video art gibi konulara ayrılmış
başlıklar altında makaleler sunarken, Spinoza’nın, özellikle Deleuze ve Negri
düşüncesi ile ilişkisi çerçevesinde ve dolaylı olarak da çağdaş anti-kapitalist
hareketler ve heterodoks komünist/anarşist bir gözle okunması üzerinde belirgin
bir etken oldu.
Bir diğer güçlü etken ise Hardt ve Negri’nin İngilizce ilk
baskısı 2000 yılında yapılan, dünya kapitalist sisteminin ulus devletler ötesi
iktidar ağları etrafında yeniden şekillenmesini ele aldıkları ve
anti-kapitalist hareketlerdeki eylemciler ve entelektüeller arasında motivasyon
kaynağı haline gelen başlıca kitaplardan birisi olan İmparatorluk’un 2001 yılı
sonundaki Türkçe çevirisi oldu. Bu yoğun ve kapsamlı kitabın okunuşu, ondan
etkilenen hemen herkesi, eşzamanlı olarak hem Deleuze’ün fark ontolojisine hem
Foucault’nun biyopolitik iktidar analizlerine hem de Deleuze düşüncesinin
olduğu kadar Antonio Negri’nin post otonomist düşüncesinin başlıca teorik
kaynaklarından birisi olan Spinoza’yı incelemeye yönlendirdi. Bu kitabın
yayınlanmasının etkisi ile oluşmuş bir tartışma ve politik kolektif olarak
2002’de kurulan Otonom yayınları, otonomist Marksist kaynakları ve çağdaş
anti-kapitalist mücadelelere dair çalışmalar ile Deleuze, Foucault, Nietzsche,
Spinoza üstüne çalışmaları yayınlamaya başladı. Etienne Balibar’ın Spinoza’nın
etiğini ve siyaset felsefesini komünist bir çerçeveden analiz ettiği Spinoza ve
Siyaset (Türkçe basımı 2004) bu yayınlardan biriydi.
Aynı dönemde siyaset ve hukuk felsefesi alanında çalışmalar
yapan Cemal Bali Akal hocanın Spinoza üstüne yıllardır yürüttüğü çalışmaların
ürünü olan, Varolma Direnci ve Özerklik ile Özgürlüğün Geleceği Yoktur:
Edebiyatta Spinoza (Türkçe basımları 2004) kitapları ve ardından da
editörlüğünü yaptığı Spinoza eserleri dizisi geldi. Cemal Bali Akal, sonraki
yıllarda Spinoza kitaplarının Türkçe çevirilerinin tamamlanmasını sağlayan
dizinin editörlüğünü yaparken bir yandan da Spinoza üzerine konferanslar da
organize etti ve bu konuda yazmaya devam etti. Cemal Bali Akal da, Spinoza’nın,
klasik liberal sözleşmecilik ve hukuki iktidar modeline karşılık bir demokratik
siyaset felsefesi çerçevesi etrafında anlaşılmasına en çok katkıda bulunan
isimlerden birisi oldu. Aynı dönemde yayın hayatına başlayan Norgunk yayınları
ise Deleuze külliyatına, Ulus Baker’in çevirisiyle Deleuze’ün Spinoza: Pratik
Felsefe (Türkçe basımı 2005) isimli kitabıyla başladı. Tüm bu 2000-2005 arası
yoğun başlangıç dönemi ve ardından düzenli olarak bu tür yayınların devam
etmesi, Spinoza okumaları üzerinde halen tayin edici olmaya devam ediyor.
***
Spinoza, eserlerini yazdıktan sonraki en az 200 yıl boyunca,
kabul edilemez bir aşırılık, Negri’nin deyişiyle ‘kural dışılık’ örneği
olmasından dolayı gerçek bir dışlanmaya maruz kalmışken, özellikle 1960’lardan
itibaren modernliğin eleştirisinin içinden geçen radikal filozoflarca yeniden
keşfedildi. 1960’larda dünya sistemini şekillendiren siyasal modeller bir şey
vaat etmez hale gelirken, tüm dünyada toplumsal ayaklanmalar baş gösteriyordu.
Ulusal hareketler, kalkınmacı modeller, Sovyet devriminin otoriter sosyalizm
modeli, üçüncü dünyacılık, liberal demokrasinin krizleri dünyanın her yerinde
yerel protestolara ve isyanlara sebep olurken, tüm dünyada cinsiyet, yaş, yüksek
düşük kültür, cinsel yönelim, kültürel fark, bölge, etnisite, batı/doğu,
batı/batı-dışı, uygarlık/doğa ve insan/hayvan temelli hiyerarşileri alt üst
eden bir kültürel devrim başladı ve bu dönemden itibaren toplumsal hareketler,
kalıcı politik mücadele formlarına dönüştü. Bu kültürel devrimi süreklileştiren
1968 devrimiyle birlikte modern düşüncenin hâkim paradigması olan ulus fikrinin
de altı oyulurken, egemenliğin bir kavramsal yaratımı olan ulusun yerini ortak
bir üst kimlik altında toplanamayacak farklı yaşamların heterojen çokluğu, hem
pratik deneyimde hem de bir kavram olarak gündeme gelmeye başladı. Ancak bu
kültürel devrimin pek çok açıdan sistem içinde absorbe edilmesiyle yeni bir
siyasal toplumsal sistemin kurulma fırsatı kaçırıldı, radikal siyaset kültürel
politikalara sıkıştı.
Spinoza’nın radikal düşüncede keşfi tam da bu evreye denk
gelir. Kapitalist toplumsal sistemin tüm kavramsal arka planıyla birlikte
topyekûn reddi sorununun bir kriz olarak belirmesiyle birlikte, liberalizmin
kurumsallaşmasından önce, insanların iktidarlara nasıl tabi kılındığı ve nasıl
özgürleşecekleri, herkes için ortak bir özgürleşmenin zemini olabilecek en
elverişli siyasal yönetim biçiminin ne olduğu üzerine kafa yoran bu yıkıcı
filozofun siyasal ufku tam olarak idrak edilmeye ancak bu dönemden itibaren
başlandı. Modern tarihi kuran ulus-devlet ufkunun ötesine geçen bir doğrudan
demokrasi tasavvurunun oluşturulmasında, Spinoza’nın siyasal bir filozof olarak
yeniden keşfi ve ana referanslardan birisi haline gelmesi, 20. yüzyılın sonunda
komünist filozofların komünizmin kuruluşuna dair 19’uncu yüzyıl devletçi
tahayyülünü terk etmesiyle mümkün oldu.
Spinoza ontolojisinin her türlü düalist tasavvuru ve felsefe
tarihi boyunca zihinleri meşgul eden aşkıncılığı ontolojiden tümüyle kapı
dışarı etmesi, insana evrende ayrıcalık tanıyan insan merkezci ve özne odaklı
görüşlere son vermesi, sıkı bir materyalist evren modeli ortaya koyması, zaman
ve mekân aşırı nihai ahlak yargılarının geçerliliğini ortadan kaldırması onu,
ancak günümüzde, sistem karşıtı hareketlerin ufkunda karşılık bulabilecek
radikal bir filozof haline getiriyordu. İnsanların bir siyasal topluluk halinde
bir arada yaşamalarını ve baskıcı bir devletin oluşmamasını sağlayacak en iyi
yönetim biçimi olarak, kalabalıkların/çokluğun önceden verili ideallere göre
hareket etmediği bir ifade özgürlüğü, hak ve demokratik yönetim modeli inşa
etmeye girişiyor ve tüm ontolojisi ve etiği ile de bunun hayata
geçirilebilmesinin rasyonel dayanaklarını ortaya koymaya çaba sarf ediyordu.
Ama en önemlisi, insanın köleliğinin nasıl sürdüğünü açıklayan bir duygular
teorisi (bir psikoloji) geliştiriyor ve kişinin kendi kudretlerini arttırarak
bir özgürleşme ve direnme pratiğini hayat boyu nasıl sürdürülebileceğini ve
bunun bir ortaklık politikası olarak nasıl mümkün olduğunu ortaya koyuyordu.
***
Spinoza üzerine Türkçe’de yapılan yayıncılık faaliyetinde
görebildiğim kadarıyla, Spinoza’nın özgürleşme teorisinin en belirgin unsuru
olan duygular üstüne analizlerinin nasıl pratik bir yaşam felsefesine
dönüştürülebileceği, çoğunlukla, pratik bir mesele olarak ele alınmıyor, daha
ziyade bir aktarım olarak kalıyor. Her ne kadar Spinoza’nın felsefesi tam bir
gündelik hayat felsefesi olmaya uygun olsa da, Spinozacı teorilerin
yoğunlaştığı siyasal ontoloji genellikle gündelik hayattan oldukça uzakta
kalıyor. Spinoza bir özgürleşme teorisinin politik imkanlarını ortaya koyarken,
bir yandan da insanların iktidara boyun eğmesine ve aynı zamanda da iktidara
direnmesine yönelik duygusal mekanizmalara dair bir psikoloji ve bir eylem
teorisi de ortaya koyuyor.
Spinoza’nın felsefesi, ilk bakıştaki bütün retorik
karmaşıklığına ve sert mantıksallığına rağmen, siyasal okumanın daha öne
çıkması nedeniyle, bir felsefe olarak pratikte göz ardı ediliyor. Spinoza üstüne
yapılan okumaların, yorumların ve sohbetlerin, eserinin amaçlarına aykırı
şekilde entelektüel malumata dönüştürülmesi veya oldukça soyut bir teorik
analizin kavram deposu kılınması, hatta ezoterik bir söz öbeği halini alma
tehlikesi, dikkat çekici bir eğilim olarak göze çarpıyor. Bundan daha da
kötüsü, yerleşik ahlak ya da siyaset tasavvurlarındaki aşkıncı ideallerle hiç
çarpışmadan, Spinoza’nın kavramsal bir zenginlik olarak kullanılması ama
gündelik pratiğe tekabül edecek bir etiğe kaynaklık etmemesi. Bu riskin
üstesinden gelmek için Spinoza’yı, kendi pratikliği içinde kavrayarak bir
yaşama felsefesi kaynağı olarak okumanın -hatta gerekirse vulgerleştirme gibi
görünecek bir girişimin- zamanı gelmişti. Belki de coşkulu bir siyasal yükseliş
ve isyan döneminin ardından gelen içekapanışın melankoliye dönüşmemesi için,
bir kez daha kendi kudretlerimiz dahilinde nasıl direnebileceğimize ilham
verebilecek bir etik referans olarak Spinoza.
***
Çetin Balanuye ile sonraki karşılaşmalarım, onun iki ayrı
konferansta yaptığı sunumları dinlememle oldu. Bu kez sinirbilimden,
psikolojiden ve biyolojiden bahsediyor ve Spinoza’yı daha önce başkasından
duymadığım şekilde doğa bilimleriyle bağlantılı şekilde tanıtıyordu. Bu ikinci
karşılaşmanın coşkusu ilkinden de fazla oldu. Çünkü tam da aynı dönemlerde ben
de felsefe ve toplumbilimlerin çok dışında alanlara eğilmeye başlamıştım. Yeni
kitabını çıkar çıkmaz rafta görüp okumaya başlamam ise üçüncü karşılaşmamız
oldu.
Çetin Balanuye, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?
Reddedilemeyecek Felsefi Bir Teklif isimli çalışmasında, yukarıda uzunca
anlattığım siyasal okumalara girmeden, Spinoza’yı çevreleyen filozofların
belirleniminden bağımsız olarak bir Spinoza portresi ortaya koyuyor. Çağdaş
felsefede Spinoza’yla çok yakından ilgilenenlerin bile çoğu zaman ıskalayıp
geçtikleri bir meseleye, Spinoza çalışmanın gündelik hayata nasıl bir etkisi
olacağına, onun nasıl kullanışlı bir filozof kılınacağına odaklanıyor. Ancak bu
yeni portre, aslında felsefenin eninde sonunda ne işe yaradığı sorusu ile
birlikte düşünülmeli. Kitabın asıl hedef okur kitlesi belki ilk bakışta
felsefeye şöyle üstün kötü giriş yapmış olanları dahi içine alabilecek kadar
geniş görünüyor. Yanlış anlaşılmasın, Çetin Balanuye bir çeşit ‘Yeni
Başlayanlar İçin Spinoza’ ya da ‘90 Dakikada Spinoza’ türünden bir kitap yazmış
değil. Onun kitabını, biraz okuma alışkanlığı olan ve felsefe tarihi, hatta
Spinoza bilmeyen herkes okuyabilir. Bu sarihliğin altının çizilmesi gerekiyor.
Ancak bence Balanuye’nin daha bariz bir derdi var: Spinoza’yı kendi gündelik
yaşamımızda etkin bir filozof haline getirmek, onu metinsel bir yorumlama
nesnesi olmaktan kurtarıp gerçekten pratik bir filozof haline getirmek.
Bu durumda şu en basit sorulardan başlamak gerekiyor:
Felsefe okumak neye yarar? Felsefe nedir, kimin için yapılır, kim felsefe
yapar? Bu soruların her felsefe yaklaşımında ve filozofta yeniden verilen
cevapları olduğunu biliyoruz. Geçerli cevaplardan birine ulaşmak için felsefenin
Antik Çağ’daki ilk dönemine bakabileceğimizi bize Pierre Hadot örnekliyor.
Antik çağ felsefesi üstüne klasikleşmiş çalışması Ruhani Araştırmalar ve Antik
Felsefe isimli kitabındaki yazılarının pek çoğunda Hadot, felsefenin, çağımızda
anlaşıldığı gibi bir akademik faaliyet olmadığını, felsefe adı altında toplanan
etkinliğin öncelikle bir yaşam tarzı, her an deneyimlenmesi gereken, tüm yaşamı
dönüştürmesi gereken bir var olma tarzı da olduğunu ortaya koyuyor. Hadot’nun
antikler üstüne yaptığı yorumlarda öne çıkan nokta, philo-sophia “bilgelik
aşkı” olarak felsefe kavramının, felsefenin nihai arzusunu açıklamak için
yeterli olduğu. Hadot, felsefeyi, kişinin “olma tarzının kökten bir dönüşümünü
gerektiren bir ruhani ilerleyiş yöntemi”, “bir yaşam tarzı”, sadece bilmeyi
değil, “aynı zamanda farklı olmayı” da sağlayan bir bilgelik arayışı, “ruhun
dinginliğini, içsel özgürlüğünü, kozmik bilinci beraberinde getiren bir yaşama
şekli”, “sıkıntıyı iyileştirmeye yönelik bir tedavi yolu” ve “bağımsızlığı,
içsel özgürlüğe ulaşmak için bir yöntem” olarak ele alır. Antik bilge, her an
kozmosta yaşamanın bilincinde ve kozmosla uyum içindedir. Hadot’nun yazılarında
çeşitli kereler antik felsefedeki kaynaklara sadakatle bir bilgelik pratiği
olarak ele alınan felsefenin aslı olan felsefi yaşam şekli, dünyanın veya
varlığın çeşitli kısımlara bölünmüş bir teorisi değildir. Mantığı, fiziği ve
etiği yaşamaya dayanan tek bir eylemdir. Felsefe mantığın, doğru konuşmanın ve
düşünmenin, fiziksel dünyanın teorisi olarak değil, doğru konuşma ve düşünmenin
pratiği olarak, ahlakın teorisi olarak değil doğru ve haklı bir biçimde
yaşamanın pratiği olarak gerçekleşir. Bu nedenle felsefe üzerine söylem felsefe
değildir. Felsefede amaç kendi kendini dönüştürmektir.[8] Hadot, felsefe tarihçilerinin,
antik felsefenin her şeyden önce bir yaşam tarzı olması olgusuna pek fazla
dikkat etmediklerini söyler. Aynı zamanda da günümüz üniversitesinde
felsefenin, insanlara felsefe konusunda uzman olmaları için eğitim verilen bir
faaliyete dönüştüğünü anlatır. Bu, antik çağ sonunda taslağı çıkarılmış olan,
orta çağda gelişen ve bugün hâlâ felsefede varlığını hissettiren skolastik
tehlikedir. Teolojinin hüküm sürdüğü skolastik üniversiteye rağmen gerçek bir
yaratıcı felsefi faaliyet ise 16. ve 17. Yüzyıllarda, üniversite dışında
Descartes, Spinoza, Leibniz ve Malabranche ile gelişecektir. Hadot’ya göre
Spinoza’nın Etik’i, Stoacılıkta sistematik felsefi söylem olabilecek şeye denk
düşer. Antik felsefeden beslenmiş olan bu söylemin, insanın varlığını kökten ve
somut bir şekilde dönüştürmeyi, insanı sonsuz mutluluğa kavuşturmayı öğrettiği
söylenebilir, der. “Yaşam Tarzı Olarak Felsefe” isimli yazısının sonunda,
Hadot, antik felsefeyi her insanın kendisini dönüştürmesi için bir davet olarak
ele alırken, bu yolun tarifini Spinoza’ya bırakır: “Hiç kuşkusuz nadir bulunan
bir yolun çetin olması da çok doğaldır. Zaten kurtuluşumuz hemen elimizin
altında olsaydı ve onu yeniden bulmak için böyle büyük emekler harcamamız
gerekmeseydi, bunca insan şimdiye kadar onu hiç mi görmezdi? Ama bütün mükemmel
şeyler nadirdir ve bir o kadar da zor bulunur.”[9]
Öyleyse, felsefe yapmak ya da bir deneyim veya arayış olarak
“bilgelik sevgisi”, bugün hâlâ üniversitelerde süren haliyle, yaşamın pratik
deneyimine dahil olmayan alimane bir faaliyetten başka bir şey olsa gerektir.
Felsefenin doğuşundan bu yana batı geleneğinde bütün siyasal kriz dönemlerinde
ortaya çıkan her felsefede pratik sorunsal daima iki yönlü olmuştur: bir
yandan, kendi gündelik yaşamını toplumda verili ön kabullerden farklı bir
özgürleşme arayışında dönüştürmek, diğer yandan ise topluluğun politik yaşamını
dönüştürmek. Bu ikisi arasındaki bağıntıyı bir arada ortaya koyan bir pratik
olarak etik ve politik daima iç içe geçer ve bugün baktığımızda bu arayışın
tutarlı bir ilişkiye sokulmasının zirvesi de Spinoza olmuştur. Ancak, daha önce
de söylediğim gibi, şimdiye kadar Spinoza’yı ele alan çalışmalar, her ne kadar
Ethica’nın bir yaşama tarzı önerisi olarak önemini vurgulasa da radikal
politikanın güncelliğinin belirlediği ihtiyaçlar, Spinoza’yı, devletçi siyaset
felsefesinin karşısında bir alternatif inşa etmenin başlama noktası olarak ele
almaya meylediyor. Yani, politik pratiğin filozofu olarak Spinoza, bütün bu
okumalarda etik pratiğin filozofu olarak Spinoza’nın önüne geçmiştir.
Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek
Felsefi Bir Teklif kitabının önemi ise bu ikisi arasında bir kopukluğa sebep
olmaksızın önce birincisinden, yani gündelik hayatın içinden başlaması.
Buradaki sevinç arayışı veya kitapta söylendiği şekliyle sevince dönüşmek,
kişinin kudretini sınırlayan güçlere karşı bir farkındalık oluşturma ve
özerkleşme mücadelesi çabasıdır ki bu da her türlü özgürleşme siyasetinin
başlangıç noktası olmalı. Öte yandan böylesi bir sevinç tarifinin piyasada birçok
örneği olan kendini geliştirme, psikoloji el kitapları ya da çeşitli doğu
dinlerinden çıkarılan popüler nasihat el kitaplarıyla bir ilgisi yok.
Kitapta ilk üç bölümde tabiyet ya da tahakküm ilişkilerinin
kurulmasını mümkün kılan düşünme biçimleri ile insan zihnine çöreklenmiş ve
hüzünlü dünya görüşlerimizin temeli olan varsayımlar üzerine Spinozacı bir
analiz yapılıyor. Bu varsayımlar aşkıncılık, insan merkezli özgür iradecilik ve
erekselcilik başlıkları altında inceleniyor. Aşkıncılık varsayımı, etrafımızda
olup bitenlerin nedenlerini anlamaya çalıştığımızda kurduğumuz yanlış
neden-sonuç ilişkilerinin en başta gelen sebeplerinden birisidir. Olayları
daima kavranabilir açıklama düzlemlerinden uzaklaştırarak ve maddi bilginin
yetmediği durumlarda apaçık hurafeye veya dinsel açıklamalara giderek anlama
eğiliminin nedeni, bu dünyanın kendi içinde kavranabilir olmasına duyulan
güvensizliktir. Çetin Balanuye kitapta bunu çok güzel bir örnekle açıyor.
Gençliğinde, ellerini sarıp sarmalayan siğillerden babasının etkili telkini ve
ilk bakışta mistik denebilecek bir ritüel yoluyla kurtulmuş olmasını açıklamak
için hiçbir zaman doğa ötesi açıklamalara başvurmaya itibar etmemiş. Ve yıllar
sonra da plasebo tedavileri üzerine ciddi okumalar yaparak bu sağlık sorununun
mekanizmalarını daha iyi anlamış. Balanuye bu noktadan itibaren kitap boyunca
sürdüreceği bir gayreti ortaya koyuyor: Felsefi tavır, eski filozofların
metinlerini tefsir etmekten ibaret olamaz, aslında bu, zaten eski filozofların
da yaptığı bir şey değildi. Her biri kendi döneminde bilimlerin gelişimine çok
önemli katkıda bulunmuş bu filozofları bugün okurken, kavrayış gücümüzü
geliştiren bilimlerle birlikte okumak gerekiyor. Eğer duygular ya da düşüncenin
işleyişi alanında çalışıyorsak, örneğin, bilişsel bilimlerin ya da
nörobilimlerin zihin felsefesine yaptığı katkıyı ihmal ederek çalışamayız.[10]
Balanuye, kendi içinde bir metin yorumculuğu faaliyetine
dönüştürülmüş bir felsefe yapma tarzından uzak ve çağdaş bilimlere yönelik sıkı
bir okuma içinde. Aşkıncılık tavrından uzaklaşma çabası da bunu gerektiriyor.
Bu nokta, Spinoza açısından bilgece bir yaşama doğru atılacak ilk adım. O halde
daha belirginlik kazanması için şunun altını çizmek gerekiyor: Spinoza’dan
ilhamla bugünkü dünyada bilgece bir yaşam çabası, bu dünyayı tüm yönleriyle
kavramaya yönelik bir çabayı gerektiriyor. Günümüzde fen bilimleri ve sosyal
bilimler alanları arasında yaşanan katı iş bölümü, C. P. Snow’un ünlü
çalışmasında adlandırdığı şekliyle “iki kültür” arasında neredeyse aşılamaz gibi
görünen bir bölünmeye yol açtı. Bu ise günümüzde özellikle sosyal bilimler,
beşerî bilimler ya da felsefe gibi alanlarla uğraşanların (sözelcilerin) fen
bilimlerinden uzaklaşmalarına, bu alandan gelebilecek bilimsel açıklamaya
mesafeli kalmalarına sebep oldu. Balanuye’nin kitabı boyunca örnekleyerek
göstermeye çalıştığı şey ise, Spinoza’nın önerdiği aşkın varsayımlardan
kurtulmuş bilgece bir yaşam için bu dünyanın bilgisine erişmenin gerekli
olduğu. Spinoza’nın doğa felsefesinin kurulduğu Etika’nın birinci bölümündeki
Tanrı/Doğa üzerine temel kavramları açıklarken, sonunda bütün bu kavramlarla
doğa bilimlerinin çağdaş bulguları buluşturması, bana kalırsa, Balanuye’nin
kitabının ayırt edici bir “erdemi.” Burada, belki de sosyal bilimlerde
fazlasıyla göze batan bir yanlış varsayımdan, yani toplumsal olan her şeyin
yalnızca toplumsal bilimlerin alanı içinde kalınarak açıklanabileceği
varsayımından bahsetmek mümkün görünüyor. “İki kültür” arasındaki bölünmenin
aşılmasının bir yolu, bu iki alan arasındaki olası etkileşmelere kendini
kapatmayan bir yaklaşım geliştirmek. Balanuye, bunu özellikle felsefe ve
bilimler alanı açısından, sosyal bilimcilere de örnek oluşturacak kadar iyi
yapıyor.
Aşkıncılık varsayımı ile dinsel, mistik açıklama biçimleri
arasında mantıksal bir ilişki olduğunu ortaya koyarak ilerleyen Balanuye, bunun
bir diğer sonucunun da varlıkların önem hiyerarşisine tabi kılınması olduğunu
belirtiyor. Tanrıyı külli bir irade olarak görmenin sonraki sonucu, insanı da
kendi hayatında tam bir irade veya kontrol sahibi olarak görmek, doğanın genel
yasallığı dışında özel bir varlığa dönüştürmek. Bu varsayımların ilk kaynağı
semavi dinlerse, Balanuye’nin önemle vurguladığı gibi, ikinci kaynağı ise
Aydınlanma düşünürleridir. Resmi aydınlanma düşüncesi kapıdan kovduğu aşkıncı
varsayımları ve kadiri mutlak Tanrı’yı bacadan geri sokarken, Balanuye’ye göre,
aydınlanmanın radikal yönünü bize miras bırakmıştır. Buna karşılık Spinoza,
önemi ancak bu yüzyılda anlaşılabilecek kadar radikal bir şekilde özgür irade sahibi
insan varsayımını geçersizleştirmiştir.
Yine bu noktada çağdaş psikolojinin ve nörobilim
çalışmalarının felsefeden çok daha radikal bir şekilde bu özgür irade fikrini
nasıl geçersiz kıldığını örnekleyen çalışmalara yer veriyor Balanuye.[11] O
halde, “insanın, özgürlüğü ancak kendisini belirleyen zorunlulukların,
nedenselliklerin ya da en genel anlamda etkileşimlerin farkına varması anlamına
gelir. Bir başka deyişle insan da çepeçevre belirlendiğini kavradığı ölçüde
özgürdür.”[12] Bu yaklaşım, Spinoza’dan olduğu kadar Marx’tan ve çağdaş sosyal
bilimlerdeki inşacı yaklaşımlardan da bugün hepimize tanıdık gelebilir belki.
Ancak, yukarıda belirttiğim gibi, bugün insanların belirlenimlerinden hâlâ
sosyal belirlenim anlaşılırken, insanı oluşturan biyolojik, psişik ve bilişsel
varlığının belirlenimlerini göz ardı etmek şeklindeki ortodoks bir sosyal
bilimci tavrı geçerliliğini halen sürdürüyor. Bunun bir sonucu, sosyal varoluşu
doğadan bütünüyle yalıtık hale getiren toplumsalcı bir indirgemecilik, diğer
sonucu ise kapıdan kovulan iradeciliğin bacadan geri dönmesine yol açmaktır.
Her ne kadar sosyal belirlenimler davranışlarımızın nedenleri üzerine
açıklamalar yapmamızı sağlasa da, insanın aynı zamanda bu nedenleri
kavradığında davranışını derhal değiştirebilecek süratli bir farkındalığa
varabileceğine dair kolaycı bir varsayım da sosyal bilim temelli açıklamaların
peşini bırakmaz ve iradeciliğe geri düşer.
Kitabın üçüncü bölümünde ele alınan erekselcilik
varsayımının eleştirisi, davranışlarımızın arka planında tümüyle bilincinde
olduğumuz amaçlılık ile hareket ettiğimiz düşüncesini ele alıyor. Balanuye’nin
yaptığı en şık sürpriz ise, modern biyoloji okurlarına hiç de rastlantı
gelmeyecek şekilde, Spinoza’nın Doğa/Tanrı’da herhangi bir erek, amaç ya da
niyet bulunamayacağı konusundaki haklılığının ancak Darwin tarafından ortaya
konulan evrimci biyoloji ile somut şekilde kavranır hale geldiğini öne
çıkarması. Evrim fikri, yalnızca doğada var olan canlılığın nasıl ortaya
çıktığını ve dönüştüğünü kapsamlı bir şekilde açıklamakla kalmaz, aynı zamanda,
doğanın zaman içindeki ardışık sürekliliklerinin ereksel olmaksızın, nasıl
karmaşık düzenekler halinde geliştiğini anlamayı da mümkün kılacak bir düşünce
devrimi gerçekleştirir. Böylece evrenin oluşumundan insan kültürlerinin ortaya
çıkışına, uygar toplumlardan insan bireyinin psişik yaşantısının tarihine kadar
her noktada, erekselci varsayımın yerinden edilmesi mümkün hale gelir.
Bu, tam da Spinoza’nın tasavvur ettiği türden bir
evren/doğa/tanrı fikrine uygun bir dünya görüşü biçimlendirmemize olanak
sağlayan bir düşünce dönüşümüdür. Spinoza düşüncesinde “Doğa/Tanrı’nın tastamam
bir nedensellik içinde sonsuz etkileşimlerin bir aradalığına olanak veren içkin
gerçekliğin kendisi olması, bu gerçekliğin önceden planlanmış belli bir ereğe
doğru evrildiği anlamına gelmez; dahası Spinozacı nedensellik her türden
erekselciliği dışlar.”[13] Tıpkı Darwin gibi. Böyle bir kavrayış gücü, insan
yaşamını çevreleyen modern koşullanmaların biçtiği kalıplardan sıyrılarak
yaşamımıza bakmamıza olanak sağlayacaktır, Balanuye’ye göre. “Hayatın bizler
tarafından keşfedilmeyi bekleyen saklı bir hedefinin olmayışı, o hayatı
deneyimleyen bizlerin büsbütün bir anlamsızlık ya da boşluk duygusuna mecbur
kalacağı anlamına gelmez. Evrenin bütünüyle kendi kendini organize eden,
tümüyle gelip geçici varoluş deneyimlerinden oluştuğunu fark ederek,
varlıkların sürekli olarak sahnede görünüp kaybolduğu bu eşsiz kumpanyada
rolümüz kadar yer almanın getireceği sevinci yakalayabilir, dahası, tam da bu
sürgit akış içinde bir görünüp bir kaybolan figürlerden biri olarak, o muazzam
kozmik tabloda nasıl bir hareketli estetik imaj oluşturduğumuzu
kavrayabiliriz.”[14] İşte, belki de felsefenin bütün meselesi: Hadot’nun da bahsettiği gibi, kişinin
kendisini mevcut toplumsal normlardan farklılaştırarak, içinde yer aldığı
kozmik bütünün bir parçası olarak kavrama ve kendi yaşamında etkin bir kudret
sahibi olmaktan onu alıkoyan yerleşik varsayımlardan uzaklaşma çabası.
Kitabın büyük kısmını oluşturan bu üç varsayımın incelenmesinden
sonra, Balanuye, Spinoza’daki etkin bir güce dönüşme, erdemli bir yaşam
sürdürme ve bunun toplumsal imkanını oluşturma problemi ile uğraşıyor.
Spinoza’da güç, başkalarının üstünde bir iktidar uygulaması olarak değil,
kişinin kendi doğasına uygun şekilde potansiyellerini ve ifade olanaklarını
arttırma problemi olarak ele alınır. O halde, baştan beri ele alınan
varsayımların, iktidarın mekanizmaları olduğu apaçıktır. Zira Deleuze’ün
Spinoza üstüne ünlü kitabında belirttiği gibi, bütün iktidarlar kederli ruhlara
ihtiyaç duyarlar. Yani iktidarların bizleri tabiyet altında tutabilmesi, etkin
güçler olmaktan alıkoyması, düşünce düzenimizi belirleyen yanlış varsayımlar
yoluyla evreni ve kendimizi anlama yetimizi dumura uğratması, yani aşkıncı
varsayımların toplumsal kabul görmesini sağlaması ile mümkündür. Felsefenin
radikal konumu tam da buna karşı etkin bir kavrayış gücü kazanmamızı sağlar. Bu
etkin kavrayış gücünü edinmek için çabalamak ise kudretini/gücünü arttırmakla
eş anlamlıdır Spinoza’da. Sevinçli duygulanımlar edinmenin de ötesinde,
Balanuye’nin ifadesiyle sevince dönüşmek de tam bu anlama gelir.
Spinoza’nın güç ve conatus kavramları etrafında politik
mücadele içindeki devrimcilerin kendi kendilerini güçsüz kılmalarının
sebeplerini de açıklıyor: “En kısa ifadesiyle varlıkları doğal güçlerinden
alıkoyan koşulları ortadan kaldırmak biçiminde tarif edilebilecek devrimcilik,
nasıl olmuşsa güçsüzlere duyulan bir gönüldaşlık, güçsüzlükle özdeşleşme,
güçsüzlüğe acıklı methiyeler düzmeye dönüşmüştü.”[15] Devrimci mücadele
tarzlarının yalnızca belirli eylem tiplerine odaklanmakla sınırlandırıldığı bir
devrimcilik türü için fazlasıyla doğru bir saptama. Belirli eylem tarzlarının
etkin bir şekilde toplumsal hareketlenmeyi motive edebilecek kudreti üretemediği
durumlarda bile, doğayı/toplumu kendi kanıksanmış açıklama biçimlerindeki bir
yetersizlikle değil de iktidarın çok güçlü oluşuyla açıklamaya devam etmenin
birçok devrimciyi melankoliye veya daha da etkisiz mücadele tarzlarına
sürüklemesi, bu noktada kaçınılmaz hale gelmiştir.
Etkin bir güce dönüşmek, insanın dünya ve kendine dair
kavrayışına ket vuran varsayımlardan kurtulmasıyla eş zamanlı olarak, varlığın
capcanlı ve dinamik kavranışını da beraberinde getirir. Dünya, artık olmuş
bitmiş şeylerle dolu bir yer değildir. Düşünmek, farklılaşarak olagelen, hiçbir
zaman tamamlanmayan bir oluşun kavranışı çabası halini alır. Etkin bir güce
dönüşmek, yaşamın her düzeyde olageldiği şekliyle süren çeşitlenişinin bir
kavranışı ve kendi var kalma çabamızı çeşitlendirerek sürdürme uğraşı haline
gelmek şeklinde anlaşılır, Spinozacı bakış açısından. Balanuye’nin bize en
anlaşılır ve gündelik hayatın içinden kavranılır örneklerle anlatmaya çalıştığı
şey de budur: Yaşam, kafalarımızda önceden tasarladığımız ya da bizlere belletilmiş
yaşam ideallerine göre yaşanamaz. Bu, mutsuz ve tabi bir varlık olmanın
garantili yoludur. Kendini etkin bir varlığa dönüştürmek, kendi var kalma
çabasını, ön görülebilir bir sonuca gitmeye çabalamaksızın, çeşitlendirmekten
geçer. Balanuye’nin kitap boyunca haklı olarak sürekli vurguladığı ve bence
siyasal Spinoza yorumlarında ihmal edilen nokta ise, Spinoza etiğinin tam da
gündelik hayatta etkin bir güce dönüşme problemi ile uğraşmasıdır. Etkin bir
güce ulaşmak, insanın, Doğa/Tanrı’dan türeyen bir varlık olduğunu kavrayan
fikirlerle donanmasından geçer.
Spinoza’nın etik düşüncesi ile politik düşüncesi arasında
tam bir tutarlılık ve süreklilik vardır. Spinoza’nın politik düşüncesi,
insanların eyleme kudretlerini baskılamayacak bir toplumsal düzenin kurulmasına
hasredilmiştir. Herhangi bir bireyin ya da grubun toplumun üstünde nihai egemen
güç haline gelmemesini teminat altına alabilecek bir demokrasi fikrini
temellendirir. Bugünün terimleri ile okursak, Spinoza’nın bir devlet teorisi
ortaya koyduğunu ve yurttaşların en açık şekilde ifade ve örgütlenme
özgürlüklerini garanti altına alan bir anayasal sistemi en iyi devlet modeli
olarak önerdiğini düşünmek mümkündür. Balanuye, Spinoza’nın politik teorisinin
ana çizgileri üzerinde dururken, denilebilir ki kitabının asli uğraşısı
olmadığı için ya da bu konuyu işleyen birçok başka çalışma[16] bulunduğu için
bu gibi ikincil çalışmalara dair uzun bir tartışmaya girmeksizin Spinoza’daki
devlet ve demokrasi teorisinin ana hatlarını ortaya koyuyor. Spinoza’nın
felsefesinin özgürlükçü içerimlerinin çok belirgin olmasına kıyasla, onun
siyasal teorisinin içerimleri biraz daha açık uçlu bir konudur. En azından
Spinoza’nın bir devlet ve toplumsal sözleşme teorisi ortaya koymuş olması, onun
bugün kabul ettiğimiz anlamıyla bir parlamenter temsili hükümet mi, yoksa
doğrudan demokrasiyi ya da katılımcı demokrasiyi içeren bir anayasal cumhuriyet
mi önerdiği konusunu tartışmaya açık bırakır. Bu verimli tartışmadan,
günümüzde, özellikle otonomist Marksistler, özyönetimci komünist bir doğrudan
demokrasi modeli çıkartmaya eğilimlidir.[17]
Spinoza’da siyaset teorisinin taşıdığı görece belirsizlik,
bu bölümün nispeten kısa kalmasına yol açıyor gibi. Ancak bunu kitabın bir
zayıf noktası olarak görmemek gerek. Spinoza’nın siyasal teorisinin bugüne
yönelik çok açık bir model içermemesi gerçekten sorun oluşturmaz. Dinler başta,
her türlü aşkıncı ideolojiyi reddeden radikal materyalist tutumuyla ve bireyin
özerk ve aynı zamanda topluluğun ortak yararına katılım gösterecek şekilde
varoluşunu öne çıkaran bir etik ortaya koymakta olan bir filozofun gündelik
hayata dair pratik bir okuması, radikal sonuçlar verir. Spinoza’nın bugünün
devletçi, liberal ve bürokratik baskıcı toplumuna onay vererek okunması, pek de
mümkün değil.
Problem odaklı, oldukça nitelikli popüler felsefe
kitaplarının giderek çoğaldığı bir zamanda, Çetin Balanuye’nin kitabı,
Spinoza’yı, gündelik hayatta devrimin referans noktalarından birisi olarak ve
psişik özgürleşme ile siyasal özgürleşmenin birbirinden ayrılmazlığını
göstererek sunduğu için önemli.
Entelektüel varoluşlarımızın dahi aşkıncı varsayımlardan,
pasifleştirici duygulanımlardan uzaklaşmamıza yeterli olmadığı, Spinoza
okurlarının bile kalıplaşmış söylemlerle Spinoza’yı dondururken akışkan, daimi
oluş halindeki bir hayata açılma becerisi gösteremez olabildiği bir siyasal kültür
ortamında, bize gerekli olan felsefenin birincil işlevi, yaşam içinde aktif bir
kavrayış gücü geliştirmek olmalı.
Notlar:
[1]Bir önceki kitabı: ÇetinBalanuye, Spinoza: Bir Hakikat
İfadesi, Say Yayınları, İstanbul: 2012.
[2] Kemal İnal (der.), Gezi, İsyan, Özgürlük Sokağın
Şenlikli Muhalefeti, Ayrıntı Yayınları, 2013.
[3] Makale’nin ilk versiyonuna T24’ten ulaşılabiliyor:
http://t24.com.tr/haber/cetin-balanuye-yazdi-demokrasi-cokluk-ve-sozlesme-diren-turkiye,232573
[4] Gezi isyanı üzerine Spinoza’nın etiğini, duygular
teorisini, siyasal felsefesini işe koşan bazısı sıcağı sıcağına yazılmış başka
değerli yazılar da var: Ahmet Ergenç, “Kahkaha, Gelotofobi ve Direniş”
http://bianet.org/bianet/toplum/147329-kahkaha-gelotofobi-ve-direnis; Onur
Eylül Kara,“Gezi Direnişi: Etik ve Etoloji”
http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/801/gezi-direnisi-etik-ve-etoloji#.WKZLsjuLTIU;Nazile
Kalaycı, Hakikat Kavgası: Bir Parrhesia Olarak Gezi Parkı,
http://www.e-skop.com/skopbulten/hakikat-kavgasi-bir-parrhesia-olarak-gezi-parki/1407;
Haluk Sunat, “Gezi / 17 Aralık vak’aları: Demokratik eylemlilik ve Spinoza”
http://t24.com.tr/haber/gezi-17-aralik-vakalari-demokratik-eylemlilik-ve-spinoza,250323.
[5] Gezi’den önceki süreçte özellikle 2011’de ortaya çıkan
benzer toplumsal hareketlerden birisi de ABD’de ve İspanya’da gerçekleşen
meydan işgal hareketleriydi, bu hareketlerin talep ettiği ve kendi örgütlenme
biçimlerinde somutlaştırdığı siyaset biçimleri hakkında bkz.: Michael Hardt ve
Antonio Negri, Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı yayınları, 2012; W.J.T.
Mitchell, Berard E. Harcourt ve Michael Taussig, İşgal Et – İtaatsizlik Üzerine
Üç Tez, çev. Elif Ersavcı, Kolektif Kitap, 2013; Manuel Castells, İsyan ve Umut
Ağları, İnternet Çağında Toplumsal Hareketler, çev. Ebru Kılıç, Koç
Üniversitesi Yayınları, 2013.
[6] Bu topluluğun, web sayfasının ve mail listesinin
Türkiye’deki entelektüel dünyaya etkileri mutlaka en azından kurucuları
ağzından bir belgesele ya da tez çalışmasına konu olmalı. Kendi ağzından kısa
hikayesi için: http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?hakkimizda
[7]http://autonomedia.org,
https://bookstore.autonomedia.org,
[8] Pierre Hadot, Ruhani Araştırmalar ve Antik Felsefe, çev.
Kübra Gürkan, Pinhan Yayınları, İstanbul: 2012, sf. 243-254.
[9] Alıntıyı Hadot’un kitabı yerine doğrudan, Ethica’nın
Türkçe çevirisinden yapıyorum. Benedictus De Spinoza, Ethica, çev. Çiğdem
Dürüşken, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2012, s. 362.
[10] Spinoza söz konusu olduğunda özellikle nörobilimcilerin
keşiflerine dikkat etmek çok önemli bir açılım oluyor. Dünyanın en önemli
nörobilimcilerinden birisi olan Damasio’nun çalışmalarındaki Spinozacı yaklaşım
için bkz. Antonio Damasio, Descartes’in Yanılgısı, Duygu Akıl ve İnsan Beyni,
çev. Bahar Atlamaz, Varlık Yayınları, 1999; Looking for Spinoza, Joy, Sorrow
and the Feeling Brain, Harcourt Books, 2003.
[11] Balanuye’nin kitapta verdiği kaynaklara ek olarak
özellikle özgür irade fikrinin eleştirisi için şu nöropsikoloji çalışmasına da
bakılabilir: Bruce Hood, Benlik Yanılsaması Sosyal Beyin Kimliği Nasıl
Oluşturur, çev. Eyüphan Özdemir, Ayıntı yayınları, 2014.
[12] Balanuye, sf. 72.
[13] Balanuye, sf. 83.
[14] Balanuye, sf. 90.
[15] Balanuye, sf. 95.
[16] Spinoza’nın özellikle siyaset teorisi için Cemal Bali
Akal, Reyda Ergün, Antonio Negri, Etienne Balibar, Filippo Del Lucchese gibi
yazarların çalışmalarına bakılabilir.
[17] Antonio Negri, Aykırı Spinoza, çev. Nurfer Çelebioğlu,
Eylem Canaslan, Otonom Yayınları, 2012.
15 Ağustos 2015 Cumartesi
Yargısız infaz terimi ve liberal hukuk dilinin zafiyeti
Yıllardır bu yargısız infaz ifadesini her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Radikal sol yayınlar sanki bu ifadeyi devlet karşısında daha devrimci bir söyleyiş olarak tercih ediyor gibi görünüyorlar. Polislerin ya da kolluk güçlerinin insanları katletmesine, "polis yargısız infaz yaptı" hatta öldürülen kişiye de "infaz edildi" denilmesi bildiğim kadarıyla doksanlardan bu yana yaygın. Yani idamla eş anlamlı olarak kullanılıyor. İdam edildi, ama yargısız! Yani kolluk gücü kendi başına hem yargılama yaptı hem idam cezasını verdi hem de bu cezayı uyguladı anlamında kullanılıyor bu yargısız infaz terimi. Oysa süreç hiçbir zaman böyle işlemez. Solcular arasındaki gündelik dilde, yargısız infaz ifadesinin bu kullanımı, arkasındaki devlet mantığını görmezden geliyor.
İnfaz, bir görevin yerine getirilmesi, bir işin sonlandırılması anlamına geliyor. Hukuk terimi olarak mahkemece verilen cezai hükmün icra edilmesini, yerine getirilmesini ifade eder. Yani yargı makamının ayrı infaz makanının ayrı olduğu ilkesini de barındırır bu ifade. "Cezası infaz edildi" demek, yargılama sonucu hükmedilen ceza, ilgili kurum tarafından uygulamaya konuldu demektir. İnfaz, cezanın niteliğinden bağımsız bir anlam taşır yani. Kendisi bir cezalandırma anlamına gelmez, idam anlamına hiç gelmez. Polisin işlevi şüphelinin mahkeme sürecine intikaline kadardır denilmektedir, yani polis hüküm veremez, cezalandıramaz, sadece kovuşturma sürecini başlatmak için gerekli aşamaları tamamlar, suçluları tespit eder, delilleri toplar. Belki de polisin hukukça tanımlann sınırlarının dışına çıktığını düşündükleri için, polisin birisini öldürdüğünü söylemek yerine, ondan daha fazla infial yaratacağını düşündükleri birşeyi söylemek istiyorlar: polisin kendini hem yargı makamı hem de ceza infaz makamı olarak gördüğü, yani yetkisini aştığı ima ediliyor. Yani asıl önemli olan devletin verdiği yetkiyle birisinin öldürülmüş olması değil, yetki aşımı yoluyla öldürülmesidir mi demek isteniyor bu mantık uyarınca?
Yargısız infaz ifadesi, kolluk güçleri tarafından kasti olarak öldürülen kişinin, eğer öldürülmeyip prosedüre uygun olarak hukuki koğuşturmaya uğratılsa idi yine de suçlu bulunabilme ihtimalini de akla getiriyor her seferinde. O halde örtük olarak demiş oluyorsunuz ki bu kişiye hak etmediği bir ceza verildi, eğer adil davranılsa ve dil yargılama süreci uygulansa idi hak ettiği şekilde cezası verilirdi ya da suçsuz olduğu açığa çıkabilirdi. Yani kolluk güçleri birisini haksız yere öldürdü gibi birşey denilmiş oluyor.
Oysa söylenmesi gereken devletin kolluk güçlerinin yasanın verdiği yetkiyi, yok etme gücünü ve bunun teknik imkanlarını ve bunu meşru gören bir toplumsal düzenin sağladığı itibarı elinde bulunduruyor olma avantajı sayesinde kasten, tasarlayarak, -bazen keyfi gibi görünen ama her zaman politik bir sebeple- yani egemenler lehine toplumsal düzenin devamı için ezilenlere yönelikşiddet uyguladığı, cinayet işlediği, siyasal sistemin ve hukukun buna bizzat olanak tanıdığıdır.
Bu öldürmeler her zaman politiktir. Arkasında -her ne kadar aleni olmasa da, siyasal iktidarı elinde tutan gücün ince hesaplarıyla oluşturulmuş- bir yargı, bir hüküm elbette ki vardır. Tarafı her zaman belli olan devletin kolluk güçleri, örgütlü şiddeti, mevcut siyasal egemenliğin her gün yeniden tesisi için devreye sokar. Egemenliğin yine devlet eliyle tesis edilmiş "meşruluğunu" sarsacak her eylemi ister olağan hukuk düzeni içinde kalarak isterse de gerekli gördüğünde olağanüstü hukuka başvurarak kullanır ve muarızların engeller, gerekirse ortadan kaldırır. Devlet, adil yargılama seramonisini devreye soksun sokmasın, kolluk gücünün insan öldürmesi her zaman kasten, politik olarak tasarlanmış bir cinayettir. Görünürdeki keyfiliği anlık inisiyatifin profesyonel uygulayıcılara bırakılmış gibi görünmesinden kaynaklanır, ancak bu da her zaman sınırları hukukla çizilmiş ve siyasal konjonktüre göre belirlenmiş bir inisiyatif kullanımıdır. Zira ölen kişi devlet arşivlerindeki kayıtlardan ve istatistiklerden ve yeri geldiğinde kullanılabilecek bir propaganda malzemesinden başka bir şey değildir. Rastgele her hangi bir mekânda insan öldürebilen ve bunu yapacak profesyonel katillere hukuk yolu ile yetki, eğitim, teçhizat ve maaş veren devletler, örgütlü profesyonel cinayet ve şiddet şebekelerini operasyonel amaçlar için bünyesinde barındırır. Burada duyguya, adalete veya etik ortak değerlere, toplumsal konsensüse yer yoktur. Yalnızca devlet siyasi aklının gereklerine uygun operasyonel bir mantık vardır. Bu mantıkta, insanlar öldürülmez, devlete tehdit oluşturduğu ya da oluşturabileceği düşünülen bir unsur, teknik anlamda imha edilir, etkisiz hale getirilir, tehdit bertaraf edilir ve alanın günvenliği sağlanır. Devlette rastgelelik ya da keyfiyet yoktur, katı bir rasyonellik ve bunun beraberinde gelen bir profesonel duyarsızlaşma iş başındadır.
Bu nedenle, devletin kolluk güçleri yoluyla, hukuki bir yargılama sürecini devreye sokmaksızın insanları öldürmesinde bir hukuk dışılık arıyorsanız, daha başından devletin mantığını kavrayamamışsınız ya da devletin zaman zaman sınıflar üstü ve ezilenler lehine de davranabilecek bir adil konumda olabileceğini zannediyorsunuz demektir. Ya da yapacağınız muhalefetin devleti böyle bir konuma zorlayacağını sanıyorsunuz demektir. Kolluk güçlerinin insan öldürmesini, operasyonel öngörülebilir bir kayıp ya da potansiyel tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak olarak sunan devlet mantığının karşısına geçip buna yargısız infaz derseniz, devletten hâlâ liberal hukuk bağlamı içinde adil davranmasını bekliyor olursunuz ki bu bir anlamda devleti kendi mantığı içinde çelişkiye düşürme çabasıdır vatandaşların gözünde. Oysa ne devlet çelişkiye düşer, ne de devletin gerekliliğine inanmış itaatkar vatandaşlar burada bir sorun görür. Devlet olmanın kaçınılmaz zorunluluklarından birisi olarak görülen şiddet tekelini ve öldürme hakkını, devlet karşıtı devrimcilerden başka herkes makul karşılar ve tanır. Devlet karşıtı devrimciler olarak anarşistler ve komunistler ise her zaman şunu net bir şekilde söyler: Bütün devletler katildir.
Kolluk güçleri insan öldürünce bunu yargısız infaz diye adlandırmak, devletin bu katı siyasal aklını teşhir etme gücünü elden bırakıp, liberal hukuk dili içine çekilerek eleştirmeye ve devlet görevlilerini hukuka uygun davranmaya davet eden, bu yüzden de devlet egemenliğinin mantığını habire göz ardı eden bir siyasal zafiyettir.
İnfaz, bir görevin yerine getirilmesi, bir işin sonlandırılması anlamına geliyor. Hukuk terimi olarak mahkemece verilen cezai hükmün icra edilmesini, yerine getirilmesini ifade eder. Yani yargı makamının ayrı infaz makanının ayrı olduğu ilkesini de barındırır bu ifade. "Cezası infaz edildi" demek, yargılama sonucu hükmedilen ceza, ilgili kurum tarafından uygulamaya konuldu demektir. İnfaz, cezanın niteliğinden bağımsız bir anlam taşır yani. Kendisi bir cezalandırma anlamına gelmez, idam anlamına hiç gelmez. Polisin işlevi şüphelinin mahkeme sürecine intikaline kadardır denilmektedir, yani polis hüküm veremez, cezalandıramaz, sadece kovuşturma sürecini başlatmak için gerekli aşamaları tamamlar, suçluları tespit eder, delilleri toplar. Belki de polisin hukukça tanımlann sınırlarının dışına çıktığını düşündükleri için, polisin birisini öldürdüğünü söylemek yerine, ondan daha fazla infial yaratacağını düşündükleri birşeyi söylemek istiyorlar: polisin kendini hem yargı makamı hem de ceza infaz makamı olarak gördüğü, yani yetkisini aştığı ima ediliyor. Yani asıl önemli olan devletin verdiği yetkiyle birisinin öldürülmüş olması değil, yetki aşımı yoluyla öldürülmesidir mi demek isteniyor bu mantık uyarınca?
Yargısız infaz ifadesi, kolluk güçleri tarafından kasti olarak öldürülen kişinin, eğer öldürülmeyip prosedüre uygun olarak hukuki koğuşturmaya uğratılsa idi yine de suçlu bulunabilme ihtimalini de akla getiriyor her seferinde. O halde örtük olarak demiş oluyorsunuz ki bu kişiye hak etmediği bir ceza verildi, eğer adil davranılsa ve dil yargılama süreci uygulansa idi hak ettiği şekilde cezası verilirdi ya da suçsuz olduğu açığa çıkabilirdi. Yani kolluk güçleri birisini haksız yere öldürdü gibi birşey denilmiş oluyor.
Bir öldürmenin haksız olduğunu söyleyebiliyorsanız, haklı olabileceğini de söylüyorsunuz demektir ki bu da devletin şiddet tekelini her seferinde onayladığınız anlamına gelir. Tıpkı polisin orantısız şiddet kullandığının söylenmesi yoluyla meşru devlet şiddetinin hukukla tanımlanmış ölçüler içine çekilmesi talebindeki gibi... Bu mantıkla devletin hukuken haklı olduğunu kanıtlayabildiği durumlarda şiddet kullanması ve hatta öldürmesi normaldir aslında, en azından içimizde adaletsizlik duygusunuz diğeri kadar uyandırmaz! Sorun olan hukuki sureci işletmediği zaman uyguladığı şiddettir demek isteniyor.
Oysa söylenmesi gereken devletin kolluk güçlerinin yasanın verdiği yetkiyi, yok etme gücünü ve bunun teknik imkanlarını ve bunu meşru gören bir toplumsal düzenin sağladığı itibarı elinde bulunduruyor olma avantajı sayesinde kasten, tasarlayarak, -bazen keyfi gibi görünen ama her zaman politik bir sebeple- yani egemenler lehine toplumsal düzenin devamı için ezilenlere yönelikşiddet uyguladığı, cinayet işlediği, siyasal sistemin ve hukukun buna bizzat olanak tanıdığıdır.
Bu öldürmeler her zaman politiktir. Arkasında -her ne kadar aleni olmasa da, siyasal iktidarı elinde tutan gücün ince hesaplarıyla oluşturulmuş- bir yargı, bir hüküm elbette ki vardır. Tarafı her zaman belli olan devletin kolluk güçleri, örgütlü şiddeti, mevcut siyasal egemenliğin her gün yeniden tesisi için devreye sokar. Egemenliğin yine devlet eliyle tesis edilmiş "meşruluğunu" sarsacak her eylemi ister olağan hukuk düzeni içinde kalarak isterse de gerekli gördüğünde olağanüstü hukuka başvurarak kullanır ve muarızların engeller, gerekirse ortadan kaldırır. Devlet, adil yargılama seramonisini devreye soksun sokmasın, kolluk gücünün insan öldürmesi her zaman kasten, politik olarak tasarlanmış bir cinayettir. Görünürdeki keyfiliği anlık inisiyatifin profesyonel uygulayıcılara bırakılmış gibi görünmesinden kaynaklanır, ancak bu da her zaman sınırları hukukla çizilmiş ve siyasal konjonktüre göre belirlenmiş bir inisiyatif kullanımıdır. Zira ölen kişi devlet arşivlerindeki kayıtlardan ve istatistiklerden ve yeri geldiğinde kullanılabilecek bir propaganda malzemesinden başka bir şey değildir. Rastgele her hangi bir mekânda insan öldürebilen ve bunu yapacak profesyonel katillere hukuk yolu ile yetki, eğitim, teçhizat ve maaş veren devletler, örgütlü profesyonel cinayet ve şiddet şebekelerini operasyonel amaçlar için bünyesinde barındırır. Burada duyguya, adalete veya etik ortak değerlere, toplumsal konsensüse yer yoktur. Yalnızca devlet siyasi aklının gereklerine uygun operasyonel bir mantık vardır. Bu mantıkta, insanlar öldürülmez, devlete tehdit oluşturduğu ya da oluşturabileceği düşünülen bir unsur, teknik anlamda imha edilir, etkisiz hale getirilir, tehdit bertaraf edilir ve alanın günvenliği sağlanır. Devlette rastgelelik ya da keyfiyet yoktur, katı bir rasyonellik ve bunun beraberinde gelen bir profesonel duyarsızlaşma iş başındadır.
Bu nedenle, devletin kolluk güçleri yoluyla, hukuki bir yargılama sürecini devreye sokmaksızın insanları öldürmesinde bir hukuk dışılık arıyorsanız, daha başından devletin mantığını kavrayamamışsınız ya da devletin zaman zaman sınıflar üstü ve ezilenler lehine de davranabilecek bir adil konumda olabileceğini zannediyorsunuz demektir. Ya da yapacağınız muhalefetin devleti böyle bir konuma zorlayacağını sanıyorsunuz demektir. Kolluk güçlerinin insan öldürmesini, operasyonel öngörülebilir bir kayıp ya da potansiyel tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak olarak sunan devlet mantığının karşısına geçip buna yargısız infaz derseniz, devletten hâlâ liberal hukuk bağlamı içinde adil davranmasını bekliyor olursunuz ki bu bir anlamda devleti kendi mantığı içinde çelişkiye düşürme çabasıdır vatandaşların gözünde. Oysa ne devlet çelişkiye düşer, ne de devletin gerekliliğine inanmış itaatkar vatandaşlar burada bir sorun görür. Devlet olmanın kaçınılmaz zorunluluklarından birisi olarak görülen şiddet tekelini ve öldürme hakkını, devlet karşıtı devrimcilerden başka herkes makul karşılar ve tanır. Devlet karşıtı devrimciler olarak anarşistler ve komunistler ise her zaman şunu net bir şekilde söyler: Bütün devletler katildir.
Kolluk güçleri insan öldürünce bunu yargısız infaz diye adlandırmak, devletin bu katı siyasal aklını teşhir etme gücünü elden bırakıp, liberal hukuk dili içine çekilerek eleştirmeye ve devlet görevlilerini hukuka uygun davranmaya davet eden, bu yüzden de devlet egemenliğinin mantığını habire göz ardı eden bir siyasal zafiyettir.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Yorumlamanın keyfiyeti ya da İslam'ın aslı nedir tartışmasına dair
Hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Bu Kuran için de geçerlidir. Ne kadar kutsal, dokunulmaz ve değişmemiş olduğu söylense de anlamlama süreci devamlı olarak onun nasıl okunacağını şekillendiren güç ilişkilerince belirlenmiştir. Bugüne kadar da Kuran'ın nasıl okunacağı, İslamî denilen ataerkil, cinsiyetçi, askeri despotizmlerin hâkim siyasal ontolojisinin temellerini atan bir zihinsel süreklilik tarafından belirlenmiştir. Bu Emevi egemenliğinden modern Sünni Müslüman ya da Şii Müslüman ulus devletlere kadar böyle gelmekte.
Hiçbir metin 'sui generis' (kendinden türemiş) değildir. Her zaman her metin onu oluşturan çoğul kaynaklardan türemişti ve onlara gönderme yapar. Yani metinlerarasıdır, tek bir yazarı olmadığı gibi, tarihin belirli bir anında aniden ortaya çıkmaz. Bu metinleşme olgusu, yazılı kültürden önceki sözlü ortak hafızaya ait metinler için de geçerlidir, yazılı kültüre geçişle kayda geçen en eski mitlerden dinsel metinlere kadar Kuran için de, herhangi bir roman için de, basit bir reklam metni için de geçerlidir. Gücün siyasal dağılımını belirleyen egemenlik ilişkilerince oluşturulmuş bir tarihsel matrisin içinde, bir metinsel janrın içinde oluşur her metin: 1970'lerin reklam metinleri kendi aralarında ortaklıklar gösterirken bugünküler nasıl farklı ise, 19. yüzyıl romanı ile 20. yüzyıl başı modernist romanı nasıl farklı ise. Kuran da kendi içinde oluştuğu tarihsel bağlamda, gündelik hayatın, siyasetin, ticaretin, cinsiyet ilişkilerinin, topluluğu bağlayacak ortak değerlerin, mülkiyet ilişkilerinin nasıl olacağına dair toplu önermeler ortaya koyan bir metin olarak önceki anlatı ve metinlerden devraldıklarıyla ve kabilevi iktidar ilişkilerindeki siyasal değişimler peşi sıra gelişen siyasal ihtiyaçlarla oluşacaktır. Ancak bunların büyük kısmı zaten içinde oluştuğu çağın ortak değerleridir. O da kendisinden önceki diğer tüm din ve mitolojilerde olduğu gibi, uzun bir tarihsel süreç içinde ve başka metinlerden pek çok öğe almış çok yazarlı ve her türlü bağlamsal olarak değişen yoruma daima açık uçlu bir metin olarak biçimlenmiştir. Kuran'ın yazarları kimlerdir diye bir soruyu inançlı bir Müslüman'ın içi kaldırmaz belki ama dogmatik tutumu bir yana bırakıp araştırmak fena olmazdı. Tabi ki ölmeyi veya baskı altında yaşamayı göze alıyorsanız.
Başta dediğim gibi, hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Okuma ve yorumlama süreçleri ise daima o tarihsel dönemin ve içinde bulunulan güç ilişkilerinin mümkün kıldığı yorumlama prosedürleri ile şekillenir. Bugünün dünyasında uzunca bir süreden beri monoteist inançların devirmci ve komünist okumalarını mümkün kılan da tam olarak modern devrimci akımların sarsıcı sistem eleştirisinin etkilerinin teist inançlıları da içine almasından kaynaklanır. Hıristiyan anarşizmini mümkün kılan da İslam sosyalizmini mümkün kılan da o metinlerin kendileri değil, o döneminolanaklı kıldığı, metinleri okuma şeklini değiştiren devrimci atmosferidir.
Kuran'da aslında komünist bir toplum fikri bulunduğunu kanıtlamaya çalışan teologlar ve onların tilmizleri, fiilen bugünün yaygın eşitlikçi özgürlükçü devrimci yorumlarından etkilendikleri için bu anlayışı Kuran'a projekte etmektedirler ve hep gördüğümüz gibi meramlarını da o liberter eşitlikçi sol mecralara anlatma, onlara kendilerinin de aynı derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduklarını ispatlama çabası içindedirler. Kendileri şahıs olarak gerçekten öyle olabilir, bir çok deneyimimde bunu görüyorum ve aynı zamanda biliyorum ki bir kişi de tıpkı metinler gibi çoklu kaynaklardan beslenir ve bu yüzden sadece aidiyet duyduğu inancına indirgenemez. Ama bir sonraki adım, Yani Kuran'ın da bu derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduğunu ispatlama çabası yorumlamanın keyfiyetine gider. Oysa bu yaklaşım daha da aşırı yorumla Kuran'da ırkçılığın, homofobinin ya da cinsiyetçiliğin bile bulunmadığını kanıtlama derdine ulaşır. Peki neden?
Bu yorumları benimseyenlerin, İslam'dan türeyen ya da en azından yaygın İslam anlayışlarının mümkün kıldığı tüm otoriter, cinsiyetçi, ırkçı ve faşist siyaset biçimlerini İslam'a sonradan sirayet etmiş ve ona dışsal görmeleri ne kadar olguya - tarihi verilere aykırı ise, -bu öğeler başından beri mevcut idi- kendi el değmemiş, bozulmamış, su katılmadık özgürlükçü-eşitlikçi İslam yorumlarının, geçmişte fiilen hiç var olmayıp yalnızca bugün var olan ve ancak bugün mümkün olan yorumlar olduğunu görmeleri de onları, kendi gayretlerini gereksiz kılacak entelektüel bir açmaza sokacağından ötürü bu durumu kabullenmelerini beklemiyorum.
1960'lardan bu yana, sosyalizmin eleştirisinden çıkan Yeni Sol ve anarşist hareketler, modern endüstriyalizmin eleştirisinden çıkan radikal ekolojist fikirler, patriyarkal sistemin eleştirisinden çıkan feminist fikirler, heteroseksizmin eleştirisinden çıkan anti-homofobik fikirler, avrupa merkezciliğin, sömürgeciliğin ve ırkçılığın eleştirisinden çıkan, millliyetçilik ve ırkçılık karşıtı ve kimlik özcülüğünden uzaklaşmış kozmopolitik fikirler, ve hepsini boydan boya kat eden kapitalizm eleştirisinden türeyen anti-kapitalist fikirler OLMAKSIZIN bu murad edilen türden bir İslam revizyonizmi girişimi dahi mümkün olamazdı. Hakeza bu tür fikirlerin Türkiye'de ortaya çıkı görünürlük kazanması 2000'lerin sonu 2010'ların başını buldu, tam da yeni soyal hareketlerin radikal siyaset sahnesini çok güçlü bir şekilde etkisine almaya başlkadığı bir dönemde.
Anti-kapitalist ya da kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın, özünde İslam'ın ve Kuran'ın eşitlikçi bir devrimin hayata geçmesi olduğunu, İslam peygamberinin aslında bir devrimci olduğunu anlatmaları bugünün eşitlikçi özgürlükçü düşüncelerinden etkilenmiş kentli, kültürel donanımı yüksek bireylerin kendilerine has bir İslam yorumu yapabilmeleri sayesinde mümkün oluyor.
Yani içinde bulunduğumuz çağın kendi radikal siyasal atmosferi ve siyasal ufku ile belirlenmiş bir zihinsel donanımın olanaklı kıldığı revizyonist Kuran yorumlarıdır bunlar. Bu yorumları İslam'ın içinden çıkan, onun değişmez özü olarak değil ona dışsal radikal perspektiflerin İslam'a güncel yansıtılması olarak görüyorum. Bu bakımdan bu azınlıktaki İslam revizyonistlerinin asıl İslam'ı temsil ettiği, tüm dünyadaki hegemonik olanın ise bozulmuş bir İslam versiyonu olduğu söylemi, bütün teolojik ve filolojik manevralarına rağmen, ancak bir müminin mümin olmasını mümkün kılan o tek sarsılmaz varsayıma dayanır: Kutsal addedilen metnin tek, bozulmamış ve tek bir kaynaktan türemiş olduğuna yani vahiy fikrine. Ve zaten bir metni Kutsal kılan da ona kutsiyen atfederek onu biricikleştiren güç ilişkileridir ki bu her müslümanın içine doğduğu ve tabi kılındığı başta aile olmak üzere güç ilişkilerince inancının belirlendiği gerçeğiyle tutarlıdır.
Bu kendi kanıtını kendi içinde taşıyan vahye dayalı akıl yürütme bütün tarihselleştirmelere dirençli "sarsılmaz (!)" bir inanç çekirdeği oluşturduğu için, günümüzün en radikal devrimci fikirlerinin büyük oranda 1400 yıl öncesinin bir inanç sistemi içinde zımnen mevcut olduğu dogmasını tartışmaya açmak size küstahlık gelebilir. Bu vicdanını temiz tutmaya çalışan Müslümanlık da ancak kentli ve kültürlü bir ayrıcalığın içinde mümkün, zira hangi Müslüman faşist olarak görülmek ister ki?
Hiçbir metin 'sui generis' (kendinden türemiş) değildir. Her zaman her metin onu oluşturan çoğul kaynaklardan türemişti ve onlara gönderme yapar. Yani metinlerarasıdır, tek bir yazarı olmadığı gibi, tarihin belirli bir anında aniden ortaya çıkmaz. Bu metinleşme olgusu, yazılı kültürden önceki sözlü ortak hafızaya ait metinler için de geçerlidir, yazılı kültüre geçişle kayda geçen en eski mitlerden dinsel metinlere kadar Kuran için de, herhangi bir roman için de, basit bir reklam metni için de geçerlidir. Gücün siyasal dağılımını belirleyen egemenlik ilişkilerince oluşturulmuş bir tarihsel matrisin içinde, bir metinsel janrın içinde oluşur her metin: 1970'lerin reklam metinleri kendi aralarında ortaklıklar gösterirken bugünküler nasıl farklı ise, 19. yüzyıl romanı ile 20. yüzyıl başı modernist romanı nasıl farklı ise. Kuran da kendi içinde oluştuğu tarihsel bağlamda, gündelik hayatın, siyasetin, ticaretin, cinsiyet ilişkilerinin, topluluğu bağlayacak ortak değerlerin, mülkiyet ilişkilerinin nasıl olacağına dair toplu önermeler ortaya koyan bir metin olarak önceki anlatı ve metinlerden devraldıklarıyla ve kabilevi iktidar ilişkilerindeki siyasal değişimler peşi sıra gelişen siyasal ihtiyaçlarla oluşacaktır. Ancak bunların büyük kısmı zaten içinde oluştuğu çağın ortak değerleridir. O da kendisinden önceki diğer tüm din ve mitolojilerde olduğu gibi, uzun bir tarihsel süreç içinde ve başka metinlerden pek çok öğe almış çok yazarlı ve her türlü bağlamsal olarak değişen yoruma daima açık uçlu bir metin olarak biçimlenmiştir. Kuran'ın yazarları kimlerdir diye bir soruyu inançlı bir Müslüman'ın içi kaldırmaz belki ama dogmatik tutumu bir yana bırakıp araştırmak fena olmazdı. Tabi ki ölmeyi veya baskı altında yaşamayı göze alıyorsanız.
Başta dediğim gibi, hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Okuma ve yorumlama süreçleri ise daima o tarihsel dönemin ve içinde bulunulan güç ilişkilerinin mümkün kıldığı yorumlama prosedürleri ile şekillenir. Bugünün dünyasında uzunca bir süreden beri monoteist inançların devirmci ve komünist okumalarını mümkün kılan da tam olarak modern devrimci akımların sarsıcı sistem eleştirisinin etkilerinin teist inançlıları da içine almasından kaynaklanır. Hıristiyan anarşizmini mümkün kılan da İslam sosyalizmini mümkün kılan da o metinlerin kendileri değil, o döneminolanaklı kıldığı, metinleri okuma şeklini değiştiren devrimci atmosferidir.
Kuran'da aslında komünist bir toplum fikri bulunduğunu kanıtlamaya çalışan teologlar ve onların tilmizleri, fiilen bugünün yaygın eşitlikçi özgürlükçü devrimci yorumlarından etkilendikleri için bu anlayışı Kuran'a projekte etmektedirler ve hep gördüğümüz gibi meramlarını da o liberter eşitlikçi sol mecralara anlatma, onlara kendilerinin de aynı derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduklarını ispatlama çabası içindedirler. Kendileri şahıs olarak gerçekten öyle olabilir, bir çok deneyimimde bunu görüyorum ve aynı zamanda biliyorum ki bir kişi de tıpkı metinler gibi çoklu kaynaklardan beslenir ve bu yüzden sadece aidiyet duyduğu inancına indirgenemez. Ama bir sonraki adım, Yani Kuran'ın da bu derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduğunu ispatlama çabası yorumlamanın keyfiyetine gider. Oysa bu yaklaşım daha da aşırı yorumla Kuran'da ırkçılığın, homofobinin ya da cinsiyetçiliğin bile bulunmadığını kanıtlama derdine ulaşır. Peki neden?
Bu yorumları benimseyenlerin, İslam'dan türeyen ya da en azından yaygın İslam anlayışlarının mümkün kıldığı tüm otoriter, cinsiyetçi, ırkçı ve faşist siyaset biçimlerini İslam'a sonradan sirayet etmiş ve ona dışsal görmeleri ne kadar olguya - tarihi verilere aykırı ise, -bu öğeler başından beri mevcut idi- kendi el değmemiş, bozulmamış, su katılmadık özgürlükçü-eşitlikçi İslam yorumlarının, geçmişte fiilen hiç var olmayıp yalnızca bugün var olan ve ancak bugün mümkün olan yorumlar olduğunu görmeleri de onları, kendi gayretlerini gereksiz kılacak entelektüel bir açmaza sokacağından ötürü bu durumu kabullenmelerini beklemiyorum.
1960'lardan bu yana, sosyalizmin eleştirisinden çıkan Yeni Sol ve anarşist hareketler, modern endüstriyalizmin eleştirisinden çıkan radikal ekolojist fikirler, patriyarkal sistemin eleştirisinden çıkan feminist fikirler, heteroseksizmin eleştirisinden çıkan anti-homofobik fikirler, avrupa merkezciliğin, sömürgeciliğin ve ırkçılığın eleştirisinden çıkan, millliyetçilik ve ırkçılık karşıtı ve kimlik özcülüğünden uzaklaşmış kozmopolitik fikirler, ve hepsini boydan boya kat eden kapitalizm eleştirisinden türeyen anti-kapitalist fikirler OLMAKSIZIN bu murad edilen türden bir İslam revizyonizmi girişimi dahi mümkün olamazdı. Hakeza bu tür fikirlerin Türkiye'de ortaya çıkı görünürlük kazanması 2000'lerin sonu 2010'ların başını buldu, tam da yeni soyal hareketlerin radikal siyaset sahnesini çok güçlü bir şekilde etkisine almaya başlkadığı bir dönemde.
Anti-kapitalist ya da kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın, özünde İslam'ın ve Kuran'ın eşitlikçi bir devrimin hayata geçmesi olduğunu, İslam peygamberinin aslında bir devrimci olduğunu anlatmaları bugünün eşitlikçi özgürlükçü düşüncelerinden etkilenmiş kentli, kültürel donanımı yüksek bireylerin kendilerine has bir İslam yorumu yapabilmeleri sayesinde mümkün oluyor.
Yani içinde bulunduğumuz çağın kendi radikal siyasal atmosferi ve siyasal ufku ile belirlenmiş bir zihinsel donanımın olanaklı kıldığı revizyonist Kuran yorumlarıdır bunlar. Bu yorumları İslam'ın içinden çıkan, onun değişmez özü olarak değil ona dışsal radikal perspektiflerin İslam'a güncel yansıtılması olarak görüyorum. Bu bakımdan bu azınlıktaki İslam revizyonistlerinin asıl İslam'ı temsil ettiği, tüm dünyadaki hegemonik olanın ise bozulmuş bir İslam versiyonu olduğu söylemi, bütün teolojik ve filolojik manevralarına rağmen, ancak bir müminin mümin olmasını mümkün kılan o tek sarsılmaz varsayıma dayanır: Kutsal addedilen metnin tek, bozulmamış ve tek bir kaynaktan türemiş olduğuna yani vahiy fikrine. Ve zaten bir metni Kutsal kılan da ona kutsiyen atfederek onu biricikleştiren güç ilişkileridir ki bu her müslümanın içine doğduğu ve tabi kılındığı başta aile olmak üzere güç ilişkilerince inancının belirlendiği gerçeğiyle tutarlıdır.
Bu kendi kanıtını kendi içinde taşıyan vahye dayalı akıl yürütme bütün tarihselleştirmelere dirençli "sarsılmaz (!)" bir inanç çekirdeği oluşturduğu için, günümüzün en radikal devrimci fikirlerinin büyük oranda 1400 yıl öncesinin bir inanç sistemi içinde zımnen mevcut olduğu dogmasını tartışmaya açmak size küstahlık gelebilir. Bu vicdanını temiz tutmaya çalışan Müslümanlık da ancak kentli ve kültürlü bir ayrıcalığın içinde mümkün, zira hangi Müslüman faşist olarak görülmek ister ki?
10 Haziran 2015 Çarşamba
HDP'ye güvenmek, birbirimize güvenmek
Birbirine güvenmek, henüz başından sonucunu kesin bir şekilde bilmediğin, hiçbir zaman da bilemeyeceğin bir vaadin, bir söz ortaklığının içine girmekle başlar. Bir güven ilişkisi, eşitler arasında mümkün olur. Eşit olmayanlar ya da aralarında herhangi bir gönül bağı bulunmayanlar ise sadece güvensizliği, salt riski esas aldıkları için aralarındaki hukuku "sözleşme" ile kayda bağlar ve resmileştirirler, yani devletin huzuruna sunarlar. Daha sonradan cayan olursa onun üzerine yaptırım şartı koyarak, gerekirse devlet şiddetine başvurulabileceğini önceden haber verirler. Bu yüzden karşılıklı borçlandırmaya / yükümlülüğe dayanan sözleşme ilişkisi riske yer bırakmaz.
Güven bağı ise bozulduğunda muhatabı üzerinde bir yaptırım şartı koymaz. Çünkü her zaman sonuçların baştan söylendiği gibi gitmeyebileceğini, dahası yol boyunca birlikte dönüşümler geçirilebileceğini ön görerek girilen bir ilişkidir. Güvene dayalı her ilişkide ilişkiye giren taraflar, ilişkinin devamında baştakinden farklı kişiler haline gelirler, oluşum halindedir çünkü her ilişki. Güven sarsılırsa, aradaki bağ zedelenir, yani ilişkiyi mümkün kılan bağlanma arzusu zayıflar. Ya yeniden oluşturulması gerekir ya da bağ bütünüyle kopar, kalpler kırılır. Bir kez güvenle birbirine bağlanan eşitler, birbirlerinin değişimlerini de öngörebilmişlerdir. Çoğunlukla bağlanma arzusu da yol boyunca süreklilik kazanır. Güven tam da birbirinin dönüşümüne kalbini açık tutmak haline gelir.
Eninde sonunda bir güven ilişkisinde, diğerinin güçsüz düşeceğine yönelik bir endişe ile yola çıkılmaz. Diğerinin güçsüz düşme ihtimali karşısında, kendinin güçlü kalarak, güçlü kalmak için direnerek onu da yeniden güçlendireceğine güven duyarak, yani asıl kendi kudretine güven duyarak yola çıkılır.
****
HDP'ye oy veren "bizler" isek, bizden olmayana, baştan güvensizlik duyarak oy vermedik. Ona verdiğimiz oy, bir sözleşmenin ya da gelecekteki bir yaptırımın imasını içermemeli. Belki bazıları sadece bu şekilde davranıp stratejik rasyonel bir hamle etmiş gibi görünebilir. Bu tutumun çok da yaygın olduğunu sanmıyorum.
Yaygın olanın, HDP'nin tüm seçim sürecinde, yüz yüze, eşitler arasında, güvene, karşılıklı emeğe dayalı bir bağı / birçok bağı inşa edebilme imkânını herkese hissettirebilmesi olduğunu düşünüyorum. Tam da bu yüzden, yani bu bağın kurulabilme ve kalıcı olabilme ihtimali yüzünden, HDP'nin başka bir siyaset kültürü başlattığını, bu yüzden en kuşkucu ama ilkelerini doğru bulanlarda bile, rasyonel tercihin ötesine geçen bir sempati yarattığını, kendini gösterebildiği her yerde birlikte güçlenmenin neşesini hissettirdiğini düşünüyorum.
HDP sadece bir partinin adı. Ancak orada siyaset alanını genişletmek isteyen bütün "Bizler", gönül bağlarımızla birbirimize bağlandık, bağlanmak istedik. Güvenimizi sarsacağına dair kuşku duyduğumuz bir ötekiyle değil, en yakın dostlarımızla birlikte yola koyulduk. Kimliklere bölünmekten ya da ikilikler arasında kutuplaşmaktan ziyade çoğalmanın imkanını gördük, bunun imgesini inşa ettik. HDP'de yeni bir yaşamın ipuçlarını gördük. Yanılabiliriz, ama kendimize güvenmekle başladı süreç. Bu yüzden birbirimize de güvenebiliyoruz.
Bizler (tek bir "Biz" değil, çoğul "Bizler") diye söylemenin manası da budur. Birbirini seveceğine, tanımasa bile sevgiyle bağlanabileceğine, sevginin devrimci bir kurucu güç olarak yeniden tanımlanabileceğine dair bir tahayyül ile çıktık yola.
Yola çıkan Bizler isek, yolda hata yapmayı da Bizler göze aldık demektir. Bu hatalarla sınanarak, bizler arasındaki bağı hep kuvvetlendirerek barışı, dostluğu ve demokratik bir kültürü inşa edebileceğimizi bilerek yola çıktık demektir. Bizler oyumuzu emanet ettiysek, emin ellerde olduğunu bildiğimiz için. Oyun da ötesinde, bizler birbirimizi birbirimize emanet ettik. Sevincimiz de bundan.
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir
Türkiye’deki
sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye
birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç
oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen
Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman
dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi
adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik
gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye
yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı
uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi
olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve
Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer
açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini
sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni
değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa
çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden
cumhuriyet rejimi daha en başından beri, muhalefetin ya hiç
olmadığı, ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle
sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok
partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle
sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi
daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı
sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da
sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu
durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak
tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç
yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.
Sistem
karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte,
geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde
olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok
yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine,
propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar
düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları,
savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya
kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı
yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP
açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının
tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.
AKP’nin
otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak
protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan
baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on
barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç
biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük
önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on
barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha
sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler
kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi
durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik
politikalarının, basın ve medya düzeninin görece
demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal
hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı
mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin
edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu ön görerek
tasarladığını biliyoruz.
Buraya
kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini
savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde
oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir
siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi
bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz
olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki
argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.
Son
yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter,
anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir
şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi”
sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma
sokan ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya
devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz eden, işin içinde gizli
bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri
bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal
muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair
dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.
Eğer
oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından
küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan
AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla
korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı
yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine
karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik
reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa
gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12
Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin,
bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim
barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele
sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer
bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal
sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin
kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha
geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse bir kaç milletvekili
yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların,
Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin
belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine
zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler
seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına
girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme,
cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk
millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı
dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve
ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya
yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha
geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta
mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri
yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş
demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği
meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa
karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve
soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa
çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal
burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci
sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği
asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün
parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça
mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır
ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur
ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak
mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok
daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç
Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet
dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini
bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.
1965
yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal
parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen
devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik
hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır.
Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini
ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler.
Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek
ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin
meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18
milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması
olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o
dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz.
Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları
kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt
hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun
yıllar geçtikten sonra Kürt milletvekillerinin yeniden
meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu
tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist
hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili
ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup
içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması
önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve
Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine
olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal
hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin
bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan
bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
AKP’nin
rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip
Erdoğan’ın liberal brjuva demokrasisinin sınırlarını bile
zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme
saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal
engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi,
halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal
sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele
geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma
yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla
işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından
direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide
hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal
mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal
programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin
krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz
çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri,
Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop
ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din
dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel
özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi,
lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek
ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri, ve
kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit
katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm
örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin
aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş
tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu
görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif
mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı
düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da
özerk biçimleriyle hiç bir büyük ölçekli siyasal akımın ya
da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu
etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar,
direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında, ve ittifakların
ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp
hesaplıyor.
Gerçekten
de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok
katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile
diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili
ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle
doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak
ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının,
parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin
yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin
de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir.
AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle
bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan,
cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal
özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve
toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın
bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm
neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni
bir evreye geçmesi.
Bu
tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter
sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal
demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis,
radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine,
Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara
kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket
edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem
kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem
biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini
alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel
seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir
konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin
sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye
çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy
vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için
değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür
ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile
bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık
olmadığı gibi.
AKP’nin
anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden
bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt
özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı
bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın
sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında
otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel
seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt
özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte
kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve
çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre
hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi.
Yani giderek artan otoriterleştirme muhafazakarlaşma ve eğilimine
karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin
bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran
isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen
doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve
tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük
hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler
arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından
ise en görünür haline ulaşmıştır.
Bugün
HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP
hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme
yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve
sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar
çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun
kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın
daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı
ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.
Meclis’teki
güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak,
aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının
hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise
devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın
dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik
projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi
temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim
modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların
meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların
sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında
güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne
dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir
hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün
artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına
gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin
karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin
sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni
savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha
yaklaşmasını sağlar.
Meclis’teki
HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak
Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif
bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için
kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından
topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset
dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol
özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi
demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine
kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik
şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi
bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının
ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.
Bir
siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata
geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi
desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak
gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut
muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde.
Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir
yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir
düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri
küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise
girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP
projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da
tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının
ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.
HDP
projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı
mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin
yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur.
Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların,
engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen
içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir.
Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle
sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak
koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset
yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir
mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç
kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz.
Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik
mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve
hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey
yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca,
sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran
kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu
yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi
hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek
için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına
her şeyi yapmasını umarlar.
Oysa
sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal
sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını
bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde
o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar
yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve
etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını
engellemek ve karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.
HDP
içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir
yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla
tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta
ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil,
tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi
olarak görülüyor.
Doğru
zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin
parçası olan politik bir eylemdir.
Bu
yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP
hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da
HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist her hangi
biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist
kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir
siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir
iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi
hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını
azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda
otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu
yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma
hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde
hayata geçirirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını
istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi
mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis
mücadelesi versinler diye.
13 Mart 2015 Cuma
Vahşilerin böğürtüsü
Deleuze filozoflar içinde bir skandal olaydır. Sevenlerinden çok düşmanları olması, onun için, onu okuyan bizler için en hayırlı durum. Deleuze'ün filozoflar içinde bir filozof sayılması, bir döneme, bir ideolojiye, ('postyapısalcı' veya 'marksist' gibi) bir akıma ait kılınmaya çabalanması ona yapılacak en büyük haksızlık. Bu yalnızca onun düşmanlarının, düşünceyi raflardaki bir düzenleme ve tasnif meselesi haline getirmek isteyenlerin, onu sever görünürken bile, aslında iğrenti ve haset duygularından kurtulamayanların yapacağı bir iştir. Hıncın entelektüel hali...
Kendinden önce bilimin, düşüncenin, edebiyatın ve sanatın her alanında beliren ayrıkotlarıyla zamandışı buluşmasında, çetecilere katılır ve düşüncenin düzenli ordularına karşı yeni bir gerilla savaşı açar. Savaşın sahasını tüm yeryüzüne yayana kadar genişletmeye başlar.
O, felsefenin, felsefe içine hapsolarak yapılmasını salık veren temellük edilişinden kendini tümüyle kurtarıp yepyeni bir şey oluşturur: Felsefeye felsefenin dışarısıyla bağlantılar kurabileceği sayısız patikalar, yollar, temiz hava kanalları, taze su boruları, yepyeni giriş çıkış kapıları icat eder. Sadece icat etmekle kalmaz, icat etme imkanlarını da çoğaltmak için felsefeden dışarılara doğru ve dışarılardan felsefeye doğru bakmanın ustalığını geliştirir. Felsefe, her şeye üstten bakan bir nihai teorinin tanrısal ağırlığından kendini kurtarıp hafifler, düşüncenin en yüksek hızında hareket etmeye başlar, hiç durmaksızın bağlantılar kurmanın azmanlığına dönüşür.
Felsefenin diğer düşünce disiplinleri üzerindeki emperyalist yayılımına son verir. Felsefe, felsefe olmayandan öğrenerek felsefe yapmaya başlamaktır. Bu aynı zamanda filozof olmayanların felsefe yapabilmesinin yollarını açtığı için de skandaldır. Felsefenin salt filozoflar, düşüncenin ehil uzmanları, devletin akademideki kapıkulları tarafından kendi içlerindeki bir diyalog ya da tartışma ya da eleştiri olarak yapılmasına karşı büyük bir savaş çağrısıdır.
Deleuze metinlerinin görünürdeki zorluğu sevenlerini, onun aşıladığı cür'etle çetecilere katılanları korkutmaz. Düşüncenin fabrikasyon kalıplarından geçmiş, zihni defalarca haddelenmiş ve emre amade hale gelmiş uzmanlar içindir bu zorluk. Diğerleri için Deleuze'e başlangıç ile felsefeye başlangıç ile aynı anlama gelir, felsefe tarihinin ürkütücü hakimiyetinden bir kaçış, kendi namına felsefe yapmaya bir başlangıç.
Nazik bir melodinin iç yumuşatan ezgisi ya da bir senfoninin coşkusu değil, uygarlığın merkezini istila etmeye gelen vahşilerin, kale surlarını yıkmaya gelen barbarların, yırtıcı hayvanların böğürtüsü işitilir artık.
Öyle ki sonunda felsefenin dışında bırakılmış tüm ipsiz sapsızlar, çulsuzlar, çapulcular, mülksüzler, baldırıçıplaklar, izin verilmemişler, ehliyetsizler, uyumsuzlar, ayarsızlar, aylaklar, avareler, hep yolda olanlar, dikiş tutturamayanlar, başkaldıranlar, sessizler, ayarsız sesler çıkaranlar o alana doluşup felsefeden soyluyu, efendiyi nihai olarak defedip kendi özgün ama kakafonik olmayan sesleriyle felsefe yapana, yeni bir dostluğu kurana kadar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Giriş Gündelik yaşamımız boyunca gerçekleştirdiğimiz, artık otomatik bir hal kazanmış ve kaynağını düşünmediğimiz davranışla...

