Hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Bu Kuran için de geçerlidir. Ne kadar kutsal, dokunulmaz ve değişmemiş olduğu söylense de anlamlama süreci devamlı olarak onun nasıl okunacağını şekillendiren güç ilişkilerince belirlenmiştir. Bugüne kadar da Kuran'ın nasıl okunacağı, İslamî denilen ataerkil, cinsiyetçi, askeri despotizmlerin hâkim siyasal ontolojisinin temellerini atan bir zihinsel süreklilik tarafından belirlenmiştir. Bu Emevi egemenliğinden modern Sünni Müslüman ya da Şii Müslüman ulus devletlere kadar böyle gelmekte.
Hiçbir metin 'sui generis' (kendinden türemiş) değildir. Her zaman her metin onu oluşturan çoğul kaynaklardan türemişti ve onlara gönderme yapar. Yani metinlerarasıdır, tek bir yazarı olmadığı gibi, tarihin belirli bir anında aniden ortaya çıkmaz. Bu metinleşme olgusu, yazılı kültürden önceki sözlü ortak hafızaya ait metinler için de geçerlidir, yazılı kültüre geçişle kayda geçen en eski mitlerden dinsel metinlere kadar Kuran için de, herhangi bir roman için de, basit bir reklam metni için de geçerlidir. Gücün siyasal dağılımını belirleyen egemenlik ilişkilerince oluşturulmuş bir tarihsel matrisin içinde, bir metinsel janrın içinde oluşur her metin: 1970'lerin reklam metinleri kendi aralarında ortaklıklar gösterirken bugünküler nasıl farklı ise, 19. yüzyıl romanı ile 20. yüzyıl başı modernist romanı nasıl farklı ise. Kuran da kendi içinde oluştuğu tarihsel bağlamda, gündelik hayatın, siyasetin, ticaretin, cinsiyet ilişkilerinin, topluluğu bağlayacak ortak değerlerin, mülkiyet ilişkilerinin nasıl olacağına dair toplu önermeler ortaya koyan bir metin olarak önceki anlatı ve metinlerden devraldıklarıyla ve kabilevi iktidar ilişkilerindeki siyasal değişimler peşi sıra gelişen siyasal ihtiyaçlarla oluşacaktır. Ancak bunların büyük kısmı zaten içinde oluştuğu çağın ortak değerleridir. O da kendisinden önceki diğer tüm din ve mitolojilerde olduğu gibi, uzun bir tarihsel süreç içinde ve başka metinlerden pek çok öğe almış çok yazarlı ve her türlü bağlamsal olarak değişen yoruma daima açık uçlu bir metin olarak biçimlenmiştir. Kuran'ın yazarları kimlerdir diye bir soruyu inançlı bir Müslüman'ın içi kaldırmaz belki ama dogmatik tutumu bir yana bırakıp araştırmak fena olmazdı. Tabi ki ölmeyi veya baskı altında yaşamayı göze alıyorsanız.
Başta dediğim gibi, hiçbir metin onu çevreleyen yorumlardan bağımsız olarak okunamaz. Okuma ve yorumlama süreçleri ise daima o tarihsel dönemin ve içinde bulunulan güç ilişkilerinin mümkün kıldığı yorumlama prosedürleri ile şekillenir. Bugünün dünyasında uzunca bir süreden beri monoteist inançların devirmci ve komünist okumalarını mümkün kılan da tam olarak modern devrimci akımların sarsıcı sistem eleştirisinin etkilerinin teist inançlıları da içine almasından kaynaklanır. Hıristiyan anarşizmini mümkün kılan da İslam sosyalizmini mümkün kılan da o metinlerin kendileri değil, o döneminolanaklı kıldığı, metinleri okuma şeklini değiştiren devrimci atmosferidir.
Kuran'da aslında komünist bir toplum fikri bulunduğunu kanıtlamaya çalışan teologlar ve onların tilmizleri, fiilen bugünün yaygın eşitlikçi özgürlükçü devrimci yorumlarından etkilendikleri için bu anlayışı Kuran'a projekte etmektedirler ve hep gördüğümüz gibi meramlarını da o liberter eşitlikçi sol mecralara anlatma, onlara kendilerinin de aynı derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduklarını ispatlama çabası içindedirler. Kendileri şahıs olarak gerçekten öyle olabilir, bir çok deneyimimde bunu görüyorum ve aynı zamanda biliyorum ki bir kişi de tıpkı metinler gibi çoklu kaynaklardan beslenir ve bu yüzden sadece aidiyet duyduğu inancına indirgenemez. Ama bir sonraki adım, Yani Kuran'ın da bu derecede eşitlikçi ve özgürlükçü olduğunu ispatlama çabası yorumlamanın keyfiyetine gider. Oysa bu yaklaşım daha da aşırı yorumla Kuran'da ırkçılığın, homofobinin ya da cinsiyetçiliğin bile bulunmadığını kanıtlama derdine ulaşır. Peki neden?
Bu yorumları benimseyenlerin, İslam'dan türeyen ya da en azından yaygın İslam anlayışlarının mümkün kıldığı tüm otoriter, cinsiyetçi, ırkçı ve faşist siyaset biçimlerini İslam'a sonradan sirayet etmiş ve ona dışsal görmeleri ne kadar olguya - tarihi verilere aykırı ise, -bu öğeler başından beri mevcut idi- kendi el değmemiş, bozulmamış, su katılmadık özgürlükçü-eşitlikçi İslam yorumlarının, geçmişte fiilen hiç var olmayıp yalnızca bugün var olan ve ancak bugün mümkün olan yorumlar olduğunu görmeleri de onları, kendi gayretlerini gereksiz kılacak entelektüel bir açmaza sokacağından ötürü bu durumu kabullenmelerini beklemiyorum.
1960'lardan bu yana, sosyalizmin eleştirisinden çıkan Yeni Sol ve anarşist hareketler, modern endüstriyalizmin eleştirisinden çıkan radikal ekolojist fikirler, patriyarkal sistemin eleştirisinden çıkan feminist fikirler, heteroseksizmin eleştirisinden çıkan anti-homofobik fikirler, avrupa merkezciliğin, sömürgeciliğin ve ırkçılığın eleştirisinden çıkan, millliyetçilik ve ırkçılık karşıtı ve kimlik özcülüğünden uzaklaşmış kozmopolitik fikirler, ve hepsini boydan boya kat eden kapitalizm eleştirisinden türeyen anti-kapitalist fikirler OLMAKSIZIN bu murad edilen türden bir İslam revizyonizmi girişimi dahi mümkün olamazdı. Hakeza bu tür fikirlerin Türkiye'de ortaya çıkı görünürlük kazanması 2000'lerin sonu 2010'ların başını buldu, tam da yeni soyal hareketlerin radikal siyaset sahnesini çok güçlü bir şekilde etkisine almaya başlkadığı bir dönemde.
Anti-kapitalist ya da kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın, özünde İslam'ın ve Kuran'ın eşitlikçi bir devrimin hayata geçmesi olduğunu, İslam peygamberinin aslında bir devrimci olduğunu anlatmaları bugünün eşitlikçi özgürlükçü düşüncelerinden etkilenmiş kentli, kültürel donanımı yüksek bireylerin kendilerine has bir İslam yorumu yapabilmeleri sayesinde mümkün oluyor.
Yani içinde bulunduğumuz çağın kendi radikal siyasal atmosferi ve siyasal ufku ile belirlenmiş bir zihinsel donanımın olanaklı kıldığı revizyonist Kuran yorumlarıdır bunlar. Bu yorumları İslam'ın içinden çıkan, onun değişmez özü olarak değil ona dışsal radikal perspektiflerin İslam'a güncel yansıtılması olarak görüyorum. Bu bakımdan bu azınlıktaki İslam revizyonistlerinin asıl İslam'ı temsil ettiği, tüm dünyadaki hegemonik olanın ise bozulmuş bir İslam versiyonu olduğu söylemi, bütün teolojik ve filolojik manevralarına rağmen, ancak bir müminin mümin olmasını mümkün kılan o tek sarsılmaz varsayıma dayanır: Kutsal addedilen metnin tek, bozulmamış ve tek bir kaynaktan türemiş olduğuna yani vahiy fikrine. Ve zaten bir metni Kutsal kılan da ona kutsiyen atfederek onu biricikleştiren güç ilişkileridir ki bu her müslümanın içine doğduğu ve tabi kılındığı başta aile olmak üzere güç ilişkilerince inancının belirlendiği gerçeğiyle tutarlıdır.
Bu kendi kanıtını kendi içinde taşıyan vahye dayalı akıl yürütme bütün tarihselleştirmelere dirençli "sarsılmaz (!)" bir inanç çekirdeği oluşturduğu için, günümüzün en radikal devrimci fikirlerinin büyük oranda 1400 yıl öncesinin bir inanç sistemi içinde zımnen mevcut olduğu dogmasını tartışmaya açmak size küstahlık gelebilir. Bu vicdanını temiz tutmaya çalışan Müslümanlık da ancak kentli ve kültürlü bir ayrıcalığın içinde mümkün, zira hangi Müslüman faşist olarak görülmek ister ki?
23 Temmuz 2015 Perşembe
10 Haziran 2015 Çarşamba
HDP'ye güvenmek, birbirimize güvenmek
Birbirine güvenmek, henüz başından sonucunu kesin bir şekilde bilmediğin, hiçbir zaman da bilemeyeceğin bir vaadin, bir söz ortaklığının içine girmekle başlar. Bir güven ilişkisi, eşitler arasında mümkün olur. Eşit olmayanlar ya da aralarında herhangi bir gönül bağı bulunmayanlar ise sadece güvensizliği, salt riski esas aldıkları için aralarındaki hukuku "sözleşme" ile kayda bağlar ve resmileştirirler, yani devletin huzuruna sunarlar. Daha sonradan cayan olursa onun üzerine yaptırım şartı koyarak, gerekirse devlet şiddetine başvurulabileceğini önceden haber verirler. Bu yüzden karşılıklı borçlandırmaya / yükümlülüğe dayanan sözleşme ilişkisi riske yer bırakmaz.
Güven bağı ise bozulduğunda muhatabı üzerinde bir yaptırım şartı koymaz. Çünkü her zaman sonuçların baştan söylendiği gibi gitmeyebileceğini, dahası yol boyunca birlikte dönüşümler geçirilebileceğini ön görerek girilen bir ilişkidir. Güvene dayalı her ilişkide ilişkiye giren taraflar, ilişkinin devamında baştakinden farklı kişiler haline gelirler, oluşum halindedir çünkü her ilişki. Güven sarsılırsa, aradaki bağ zedelenir, yani ilişkiyi mümkün kılan bağlanma arzusu zayıflar. Ya yeniden oluşturulması gerekir ya da bağ bütünüyle kopar, kalpler kırılır. Bir kez güvenle birbirine bağlanan eşitler, birbirlerinin değişimlerini de öngörebilmişlerdir. Çoğunlukla bağlanma arzusu da yol boyunca süreklilik kazanır. Güven tam da birbirinin dönüşümüne kalbini açık tutmak haline gelir.
Eninde sonunda bir güven ilişkisinde, diğerinin güçsüz düşeceğine yönelik bir endişe ile yola çıkılmaz. Diğerinin güçsüz düşme ihtimali karşısında, kendinin güçlü kalarak, güçlü kalmak için direnerek onu da yeniden güçlendireceğine güven duyarak, yani asıl kendi kudretine güven duyarak yola çıkılır.
****
HDP'ye oy veren "bizler" isek, bizden olmayana, baştan güvensizlik duyarak oy vermedik. Ona verdiğimiz oy, bir sözleşmenin ya da gelecekteki bir yaptırımın imasını içermemeli. Belki bazıları sadece bu şekilde davranıp stratejik rasyonel bir hamle etmiş gibi görünebilir. Bu tutumun çok da yaygın olduğunu sanmıyorum.
Yaygın olanın, HDP'nin tüm seçim sürecinde, yüz yüze, eşitler arasında, güvene, karşılıklı emeğe dayalı bir bağı / birçok bağı inşa edebilme imkânını herkese hissettirebilmesi olduğunu düşünüyorum. Tam da bu yüzden, yani bu bağın kurulabilme ve kalıcı olabilme ihtimali yüzünden, HDP'nin başka bir siyaset kültürü başlattığını, bu yüzden en kuşkucu ama ilkelerini doğru bulanlarda bile, rasyonel tercihin ötesine geçen bir sempati yarattığını, kendini gösterebildiği her yerde birlikte güçlenmenin neşesini hissettirdiğini düşünüyorum.
HDP sadece bir partinin adı. Ancak orada siyaset alanını genişletmek isteyen bütün "Bizler", gönül bağlarımızla birbirimize bağlandık, bağlanmak istedik. Güvenimizi sarsacağına dair kuşku duyduğumuz bir ötekiyle değil, en yakın dostlarımızla birlikte yola koyulduk. Kimliklere bölünmekten ya da ikilikler arasında kutuplaşmaktan ziyade çoğalmanın imkanını gördük, bunun imgesini inşa ettik. HDP'de yeni bir yaşamın ipuçlarını gördük. Yanılabiliriz, ama kendimize güvenmekle başladı süreç. Bu yüzden birbirimize de güvenebiliyoruz.
Bizler (tek bir "Biz" değil, çoğul "Bizler") diye söylemenin manası da budur. Birbirini seveceğine, tanımasa bile sevgiyle bağlanabileceğine, sevginin devrimci bir kurucu güç olarak yeniden tanımlanabileceğine dair bir tahayyül ile çıktık yola.
Yola çıkan Bizler isek, yolda hata yapmayı da Bizler göze aldık demektir. Bu hatalarla sınanarak, bizler arasındaki bağı hep kuvvetlendirerek barışı, dostluğu ve demokratik bir kültürü inşa edebileceğimizi bilerek yola çıktık demektir. Bizler oyumuzu emanet ettiysek, emin ellerde olduğunu bildiğimiz için. Oyun da ötesinde, bizler birbirimizi birbirimize emanet ettik. Sevincimiz de bundan.
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir
Türkiye’deki
sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye
birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç
oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen
Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman
dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi
adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik
gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye
yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı
uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi
olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve
Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer
açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini
sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni
değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa
çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden
cumhuriyet rejimi daha en başından beri, muhalefetin ya hiç
olmadığı, ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle
sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok
partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle
sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi
daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı
sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da
sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu
durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak
tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç
yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.
Sistem
karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte,
geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde
olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok
yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine,
propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar
düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları,
savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya
kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı
yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP
açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının
tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.
AKP’nin
otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak
protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan
baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on
barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç
biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük
önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on
barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha
sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler
kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi
durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik
politikalarının, basın ve medya düzeninin görece
demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal
hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı
mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin
edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu ön görerek
tasarladığını biliyoruz.
Buraya
kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini
savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde
oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir
siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi
bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz
olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki
argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.
Son
yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter,
anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir
şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi”
sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma
sokan ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya
devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz eden, işin içinde gizli
bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri
bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal
muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair
dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.
Eğer
oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından
küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan
AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla
korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı
yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine
karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik
reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa
gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12
Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin,
bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim
barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele
sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer
bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal
sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin
kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha
geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse bir kaç milletvekili
yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların,
Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin
belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine
zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler
seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına
girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme,
cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk
millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı
dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve
ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya
yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha
geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta
mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri
yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş
demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği
meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa
karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve
soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa
çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal
burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci
sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği
asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün
parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça
mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır
ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur
ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak
mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok
daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç
Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet
dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini
bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.
1965
yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal
parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen
devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik
hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır.
Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini
ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler.
Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek
ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin
meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18
milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması
olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o
dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz.
Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları
kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt
hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun
yıllar geçtikten sonra Kürt milletvekillerinin yeniden
meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu
tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist
hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili
ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup
içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması
önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve
Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine
olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal
hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin
bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan
bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
AKP’nin
rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip
Erdoğan’ın liberal brjuva demokrasisinin sınırlarını bile
zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme
saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal
engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi,
halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal
sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele
geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma
yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla
işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından
direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide
hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal
mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal
programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin
krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz
çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri,
Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop
ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din
dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel
özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi,
lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek
ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri, ve
kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit
katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm
örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin
aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş
tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu
görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif
mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı
düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da
özerk biçimleriyle hiç bir büyük ölçekli siyasal akımın ya
da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu
etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar,
direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında, ve ittifakların
ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp
hesaplıyor.
Gerçekten
de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok
katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile
diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili
ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle
doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak
ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının,
parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin
yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin
de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir.
AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle
bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan,
cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal
özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve
toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın
bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm
neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni
bir evreye geçmesi.
Bu
tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter
sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal
demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis,
radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine,
Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara
kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket
edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem
kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem
biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini
alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel
seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir
konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin
sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye
çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy
vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için
değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür
ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile
bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık
olmadığı gibi.
AKP’nin
anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden
bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt
özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı
bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın
sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında
otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel
seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt
özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte
kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve
çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre
hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi.
Yani giderek artan otoriterleştirme muhafazakarlaşma ve eğilimine
karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin
bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran
isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen
doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve
tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük
hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler
arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından
ise en görünür haline ulaşmıştır.
Bugün
HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP
hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme
yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve
sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar
çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun
kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın
daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı
ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.
Meclis’teki
güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak,
aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının
hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise
devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın
dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik
projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi
temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim
modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların
meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların
sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında
güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne
dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir
hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün
artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına
gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin
karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin
sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni
savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha
yaklaşmasını sağlar.
Meclis’teki
HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak
Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif
bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için
kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından
topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset
dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol
özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi
demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine
kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik
şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi
bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının
ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.
Bir
siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata
geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi
desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak
gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut
muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde.
Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir
yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir
düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri
küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise
girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP
projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da
tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının
ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.
HDP
projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı
mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin
yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur.
Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların,
engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen
içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir.
Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle
sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak
koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset
yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir
mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç
kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz.
Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik
mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve
hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey
yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca,
sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran
kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu
yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi
hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek
için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına
her şeyi yapmasını umarlar.
Oysa
sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal
sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını
bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde
o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar
yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve
etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını
engellemek ve karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.
HDP
içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir
yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla
tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta
ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil,
tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi
olarak görülüyor.
Doğru
zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin
parçası olan politik bir eylemdir.
Bu
yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP
hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da
HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist her hangi
biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist
kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir
siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir
iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi
hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını
azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda
otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu
yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma
hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde
hayata geçirirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını
istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi
mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis
mücadelesi versinler diye.
13 Mart 2015 Cuma
Vahşilerin böğürtüsü
Deleuze filozoflar içinde bir skandal olaydır. Sevenlerinden çok düşmanları olması, onun için, onu okuyan bizler için en hayırlı durum. Deleuze'ün filozoflar içinde bir filozof sayılması, bir döneme, bir ideolojiye, ('postyapısalcı' veya 'marksist' gibi) bir akıma ait kılınmaya çabalanması ona yapılacak en büyük haksızlık. Bu yalnızca onun düşmanlarının, düşünceyi raflardaki bir düzenleme ve tasnif meselesi haline getirmek isteyenlerin, onu sever görünürken bile, aslında iğrenti ve haset duygularından kurtulamayanların yapacağı bir iştir. Hıncın entelektüel hali...
Kendinden önce bilimin, düşüncenin, edebiyatın ve sanatın her alanında beliren ayrıkotlarıyla zamandışı buluşmasında, çetecilere katılır ve düşüncenin düzenli ordularına karşı yeni bir gerilla savaşı açar. Savaşın sahasını tüm yeryüzüne yayana kadar genişletmeye başlar.
O, felsefenin, felsefe içine hapsolarak yapılmasını salık veren temellük edilişinden kendini tümüyle kurtarıp yepyeni bir şey oluşturur: Felsefeye felsefenin dışarısıyla bağlantılar kurabileceği sayısız patikalar, yollar, temiz hava kanalları, taze su boruları, yepyeni giriş çıkış kapıları icat eder. Sadece icat etmekle kalmaz, icat etme imkanlarını da çoğaltmak için felsefeden dışarılara doğru ve dışarılardan felsefeye doğru bakmanın ustalığını geliştirir. Felsefe, her şeye üstten bakan bir nihai teorinin tanrısal ağırlığından kendini kurtarıp hafifler, düşüncenin en yüksek hızında hareket etmeye başlar, hiç durmaksızın bağlantılar kurmanın azmanlığına dönüşür.
Felsefenin diğer düşünce disiplinleri üzerindeki emperyalist yayılımına son verir. Felsefe, felsefe olmayandan öğrenerek felsefe yapmaya başlamaktır. Bu aynı zamanda filozof olmayanların felsefe yapabilmesinin yollarını açtığı için de skandaldır. Felsefenin salt filozoflar, düşüncenin ehil uzmanları, devletin akademideki kapıkulları tarafından kendi içlerindeki bir diyalog ya da tartışma ya da eleştiri olarak yapılmasına karşı büyük bir savaş çağrısıdır.
Deleuze metinlerinin görünürdeki zorluğu sevenlerini, onun aşıladığı cür'etle çetecilere katılanları korkutmaz. Düşüncenin fabrikasyon kalıplarından geçmiş, zihni defalarca haddelenmiş ve emre amade hale gelmiş uzmanlar içindir bu zorluk. Diğerleri için Deleuze'e başlangıç ile felsefeye başlangıç ile aynı anlama gelir, felsefe tarihinin ürkütücü hakimiyetinden bir kaçış, kendi namına felsefe yapmaya bir başlangıç.
Nazik bir melodinin iç yumuşatan ezgisi ya da bir senfoninin coşkusu değil, uygarlığın merkezini istila etmeye gelen vahşilerin, kale surlarını yıkmaya gelen barbarların, yırtıcı hayvanların böğürtüsü işitilir artık.
Öyle ki sonunda felsefenin dışında bırakılmış tüm ipsiz sapsızlar, çulsuzlar, çapulcular, mülksüzler, baldırıçıplaklar, izin verilmemişler, ehliyetsizler, uyumsuzlar, ayarsızlar, aylaklar, avareler, hep yolda olanlar, dikiş tutturamayanlar, başkaldıranlar, sessizler, ayarsız sesler çıkaranlar o alana doluşup felsefeden soyluyu, efendiyi nihai olarak defedip kendi özgün ama kakafonik olmayan sesleriyle felsefe yapana, yeni bir dostluğu kurana kadar.
14 Şubat 2015 Cumartesi
Erkekliğe ihanet şebekesini genişletmek için...
Erkeklerin işlediği korkunç kadın cinayetlerinin, sürgit şiddetin, adeta iç savaşın kimsenin kaçamayacağı derecede görünür olduğu anlarda yol açtığı nefret ve iğrenti duygusunun, kendinden utancın en yüksek noktasında, koyu bir nihilizme iteleyen öfke duygusunu avucumun içinde harlayıp bundan mümkün olduğunca kurucu bir düşünceye geçmeye çabalamak istiyorum: En umutsuz genel manzaranın içinde bile hâlâ eşelenip bulunabilecek kırıntıları ortaya çıkartma ihtimaline odaklanmak amacıyla...
Eril tahakküm, tâbi olmaya şu veya bu şekilde direnen bazı erkekleri de etkisi altında tutuyor. Erkeklerin hepsi sırf biyolojik erkeklik sebebiyle toplumsal erkekliğin kodlarını tümüyle içselleştirebilecekleri bir terbiye etme ve tâbi kılma sürecinden "başarıyla" çıkmış değildir. Çünkü çocukları öğütüp adam yapmaya çalışan düzenekler her zaman o kadar kusursuz çalışmaz, çokça acı verir, dirençlerle karşılaşır.
Hiçbirimiz bizi "adam etmeye" çalıştıkları uzun yıllar boyunca bu şiddeti ve azabı sırf sevinçle filan karşılamadık. Çokça ezildik, örselendik, acı çektik, duygularımız köreldi, "bebeklerden katiller yaratıldı", şiddete maruz kala kala özümsedik, uygulayabilir olduk. Ama bazılarımız buna boyun eğmemeyi, en azından ters istikamete doğru gayret etmeyi seçtik. Eril tahakküm, böyle arızalı unsurları da gözden düşürmeye, etkisiz kılmaya, zayıflatmaya eğilim gösterir hep.
Bazısı biraz, bazısı bütünüyle ayrışır toplumsal erkeklikten. Kadınlarla savaşa girişmez, ezmeye baskılamaya çalışmaz. Elinden geldiğince ya da tam anlamıyla, eşit ilişkiler kurar ya da kurması gerektiğinin ziyadesiyle farkındadır. Toplum, böyle uyumsuzları ve itaatsizleri, diğer hakim erkeklik modellerine tam ayak uydurmuşlar kadar onaylamaz, payelendirmez, ayrıcalıklandırmaz; aksine damgalar, işaretler, dışlar, önemsiz konumlara yerleştirir. Bu tür uyumsuzların hepsi birden belki alenen direnecek kadar kararlı ve tutarlı değildirler. Bazen direnişleri el altından yürür. Hatta çoğu konformist bir halde sırf kendi hayatına odaklıdır. Eril tahakküme karşı zahmete girip bir mücadelenin parçası olmazlar. Eril tahakkümün sebep olacağı sembolik şiddetin hedefi olmayı göze alamazlar çoğu zaman.
Ancak az da olsa bu uyumsuzların, ayrık otlarının varlığını önemsemek lazım. İstisna değildir bu adamlar, hafife alınacak kadar az da değildir. Onları, sarsmak, konformist uykularından uyandırmak, geniş tabanlı bir mücadelenin, erkekliğin kendi üzerindeki etkilerine karşı savaşa girişen bir şebekenin parçası kılmak başlıca işimiz olmalı. Harekete geçmekteki zaaflarını, zayıflıklarını yüzlerine vuralım evet; ama onları erkekliğe ihanet şebekesinin parçası olmaya teşvik etmek için yapalım bunu.
Eril tahakküm tarafından damgalanmış veya alay konusu edilmiş bu uyumsuz erkeklikleri, olumlu şekilde bağrımıza basalım: kılıbıkları, korkularını itiraf edebilenleri, yumuşak ruhlu adamları, askerliği reddedenleri, ibneleri, şiddete ortak olmayı reddedenleri, çocuğunun altını değiştirmeyi ya da beslemeyi marifet saymayıp doğallıkla yapanları, duygularını göstermeyi becerebilenleri, kadınlara üstünlük kurmaya çalışmak yerine saygı duyanları, hemcinsi erkeklerle rekabet etmekten tiksinenleri, elinden her türden “erkek işi” gelmese de ev işlerini iyi yapanları, şefkatli olanları, karşılıklı iletişim kurmayı becerenleri, veganları, vejeteryanları, bilgiç olmayanları, kadınların giyimine karışmaktan ar edenleri, otoritenin baskısından kaçmak için farklı kurnazlıklar bulmaya çalışanları, kahraman olmayanları, anti-kahraman da olmayanları, etrafında bir kadına yönelik şiddet ya da ayrımcılık olduğunu görünce müdahale edenleri, erkeklik taslamayanları, erkeklik taslayanlardan hiç hoşlanmayanları, abuk bir şekilde de “olsa önemli olan erkeklik değil insanlık yahu” diyenleri, “batsın böyle erkeklik” diyenleri, erkek çocuğuna silah ve benzer oyuncaklar almayanları, erkekliği incindiği için değil başkasının acısına duyarlık gösterdiği için ağlayabilenleri, sevdiğini mutlu edebilmek için elinden gelen incelikle davranabilenleri, cinsel "skor" peşinde koşmayanları, kadın tavlamaya çalışmayanları, evinin tozu biriktiğinde süpürgeyi açıp ortalığı temizlemeden rahat edemeyenleri, höykürerek maç seyretmeyenleri, kariyer peşinde koşmayıp sade bir hayatı tercih edenleri... Sembolik, ekonomik ya da sosyal güç peşinde olmanın yollarından bir biçimde uzak duranları, durmak isteyenleri görelim, görünür kılalım.
Onlara diyecek sözümüz olsun ceplerimizde hep: “Bunlar çok iyi, ama daha fazlasını yapmalıyız bu lanet olası tahakküm sona erene kadar." Ve her fırsatta sarsmak için diyelim ki: “Yerinde saydığın, sadece kendine odaklı olduğun sürece parçası olmasan da bu korkunç eril şiddetin sessiz bir destekçisi olacaksın. Çünkü büyük çoğunluk, istisnaları ve azınlıkları sevmez. Onları görünmez kılmaya çalışır. Yok edemese de en azından sindirmek ister. Bu yüzden, tam da bu yüzden, erkeklik mayasının herkes üstünde tutmadığını göstermek, görünür kılmak zorundasın. Daha fazlası da gerekli. Adına toplumsal dediğin her mesele, bir veçhesiyle bu eril tahakkümün içinden geçiyor. Eğer toplumsal eşitlikle, özgürleşmeyle ilgili bir meselen varsa, zorunlu olarak eril tahakkümle meselen vardır. Bunu seslendirmek, örneklemek, görünür kılmak zorundasın. Erkekliğe ihanet şebekesinin çağrısını her gün yaymak ve her gün etrafında erkeklerin gerçekleştirdiği şiddete ve haksızlığa ses çıkarmak, erkekleri değişmeleri için ikna etmek zorundasın. Kendinden başlayarak. Yoksa sus ve hiçbir konuda konuşma.”
20 Ocak 2015 Salı
Kropotkin, Çağdaş Bilim ve Anarşi
Kropotkin'in her elime aldığımda heyecan duyduğum, anarşist komünizm düşüncesinin baş yapıtlarından birisi olan bu nefis kitabını Mazlum Beyhan'ın mükemmel çevirisiyle eski basımından okuyalı 10 yıldan çok zaman oldu. Yeniden basılarak yeni okurlara ulaşacak olmasına çok sevindim.
Kropotkin, özellikle bu kitabında, anarko-komünist düşüncenin modern tarih içindeki evrimi konusunda ufuk açıcı temel bir yaklaşımı sergiler: tamamlanmış bir ideoloji ya da kapalı düşünce sistemi olarak değil, toplumların içinde egemenlerle ezilenler arasındaki mücadelenin doğurduğu özgün dayanışmacı ve doğrudan demokratik biçimlerin sürekliliği ve mücadeleler arasındaki ardışık aktarımının tarihi olarak ele alınan bir "anarşi ilkesi" tarif eder ve bunun izini "anarşi düşünce ırmağı" içinde sürer. Yani anarşi bir kavramsal soyutlama değil halk mücadelelerinin yaşayan deneyimlerinden doğup sürekli zenginleşen bir fikirler dizisidir. Anarşizm kişilere ve örgütlere indirgenemeyecek olan oluş halindeki çoğul özgürlükçü düşünce ve mücadele deneyimlerinin felsefi ifadesidir:
"Anarşi düşünce ırmağının kökenini incelerken karşımıza sürekli olarak iki kaynağın çıktığını söylemiştik: Birincisi, devletçi-hiyerarşik yapılanmalara ve genel olarak egemenliğe yöneltilen eleştiri; ikincisi ise, insanlığın ileriye doğru hareketinde geçmişte gözlenen ve günümüzde gözlenmekte olan yönelişlerin durmamacasına seçilip ayıklanması..."
Soru basit görünür ama şimdiye kadarki tüm devrimci mücadelelerin en büyük meselesini ortaya koyar: Kendi kaderlerini yeniden ele geçirmek için ortak şekilde harekete geçen insanlar, onlar üzerinde kurulan egemenliği, devlet biçimini yeniden üretmeksizin nasıl örgütlenir ve yeni bir toplumsal hayatı nasıl kurabilirler? Komünizm düşüncesi ile anarşizm düşüncesinin vazgeçilmez şekilde birbirine bağlı olduğunu gösteren en önemli başlangıç noktası işte bu kitaptır.
Elbette üzerine çok sayıda yeni anarşizm tarihi kitapları yazıldı, tarihsel bilgiler zenginleştirildi, ve elbette Kropotkin çeşitli yönleriyle eleştirildi de. Ama şu vazgeçilmez düşünceyi müthiş bir berraklıkla şimdiye kadar en iyi şekilde ortaya o koydu: anarşi olmadan komünizm, komünizm olmadan anarşi mümkün değildir.
Bugün sosyalist solun siyasal seyrinde büyük dönüşümler yaşanıyorsa; devletçi sosyalizm biçimlerinden öz yönetimci sosyalizm ya da özgürlükçü komünizm biçimlerine artık geri alınamaz bir dönüşüm yaşanıyorsa; Marksizmin ortodoks devletçi yorumları içeriden son derece güçlü darbeler aldıysa; çağdaş anti kapitalist mücadeleler ve sistem karşıtı hareketler sürekli olarak o en eski halk hareketlerinden beri ortaya çıkıp duran dayanışmacı, doğrudan demokratik, yatay örgütlenme biçimlerini yeniden keşfedip duruyorsa; anarko-komünist CNT'nin İspanya Devrimi deneyiminin yenilmiş devrimcilerinin ruhunu tekrar sahneye çağırırcasına yerel ölçekte öz yönetime dayalı özerk bölgeler oluşturma çabası ile Chiapas'ta Zapatista deneyimi, Rojava'da YPG deneyimi şu anda bütün dünya devrimcilerine ilham veriyorsa o halde Kropotkin'in Çağdaş Bilim ve Anarşi'sini şimdi pür dikkat okumak gerek.
"Hiç kuşku yok ki anarşizm, insan toplumları içinde her zaman çatışma halinde olduğunu söylediğimiz iki akımdan ilkine, yani kendileri üzerinde egemenlik kurmaya çalışan azınlığa karşı daha iyi korunabilmek için basit hukuk kurumları oluşturan yaratıcı halk hareketlerine bağlanır."
Kafka'nın 15 Ekim 1913'te günlüğüne düştüğü nottaki gibi "Kropotkin'i unutma!"
Çağdaş Bilim ve Anarşi
Pyotr Alekseyeviç Kropotkin
Çeviren Mazlum Beyhan
Agora Kitaplığı, Ocak 2015
8 Aralık 2014 Pazartesi
Hayır, dini inançlarınıza saygı duymuyorum!
İnandığı dinin oluşumuna, gelişimine ve toplumsal sonuçlarına dair, dinsel imana dayalı olmayan eleştirel düşüncelerle karşılaşınca kalbi kırılan ve saygısızlığa uğradığını düşünen insanlar oluyormuş.
Meseleye bir de şöyle bakalım: bir dindarın (hangi dine mensup olduğu hiç fark etmez) dünyayı Tanrının yarattığına inanması ve hepimizin -inancı hangisi ise ona göre- bu inancın gerektirdiği şekilde ibadet etmemizi, bir dizi kutsal kabul edilen metindeki kurallar manzumesine göre yaşamamızı söylemesi, bunu evrensel bir kural olarak dayatması, bu kuralların bir kısmına uymadığımız ya da bu inancı tümüyle reddettiğimiz durumda da kafasına göre sıfatlarla yargılaması, hakaret etmesi, hatta şiddet uygulaması ve hatta bunun için insan öldürme hakkını kendinde görmesine ne demeli?
Ben kırılmıyorum bunlardan ötürü, hiç de şahsi algılamıyorum açıkçası! Din(ler) denilen olguyu mitoloji, savaş, aile, siyasal örgütlenme, ekonomik örgütlenme, sanat, beslenme kültürleri gibi birer sosyal kültürel olgu olarak görüyorum. Hiçbirisi evrensel değil, hiçbirisi zaman mekan içinde şekillenen özgün koşullardan bağımsız değil.
Tanrı fikrine inanmanın, başka pek çok yanlış fikir gibi, yaygın olan bir fikirden ibaret olan bu zihinsel tasarımın, varlığın bütünlüğünün tek ve değişmez açıklaması olduğuna inanmanızı her ne kadar sorunlu görsem de buna inanan insanlarla kurduğum çok sınırlı sosyal ilişkiler ya da karşılaşmalar içinde onlara saygısızlık yapmıyorum asla.
Yine de bu zayıf fikri takip eden düşünme biçimlerinin, davranış düzenlemelerinin, kolektif duyguların, ardı sıra ortaya çıkmış sosyal kuralların, insan aklının evreni anlama kapasitesini, kolektif yaratıcılığını ve kurucu gücünü hafife alan, küçümseyen hatta açıkça insanın bu dönüştürücü potansiyeline hakaret eden ve bunu durdurmak için ortaya çıkmış bir düşünme biçimi, habis bir fikir olduğunun altını çizmek isterim.
Bu yüzden inançlı insanlar, inandıkları dinsel fikirlerin akıldışılığı, zayıflığı, yüzeyselliği, ampirik dayanaksızlığı, mantıksal çelişkileri, çürütülebilirliği, yalnızca duygusal bağlılıktan ötürü sürüyor olması, kültürel bir kimliğin hayata geçilmesinden başka bir şey olmadığı, geçmişten bugüne farklı kültürler arasında transfer edilen evren ve doğa hakkındaki fikirlerle gündelik yaşamı düzenleyen adetlerin derlenip toparlanarak evrensel bir bilgi olarak sunulmasından ibaret kılındığı, hiç de sağlıklı olmayan psikolojik ihtiyaçlara karşılık geldiği gibi konularda çeşitli alternatif açıklamalar duyduklarında bu kadar kırılgan olmasınlar derim. Zira şeceresi de apaçık olan bu zayıf fikir (Tanrı fikri) ve onun etrafındaki tamamlayıcı yamaların (farklı dini inançlar) evrenin tüm gerçeğini açıklayan değişmez hakikatler olarak sunulmakla kalmayıp bir de zorla dayatılması kibrin ve küstahlığın zirvesidir. Üstelik her dinin mensuplarının inanç ve fikirleri, dünyada epey çok sayıda insanın ezilmesine, sömürülmesine, aşağılanmasına, katledilmesine, hapsedilmesine hizmet ediyorken...
Perspektifi tersine çevirince vaziyet işte böyle görünüyor. Peki sizden ateist, deist, agnostik ya da dinsizlere saygı talep ediyor muyum? Hayır, açıkçası kendinizinkinden başka bir fikre kendinizinki kadar kıymet verecek ve saygı duyacak fikrî olgunluğa eriştiğinizde dini inancınızı da bir kenara bırakacak kadar eleştirel algılarınızın açılacağı tekrar tekrar doğrulanmış bir veri olarak ortada.
Dini dogmaların, başka fikir ya da inançlara saygı duyarak sürdürülmesi olanaksız ve kendi mantığına terstir. Bu sebepten saygı duymamanıza hiçbir itirazım yok, dinin tabiatı budur. Bu durumda saygı beklemeniz de aslında sadece kendi düşünce düzeninizin hegemonik olmasını istemenize, ama bunu hegemonik kılacak ikna ediciliğiniz ya da yaptırımınız olmamasına dayanıyor. Böylelikle liberal çok kültürcülük çağının tüm kimliklere eşit mesafede durma safsatasını lehinize kullanmak işinize geliyor ve saygı talep ediyorsunuz, üstelik de din dışı hiçbir düşünme biçimine ve kendi inandığınız dışında başka dinlere hiç de saygı duymadığınız halde!
İnandığınız fikirlere ve bu fikirlerin yeryüzünde yayılmasına, sürdürülmesine, kurumsallaşmasına çaba sarf eden, misyonu bu olan, bu işe gönülden bağlanmış ya da bu işi mesleği edinmiş kişilere en ufak bir saygı duymuyorum. Bu fikirlerin yeryüzünden silinmesi, itibarsızlaştırılması, etkisizleştirilmesi için çaba sarf edeceğimi de açıkça beyan ediyorum. İnançlarınızın bıraktığı habis etkilerin, insan hayatına ve doğaya hiçbir yararı olmayan bu gibi zararlı ve zayıf düşünme biçimlerinin yaşantımdan ve başka insanların yaşantısından çıkarılması, geçersiz kılınması için ilk gençliğimden beri kişisel çapta gayret ettim, etmeye de devam edeceğim. En azından bu gibi fikirlerin ve inançların semtime uğramaması için her zaman uğraşacağım. Haliyle siz inançlıların inançlarınızı, bulunduğum ortamda yaşantımın orta yerine boca etmenize elbette hiçbir saygım olmayacak.
Bu yüzden mırın kırın ederek ikiyüzlü bir şekilde inancınıza saygı talep etmeyi bırakın. Sahte bir nezakete karşılıklı olarak hiç ihtiyacımız yok. Sadece sizinkine değil, hiçbir dini inanca ve ondan yola çıkan dinsel fikirlere saygı duymuyorum.
1 Ekim 2014 Çarşamba
Kürt hareketinde paradigma dönüşümü üzerine not:
Küresel ölçekte tüm silahlı ulusal kurtuluş hareketleri çağını doldurdular. Köylü sınıfına ve kent yoksullarına yaslanan ve gerilla savaşı vererek siyasal egemenlik ve bağımsızlık mücadelesi sürdüren hareketler tarihsel devrini tamamladılar. Bu köklerden gelen siyasal hareketler ya dönüşmek ya da yerini başka ideolojik referanslarla yola çıkan hareketlere terk etmek zorunda kaldılar. Filistin'de ve tüm Ortadoğu'da gerçekleşen böyle bir dönüşümdü. Seküler sol bir güç olan FKÖ, hegemonyasını kaybederek yerini İslamcı bir hareket olan Hamas'a bıraktı. PKK ise, hem seküler bir çizgide kalma ısrarı hem de sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin sınırlarından çıkmakta kararlı tutumuyla, gerilla hareketleri arasında öncülüğünü Zapatista'ların yaptığı bir dönüşüme -bazı yönleriyle- benzer bir yol izlemekte. Rojava'daki süreç muhtemelen Zapatista örneğine biraz daha yakın.
Eğer Öcalan, bu dönüşümün ideolojik inşasını gerçekleştiren bir entelektüel mesai yapmasaydı, hareketin siyasi ve ideolojik önderliği eski ideolojisinde kalsaydı, muhtemelen PKK etkinliğini kaybedecek ve yerini ya milliyetçi Kürt örgütlerine bırakacaktı ya da Kürt İslamcıları kendi hegemonyalarını kuracaktı.
Ne var ki bu ideolojik dönüşüm sürecini Öcalan'ın kişisel becerisi, siyasal dehası olarak da yorumluyor bazen yurtsever arkadaşlar. Ben daha çok dünya sisteminin mecbur bıraktığı bir sıkışmanın, ve tabanda yaşanan toplumsal dönüşümün yol açtığı bir siyasal-ideolojik krizin içinden çıkmak zorunda olmasına bağlıyorum. Artık siyasal bağımsızlık peşinde koşan bir ulus devlet arayışı ya da talebi, özgürleşme olarak görülemez. Tersine küresel kapitalist sistem içinde tabi bir konuma talip olmaktır. Zira ulus devlet, sermayenin dünya sistemi içindeki yerel faili olarak iş gören, küresel tabiyet sistemi içinde yer alan bir zor gücünün örgütlenmesidir.
Buna karşın eş zamanlı olarak, Kürt siyasal hareketlerinin doğurduğu mobilizasyon, tek siyasal hedefin ulusal kimliğin tanınması etrafında tarif edilemeyeceği yeni yeni siyasal (gençler, kadınlar, Kürt emekçi sınıfları, lgbtt bireyler gibi) öznelliklerin de ortaya çıkmasına dolaylı olarak sebep oldu -bu eş zamanlı olarak küresel kapitalizmin ve neoliberal dönüşümün yol açtığı bir süreçti. Kürt toplumu, sadece 80'lerdeki yoksul tarım proleterlerinden ya da kent yoksullarından oluşmuyor artık. Hatta Öcalan'ın hapiste yeni okumalar yapmasını sağlayan basınç muhtemelen Kürt hareketi içindeki yeni kuşaktan geldi.
Ama bu dönüşüm tek taraflı olarak yalnızca tabandan gelseydi, yani sosyalizmin ve sömürge karşıtı milliyetçiliğin tarihsel krizini doğru okuyan Öcalan'da da karşılığını bulmasaydı, Öcalan mitine gönülden bağlı unsurlar tarafından muhtemelen dışlanacak ve bu tür bir eğilim hareketin davasına ters düşen bir liberalleşme olarak görülecekti belki de. Ama önderliğin etki gücünü kullanarak yukarıdan gelen ve aşağıdaki ihtiyaçları da karşılayan bir dönüşüm motivasyonu, hem onun hareket içindeki hegemonyasını korumasını hem de hareketin tarihsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladı ki bu da hareketin bütünlüğünün bozulmasını engelleyebildi böylelikle. Bu bakımdan, sonucu açısından hayırlı bir dönüşüm diyebiliriz buna, çünkü hem Kürt özgürlük hareketinin siyasal bütünlüğünü ve TC'ye karşı etkili mücadelesini sürdürmesini sağladı hem de Yeni Sol ve özgürlükçü teorilerin, yeni özgürlükçü mücadele hatlarının Kürt hareketiyle organik ilişkiler içerisinde, Kürdistan'da hayat bulmasına yol açtı. Bu yüzden de hareketin reel siyaset ve özgürlükçü siyaset arasındaki gerilimleri çözmeye çalışan ama aynı zamanda tutarlı da kalmaya gayret gösteren bir yol izlemekte olduğunu gözleyebiliriz. Bu sayede Kürt siyasal hareketi, hem Türkiye'deki siyasal iktidarın etkinlik alanının daralmasına hem de özgürlükçü siyaset alanının genişlemesine büyük bir güç sarf ediyor.
Kısaca hareketin geleneksel marksist leninist doğrultudan çıkarak ideolojik paradigmasını değiştirmesi, kendisini bir tarihsel yenilgiye mahkum olmaktan korumasına ve çağdaş toplumsal hareketlerle doğrudan bağ kurarak komünalist özgürlükçü bir doğrultuya girmesine olanak sağladı. Bu dönüşüm süreci halen hareket içinde devam ediyor ve farklı siyasal paradigmalar arası gerilim ve çatışmalar da hareket bünyesinde dışavuruyor sürekli olarak. Kimi zaman soldan bakıp hareketi bir gerileme içinde görenler ya da anarşist görüşten bakıp hareketi yeterince özgürlükçü görmeyenler harekete dışarıdan bir eleştiri yöneltiyorlar. Ancak sorun, hareketin içkin dönüşüm sürecinde ne doğrultuya gitmekte olduğu ve siyasal önderliğin de bu teorik-politik yeniden inşaya neden gerek duyduğunu takdir edebilmektir.
Eğer Öcalan, bu dönüşümün ideolojik inşasını gerçekleştiren bir entelektüel mesai yapmasaydı, hareketin siyasi ve ideolojik önderliği eski ideolojisinde kalsaydı, muhtemelen PKK etkinliğini kaybedecek ve yerini ya milliyetçi Kürt örgütlerine bırakacaktı ya da Kürt İslamcıları kendi hegemonyalarını kuracaktı.
Ne var ki bu ideolojik dönüşüm sürecini Öcalan'ın kişisel becerisi, siyasal dehası olarak da yorumluyor bazen yurtsever arkadaşlar. Ben daha çok dünya sisteminin mecbur bıraktığı bir sıkışmanın, ve tabanda yaşanan toplumsal dönüşümün yol açtığı bir siyasal-ideolojik krizin içinden çıkmak zorunda olmasına bağlıyorum. Artık siyasal bağımsızlık peşinde koşan bir ulus devlet arayışı ya da talebi, özgürleşme olarak görülemez. Tersine küresel kapitalist sistem içinde tabi bir konuma talip olmaktır. Zira ulus devlet, sermayenin dünya sistemi içindeki yerel faili olarak iş gören, küresel tabiyet sistemi içinde yer alan bir zor gücünün örgütlenmesidir.
Buna karşın eş zamanlı olarak, Kürt siyasal hareketlerinin doğurduğu mobilizasyon, tek siyasal hedefin ulusal kimliğin tanınması etrafında tarif edilemeyeceği yeni yeni siyasal (gençler, kadınlar, Kürt emekçi sınıfları, lgbtt bireyler gibi) öznelliklerin de ortaya çıkmasına dolaylı olarak sebep oldu -bu eş zamanlı olarak küresel kapitalizmin ve neoliberal dönüşümün yol açtığı bir süreçti. Kürt toplumu, sadece 80'lerdeki yoksul tarım proleterlerinden ya da kent yoksullarından oluşmuyor artık. Hatta Öcalan'ın hapiste yeni okumalar yapmasını sağlayan basınç muhtemelen Kürt hareketi içindeki yeni kuşaktan geldi.
Ama bu dönüşüm tek taraflı olarak yalnızca tabandan gelseydi, yani sosyalizmin ve sömürge karşıtı milliyetçiliğin tarihsel krizini doğru okuyan Öcalan'da da karşılığını bulmasaydı, Öcalan mitine gönülden bağlı unsurlar tarafından muhtemelen dışlanacak ve bu tür bir eğilim hareketin davasına ters düşen bir liberalleşme olarak görülecekti belki de. Ama önderliğin etki gücünü kullanarak yukarıdan gelen ve aşağıdaki ihtiyaçları da karşılayan bir dönüşüm motivasyonu, hem onun hareket içindeki hegemonyasını korumasını hem de hareketin tarihsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladı ki bu da hareketin bütünlüğünün bozulmasını engelleyebildi böylelikle. Bu bakımdan, sonucu açısından hayırlı bir dönüşüm diyebiliriz buna, çünkü hem Kürt özgürlük hareketinin siyasal bütünlüğünü ve TC'ye karşı etkili mücadelesini sürdürmesini sağladı hem de Yeni Sol ve özgürlükçü teorilerin, yeni özgürlükçü mücadele hatlarının Kürt hareketiyle organik ilişkiler içerisinde, Kürdistan'da hayat bulmasına yol açtı. Bu yüzden de hareketin reel siyaset ve özgürlükçü siyaset arasındaki gerilimleri çözmeye çalışan ama aynı zamanda tutarlı da kalmaya gayret gösteren bir yol izlemekte olduğunu gözleyebiliriz. Bu sayede Kürt siyasal hareketi, hem Türkiye'deki siyasal iktidarın etkinlik alanının daralmasına hem de özgürlükçü siyaset alanının genişlemesine büyük bir güç sarf ediyor.
Kısaca hareketin geleneksel marksist leninist doğrultudan çıkarak ideolojik paradigmasını değiştirmesi, kendisini bir tarihsel yenilgiye mahkum olmaktan korumasına ve çağdaş toplumsal hareketlerle doğrudan bağ kurarak komünalist özgürlükçü bir doğrultuya girmesine olanak sağladı. Bu dönüşüm süreci halen hareket içinde devam ediyor ve farklı siyasal paradigmalar arası gerilim ve çatışmalar da hareket bünyesinde dışavuruyor sürekli olarak. Kimi zaman soldan bakıp hareketi bir gerileme içinde görenler ya da anarşist görüşten bakıp hareketi yeterince özgürlükçü görmeyenler harekete dışarıdan bir eleştiri yöneltiyorlar. Ancak sorun, hareketin içkin dönüşüm sürecinde ne doğrultuya gitmekte olduğu ve siyasal önderliğin de bu teorik-politik yeniden inşaya neden gerek duyduğunu takdir edebilmektir.
Cehalet ile Aptallık arasındaki farka dair
Kentli ve eğitimli gözüyle bakınca cahil kalmış görünen birisi, aslında çoğunlukla emeğiyle geçinmek için mücadele eden ve çok kısıtlı koşullarda yaşayan birisidir. Onun için temel bilgi hayatta kalmanın bilgisidir. Bu noktada son derece donanımlı olmak zorundadır. Başka şansı da yoktur. Ama ufkunu kendi yaşamının dışına doğru geliştirilecek olanaklara sahip değildir. Bunun daima bilincindedir, mütevazıdır. Sınırlarını bilir. Bu yüzden cahillik ayıplanamaz. Cahillik aşağılanamaz. Cahillik ile dalga geçmek suçtur. Çünkü cehalet emeğin sömürüsünün yol açtığı en büyük yoksullaştırma biçimlerinden birisidir. Açlık gibidir. Yiyecek ekmeği olmama halidir.
Aptallık ise elinde bilgilenme, araştırma, sorgulama olanakları olduğu halde sırf konforunu bozmak istemediği için yavan düşüncelere teslim olma halidir. Edindiği mesleki, sınıfsal, kültürel, siyasi ya da yaşından gelen bir statünün sebep olduğu sabit bakış açısını değiştirmek için hiçbir zahmete girmeyen kişilere mahsus, çoğunlukla kibire eşlik eden yavan düşünce ya da ufuksuzluk halidir. Hayatta kalmanın bilgisi ile sınırlanmadığı halde düşüncenin farklı konumlara doğru hareket etmesine yönelik içsel bir direncin baskısıdır. Kendi baktığı yerden, hayatı sürdürmek için yeterli gördüğü bilgisi ve deneyimi ile kendisini güvenlikte hissettiren sabit bir konumu benimsemektir. Kültürlü, eğitimli, mesleki açıdan donanımlı, akademisyen veya yazar sıfatlı kişiler arasında aptalca fikirlerin ya da aptalca akıl yürütmelerin yaygınlığı özellikle de sığ indirgemeci polemiklerle kendisini gösterir çoğu kez. Aptallık kendini zeki göstermenin retorik araçlarına sahip olan zihin konformistleri için en korunaklı limandır. Minimum enerji sarfiyatı ile maksimum gösteriş yapabilirler. Hem en ufak bir yenileme, geliştirme gereği duymadan biteviye tekrarladıkları ezberlerini sunmaları hem de önemli şeyler söylüyor görünmeleri bu sayede mümkün olur. Aptallığın alameti düşünceyi akıl yürütme sürecinden koparıp sığ betimlemelere, amblemlere, sloganlara indirgemesidir. Aptallık despotça yargılara eşlik eder.
Aptallığın pornografik bir şehvetle sergilenmesi, herkese yapılan bir aşağılamadır. Kimsenin aptallıklarını "bu da benim fikrim" diye başkalarının üstüne, sorulmadan boca etmeye, aptallığıyla rahatsızlık vermeye, can sıkmaya, vakit ziyan etmeye hakkı yoktur.
Aptallık bir hak değildir.
Aptallık ise elinde bilgilenme, araştırma, sorgulama olanakları olduğu halde sırf konforunu bozmak istemediği için yavan düşüncelere teslim olma halidir. Edindiği mesleki, sınıfsal, kültürel, siyasi ya da yaşından gelen bir statünün sebep olduğu sabit bakış açısını değiştirmek için hiçbir zahmete girmeyen kişilere mahsus, çoğunlukla kibire eşlik eden yavan düşünce ya da ufuksuzluk halidir. Hayatta kalmanın bilgisi ile sınırlanmadığı halde düşüncenin farklı konumlara doğru hareket etmesine yönelik içsel bir direncin baskısıdır. Kendi baktığı yerden, hayatı sürdürmek için yeterli gördüğü bilgisi ve deneyimi ile kendisini güvenlikte hissettiren sabit bir konumu benimsemektir. Kültürlü, eğitimli, mesleki açıdan donanımlı, akademisyen veya yazar sıfatlı kişiler arasında aptalca fikirlerin ya da aptalca akıl yürütmelerin yaygınlığı özellikle de sığ indirgemeci polemiklerle kendisini gösterir çoğu kez. Aptallık kendini zeki göstermenin retorik araçlarına sahip olan zihin konformistleri için en korunaklı limandır. Minimum enerji sarfiyatı ile maksimum gösteriş yapabilirler. Hem en ufak bir yenileme, geliştirme gereği duymadan biteviye tekrarladıkları ezberlerini sunmaları hem de önemli şeyler söylüyor görünmeleri bu sayede mümkün olur. Aptallığın alameti düşünceyi akıl yürütme sürecinden koparıp sığ betimlemelere, amblemlere, sloganlara indirgemesidir. Aptallık despotça yargılara eşlik eder.
Aptallığın pornografik bir şehvetle sergilenmesi, herkese yapılan bir aşağılamadır. Kimsenin aptallıklarını "bu da benim fikrim" diye başkalarının üstüne, sorulmadan boca etmeye, aptallığıyla rahatsızlık vermeye, can sıkmaya, vakit ziyan etmeye hakkı yoktur.
Aptallık bir hak değildir.
9 Şubat 2014 Pazar
Androjin olabilir miyiz?
Androjin olabilir miyiz diye sormuştu bir arkadaşım, sorunun ilham verdiği uçuşan düşünceler:
Cinsiyet kimliklerimizce dışsal olarak belirlenmiş duygularımızı ve fikirlerimizi yeniden yapılandırabilirmişiz gibi geliyor bana. Bunun için birbirimize yardım edebileceğimizi düşünüyorum. Açığa çıkarmaktan ya da keşfetmekten korktuğumuz kadınlıkları keşfetmek ya da sürekli dış cephemizde görünmek zorunda olduğumuz erkeklik elbisesinden gıdım gıdım da olsa soyunabildiğimiz özgür ya da özerk ilişki alanları yaratabilmek de mümkün.
Hem erkek hem kadın olabilmek; elbette her an konum değiştirip öbürüymüş gibi yapmak anlamında değil, ötekini icra etmek meselesi ya da bir trans-gender geçiş meselesi de değil bence.
Kadınsı fikirler ve erkeksi fikirler, kadınsı duygular ve erkeksi duygulara şeklinde ikili cinsiyet kalıplarıyla çitler oluşturan dünyaya inat, kendimizi kadınlaştırabilmeliyiz ve erkekleştirebilmeliyiz diye düşünüyorum. Sadece kadınlığa atfedilen ve kadınlarca olumlu görülen nitelikler ve sadece erkeğe atfedilen ve erkeklerce olumlu görülen nitelikler arasında kurulan bu derin ayrımı çiğnemeliyiz. Kadınsı ya da erkeksi görülmesine bakmaksızın fikirlerimizin ve duygularımızın, cinsiyet temelli algılanmasının dışına bıkabiliriz. Aslında cinsiyet temelli olmak zorunda olmayan, bir insan için olumlu görülen nitelikleri (her ne iseler) mülksüzleştirebilmeliyiz. Açık sözlülük ya da cesurluk bir erkek duygusu mudur? Toplum bize öyle der, ama toplumun canı cehenneme diyebiliriz. Peki ya geniş kapsamlı süreçleri bütünler olarak görebilmek sadece erkek aklına ait niteliği midir? Bu tür belirlemelerin düpedüz kurgu olduğu ortadadır. Duygusal ilişkilerde incelikli olmak, ötekini gözetmek, empati kurma yetisi, kırılgan duygularını ya da incindiğini açık edebilmek, bunlar kadınsı nitelikler midir? Bu tür genellemeler kadınlar ve erkekler arasında sert çitler çizmeye yarar, karmaşık sosyal ilişkiler ve sonsuz çeşitlilik gösteren karakter özellikleri karşısında ise sırf temelsiz genellemeler hatta önyargılardır.
Belki şimdiye dek erkeklerin, savaşçılar, ya da güç gösterisi yapan ağalar gibi ortalarda dolanmak zorunda oldukları acizliklerinden ötürü az önce saydıklarım sadece kadınsı niteliklermiş gibi gelebilir insanlara.
Cinsiyetlere atfedilmiş tüm duygusal niteliklerin, davranış örüntülerinin, düşünme biçimlerinin ya da tutumların elbette o cinsiyetlerin şekillendirilmesinde etkisi olan bir tarihi vardır. Ama aynı zamanda o kalıpların daima dışına çıkan ve büyük farklılıklar gösteren bireylerin varlığı tüm bu genellemeleri bozar. Duygusal, ince ruhlu, korkularıyla yüzleşebilen bir erkek, cesur ve risk alan bir kadın her zaman vardır. Ve bunlar çoğu zaman sadece cinsiyet kodlarını düzenleyen söylemlerin genellemeleri içinde kalan soyutlamalar ve temsillerdir. Temsiller gerçek hayatla karşılaştığında daima bozulurlar, ancak kalıplara uymaya devam eden iktidara tabi bakış açısından bakınca erkeksi kadınlar ya da kadınsı erkekler gibi ikilikçi düşüncenin ürettiği tuhaflıklar türetilir. Oysa ne kadınsı erkekler ne de erkeksi kadınlar yoktur. Ne saf kadınlar ne de saf erkekler vardır. Daima çeşitlilik gösteren davranış ve duygu varyasyonlarına sahip bireyler vardır. Doğa toplumsal kategoriler yaratmaz. Toplumsal kategorilerse temsili kurgulardır.
Cinsiyetlere atfedilmiş nitelikleri saymaya kalkamayız genellikle. Sadece erkekler için en kaba olanlarını ve toplumun önyargılarında olan kadınlara atfedilmiş en aşağılayıcı olanları. Erkekler daima güç peşinde koşarlar ya da kadınlar daima kendilerini ardından sürükleyecek güçlü bir erkek arar gibisinden klişeleri sayabiliriz ancak... Daha fazlasını saymaya, betimlemeye, saptamaya, kalkmak her zaman özcülüğe düşme tehlikesini getirir.
Bir zamanlar erkeği üstün varlık olarak kutsayan toplumların kadınlarda değil yalnızca erkeklerde bulunduğunu farz ettiği birçok yetinin cinsiyet rollerinden kaynaklandığı ortaya çıktıkça erkek egemenlik dağılmaya başladı, erkekler iktidar konumunu kaybettikçe kadınlar güçleniyor sürekli olarak.
Peki aynı ikici/düalist dünyanın kadınlara atfettiği bir takım olumlu niteliklerin sadece kadınlarda değil erkeklerde de bulunabileceğini söylemek mümkün değil midir? Mesela doğayla bağlantılı olmak, beden ve ruh arasında bağını kaybetmeyen bir iç görü sahibi olmak, ötekilerle duygusal empati kurabilmek, duygularını gösterebilmek, müşfik olabilmek, bunlar kadınsı nitelikleri midir? Baskıcı eril kültürde bunlar kadınlarda daha çok bulunan ve kadınlar arası dayanışma ve direniş kuran niteliklerdir de). Erkeklerde bunlar mümkün değil mi? Mümkün olmasını şuna dayandırıyorum: ERKEK DOĞULMAZ, OLUNUR. O halde erkeklik sökülebilir.
Özcülük tehlikesini göze almak yerine başka bir şey önermek istiyorum: aslında bir BAŞKASIYLA ast ve üst ilişkisi kurmayan, hiyerarşi oluşturmayan, ikiliklerin içine girmeden sadece farklılıklar arasında kesişimler kuran, yaşamı çoğaltabilen, birbiriyle iyi etkileşimler kuran her iyi karşılaşmanın içinde bir çok olumlu nitelik yeşerir. Bunlar ne kadınsıdır artık ne de erkeksi.
Başkalarıyla bağlarını güçlendirebileceğin ve bu sayede her iki tarafı sevinçle duygulandırabilecek, ortaklıklar kurmaya dönük dayanıklı ve yaratıcı ilişkiler geliştirebilen insanların giderek cinsiyet kalıplarının dışına çıkabildiklerini düşünme eğilimindeyim. Bir nevi androjen oluş diyebiliriz bence buna.
Bir kadının biyolojik bedeninde doğan birisi trans erkek olurken toplumsal erkekliği yeniden üretmek zorunda olmadığı gibi bir erkek biyolojik bedeninde doğan trans kadın birey de toplumsal kadınlığı yeniden üretmek zorunda değil.
Kendimizi bu noktada yeniden düşünürsek, ruhumuzla, duygularımızla her iki cinsiyetli olabilmek nasıl mümkün olabilir? Mesela jestlerden başlasak, bana erkekliğin şanını bahşeden beden duruşlarını, pozları, ses tonlarını dayatan bu topluma inat kendimi ayıklayıp yeniden kurabilir miyim? Tersine bir kadın nasıl ona kadınlığın iffetinden bilinen dil ve beden kalıplarının dışına çıkabiliyorsa ben de erkekliğin dayatılmış bu kalıplarının dışına çıkabilir miyim? Ne kadar çıkabiliriz?
Dışarıda bize her an saldırmaya hazır bir dünya varken belki o kadar kolay her zaman ve her yerde olmaz. Yine de kendi belirleyebildiğimiz, seçebildiğimiz ilişkilerimizin, dostluklarımızın, yoldaşlıklarımızın, aşklarımızın içinde bu mümkün gibi geliyor bana. Giderek bunun yaşantımızın tüm alanlarına yayılan bir dönüşüm olmasını umuyorum.
******
Bu yazının üstüne gelen bir soru neden Queer ve Trans kavramını değil de androjin kavramını kullandığım üzerineydi:
Queer ya da trans kavramını bilerek kullanmadım. çünkü ne yazık ki ikisi de fazla kimlikçi bir hale geldi. mesele cinsellik ya da cinsel yönelim ile ilgili değil bu yazıda benim için.
Buradaki amaç kişinin kendi iç dünyasını göz önüne alarak ötekilerle ilişkisini, yani kişilik özelliklerini dönüştürebilir olduğunu vurgulamak. Bu anlamda insanları kadın ve erkek, heteroseksüel ve homoseksüel diye çitleyip sabitleştirdikten sonra o sabitliklerden yeniden melezleştirmeye çalışmanın, ya da o sabitlerin birinden diğerine olası geçişleri araştırmanın da kimlik hapishanesinden bir çıkış sağlamakta yetersiz olduğunu düşünüyorum. bu ap ayrı mücadelelerin konusudur. Hayır kadınlık ya da erkeklik kavramları daha başından itibaren kurgularla fiiliyat arasında hep bir farkın olduğu, bir çeşitlilik alanını sabitleme çabasıydı. biyolojik cinsiyetten ne kadar ayrıştırılabileceği belirsiz bir toplumsal cinsiyet kategorisinin eleştirisini yaparken bile hegemonik hale gelmesine yol açmıyor muyuz?
Bence bunları sürekli yapı söküme alarak konuşmak zorundayız. Yani kadınlıktan değil kadınlıklardan, erkeklikten değil erkekliklerden bahsetmekle başlamalıyız, ama bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Kadınlıkların ve erkekliklerin gösterdiği varsasyonların ötesinde belki de ne kadınlık ne de erkeklik kategorileri ile ilişkilendiremeyeceğimiz bir sürü cinsiyetsiz niteliğimizin (ortak ya da tekil) olduğunu keşfe çıkmak gerekiyor. Daha da ötesinde, hali hazırda herşeyin cinsiyetlendirildiği bir söylemsel hegemonyaya karşı, sadece cinsiyetten koparak ele alınabilecek bir davranışlar yelpazesinin sonsuz kombinasyonlarından, ne kadınlar ne de erkekler olmayan, farklılıkların olumlanmasıyla her bireyin kendi cinsiyete dayalı olmayan tekilliğini kurduğu bir sonsuz deneyim alanı açmanın sorusunu sormayı öneriyorum.
Bana göre Queer kategorisinin sınırlayıcı oluşu onun ikili cinsiyet sistemine ve hetero / homo ikiliğine karşı bir epistemolojik operasyon olmasındandır. Ama yine de ikili cinsiyet ve hetero homo / sisteminin ikiliğinin hegemonyasını tanır. Onun içinde işleyen bir dönüştürme ve aşma manevrasıdır. Hatta kadınlıkları ve erkeklikleri farklı kombinasyonlarla harmanlayarak, ve hetero normatifliği de cinsel arzunun çeşitliliği ile aşmaya çalışan bir içererek aşma manevrasıdır. Bu yüzden ikili cinsiyet sisteminin diyalektiğinin içinde kaldığını düşünüyorum ve ne yazık ki LGBT kategorilerini bırak ortadan kaldırmak, onlara eklenen bir Q harfine, bir kimliğe indirgenmiş durumdadır.
Peki ya her türlü davranışımız cinsiyet belirlenimli değilse? Neden bu varsayımı devreye sokmuyoruz? Sonsuz varsasyonları iki ana kategori etrafında gruplandırmaya yarayan basit temsil kümeleri ise cinsiyet dediğimiz? Cinsiyetsiz benliklerimizi inşa ederek bir ortak deneyim alanı yaratamaz mıyız? Cinsellik kavramı bile burada manasızlaşacaktır o zaman, belki de şuna dönüşecektir, birbirlerine karşı duygulanabilen, arzu duyan farklı bedenler arasındaki tensel akışlar. Yani benimkisi sadece kendi, içine saptandığımız cinsiyete değil, hepimizin ilişkide olduğumuz tüm insanları cinsiyetlendirerek görme çabasından çıkmaya yönelik bir çağrı. Bunun cinsiyetleri reddediyoruz demekle olmayacağını biliyorum. Bu 3 boyutlu bir evrenin N boyutlu olması gerektiğini söylemek gibi bir şey, ya da 3 boyutu ne boyuta dönüştürme çabasına çağrı. Bu n boyutlu evrenin tüm çeşitliliğinin, artık geçmişin cinsiyet ve cinsel yönelim kategorilerine referansla bir eleştirel operasyon olarak ortaya çıkmış "Queer" kategorisiyle karşılanabileceğine yönelik kuşkularım var.
Tabi bütün bu söylediklerim, fiilen var olan cinsiyet eşitsizliği dünyayı anlamaya çalışmak için toplumsal cinsiyet kategorisinin yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir ütopik ufuk olarak cinsiyetlerden özerkleşmiş ya da cinsiyetsizleşmiş (tensellikten uzaklaşmış değil ama) bedenlerden oluşan bir çokluğu hayal etmekle ilgili bir denemedir bu.
Bence bunları sürekli yapı söküme alarak konuşmak zorundayız. Yani kadınlıktan değil kadınlıklardan, erkeklikten değil erkekliklerden bahsetmekle başlamalıyız, ama bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Kadınlıkların ve erkekliklerin gösterdiği varsasyonların ötesinde belki de ne kadınlık ne de erkeklik kategorileri ile ilişkilendiremeyeceğimiz bir sürü cinsiyetsiz niteliğimizin (ortak ya da tekil) olduğunu keşfe çıkmak gerekiyor. Daha da ötesinde, hali hazırda herşeyin cinsiyetlendirildiği bir söylemsel hegemonyaya karşı, sadece cinsiyetten koparak ele alınabilecek bir davranışlar yelpazesinin sonsuz kombinasyonlarından, ne kadınlar ne de erkekler olmayan, farklılıkların olumlanmasıyla her bireyin kendi cinsiyete dayalı olmayan tekilliğini kurduğu bir sonsuz deneyim alanı açmanın sorusunu sormayı öneriyorum.
8 Şubat 2014 Cumartesi
Gerontokrasi ve partiraykanın içiçeliği üzerine
Gerontokrasi ile patriyarkanın iç içeliğini
göz ardı etmemek gerek. Gerontokrasi, yani farklı yaş grupları arasında
hiyerarşi kuran egemenlik biçimi, patriyarkadan kavramsal olarak türetilemez ya
da ona indirgenemez. İçiçe geçtiği yerlere özel dikkat göstermek gerek, zira
bazı durumlarda gerontokratik bir iktidar pratiği çarpık bir şekilde bir
patriyarkal ilişki olarak görülebilir ya da kadınların “erkekleşmesi” gibi yine
eril aklın ürünü gibi görünen tuhaf açıklama biçimlerine başvurmayı mümkün hale
getirebilir. Oysa söz konusu olan erkekleşmek değil, hiyerarşi içinde üst bir
konumda yer alacak şekilde güçlenmektir.
***
Gerontokrasi insan yavrusunun çok uzun bir
biyolojik büyüme sürecine ihtiyaç duymasıyla ve bu dönemde yetişkinlerin onun
etrafında koruyucu bir ortam oluşturması zorunluluğuyla fazlasıyla ilgilidir.
İnsan, biyolojik ortalama ömrünün yaklaşık dörtte birini büyüme sürecinde
geçirir. Ömür ortalamasının 40’ı geçmediği uygarlık öncesi topluluklarda da
70’i geçtiği uygarlık sonrası ve modern toplumlarda da oran aşağı yukarı böyle.
Çünkü biyolojik erişkinlik artık kültürel yetişkinlik için yeterli değil.
Toplum içinde bağımsız birey haline gelmek modern toplumlarda 20’li yaşları
buluyor. Kültürel karmaşıklık arttıkça büyüme süreci de uzuyor. Bu tüm diğer
canlılara göre de en uzun büyüme sürecidir. Ebeveynin uzun süreli gerekliliği
çocuğun topluluk içinde kendi hayatını sürdürebilecek yeterliliğe, erişkinliğe
varana kadar ona her anlamda bağımlı oluşu gerontokratik iktidar ilişkisinin
kaynağıdır.
Bu zorunluluk özellikle topluluk yaşantısında
çocuklarla ebeveynler arasında derin bir tecrübe farkının oluşmasını
beraberinde getirir. Kuşaktan kuşağa aktarılacak çok fazla bilgi ve topluluk
ortak deneyiminin birikmesi, yaşlıların gençler ve çocuklar üzerinde egemen
konumda bulunmasına yol açar ya da tecrübenin egemenlik kurmak üzere olumsuz
kullanımına diyelim. Bu yüzden yaşlıların rolü topluluk ortak değerlerinin
gençlere aktarımında belirleyicidir. Çocuklara masal anlatan nine ya da dede
sadece eğlenceli bir hikaye anlatarak çocuğu oyalamaz. Nasihat veren nine ya da
dede daima yaşın kendisine verdiği karşı konulamaz bir otoritenin içinden
topluluk ortak değerlerinin devamlılığını sağlar. Premodern toplumlarda
yaşlıların belirleyiciliği daha fazladır ve etkisi bugüne kadar gelir.
Gerontokrasi, modern toplumlarımızda da halihazırda sürüyor. Hiyerarşinin
normalleştirilmesi, öğrenilmesi ve otoriteye itaat kültürü hane içinde,
çocukların her iki ebeveyne de itaat ettirilmesiyle başlar, toplumsal hayata
katılımda devam eder.
Gerontokratik iktidar doğrudan cinsiyetlerden kaynaklanmaz cinsiyetlerin kendi içinde de hiyerarşi oluşturucu bir yanı vardır. Ayrıca cinsiyetler arası ilişkilerde de çaprazlama hiyerarşiler oluşturur. Yetişkin ilişkilerinde de gerontokrasinin devamı görülür. Kurumsal organizasyonlarda da hiyerarşinin basamaklarında yükselmek yani kıdem, yaşla ve yaşa bağlı tecrübeyle bağlantılı olarak değişir.
***
Patriyarkanın nesilden nesile aktarımında
gerontokrasinin rolü nedir diye sormadan monolitik, hiç değişim geçirmeyen ve
başka hiyerarşik ilişkilerin üstünde yer alan bir patriyarka teorisine
yaslanmak pek de açıklayıcı görünmüyor. Hiyerarşik ilişkilerin, hiyerarşiyi
normalize eden değerlerle hiyerarşiyi içselleştirmeyi sağlayacak itaat
pratiklerinin kuşaklar arası aktarımını gerçekleştirenler her iki cinsiyetten
de yetişkinlerdir.
Patriyarka kadınları ne kadar hane içinde
tutmaya ve toplumsal hayatın bütününü ilgilendiren üretim ve karar süreçlerinin
dışında bırakmaya çalışsa da kadınlar hane içinde çocuklar üzerinde erk
sahibidirler. Aynı şekilde yaşlı kadınlar da genç kadınlar ve genç erkekler
üzerinde. Genellikle bu gerontokratik hiyerarşi, akrabalık, komşuluk gibi hane
dışı yapıları da belirler. Hiyerarşik iktidar ilişkileri içinde kadınlar da
erkekler de hiyerarşinin basamaklarında yer değiştirebilirler. Bu değişim
modern toplumda emek hiyerarşileri içinde yukarı hareketlenme imkanının da
önünü açar.
"Babaların", "ataların"
değerlerini çocuklara, genç kadın ve genç erkeklere aktaran babaların ve bir o
kadar da annelerin ya da üst kuşaktan ebeveynlerin varlığını göz ardı ederek
patriyarkayı da anlamak çok mümkün görünmüyor. Ancak bu noktada kadınların
patriyarkanın bir faili olarak düşünülmesi ya da erkekleştiklerinin düşünülmesi
sorunu çözmüyor bulanıklaştırıyor. Halbuki cinsiyete dayalı bir toplumsal
işbölümü olarak da ele alınabilecek cinsiyet rejiminin yanı sıra yaşla geldiği
varsayılan ama esasında toplum değerlerinin içselleştirlmesiyle pekişen
tecrübeye dayalı hiyerarşi yan yana ve iç içe işleyen ayrı yapılar gibi
düşünülebilir.
Çok uzun bir konu olmakla beraber, post
endüstriyel toplumda emek gücünün biliişsel gereksinimlerle donanmış olması gerekliği
genç emeğin yaşlı emek karşısında daha etkin bir konuma geçmesine yol açtı.
Tarihte ilk kez yaşlıların egemenliğinden sıyrılarak etkin bir konuma geçen bir
genç nüfus ortaya çıkmaya başladı. Bu durum gerontokrasiyi sarstığı kadar
yaşlıların da toplumda atıl bir yük olarak görülmesine yol açıyor. Bu durumla
paralel olarak patriyarkal ilişkilerin de dönüştüğünü kadınla erkek arasındaki
ilişkilerin, kırsal yaşamdan farklı olarak kentli yaşamda daha çok erkeklerin
baskın olduğu sert bir rekabet çatışma ilişkisine dönüşmeye başladığını da
söylemek mümkün. Çünkü kadınlar da hem emek hiyerarşileri içinde
yükselebiliyorlar hem de iktidar ilişkileri karşısında sosyal konumlarını
güçlendirebilecek şekilde donanım kazanıyorlar.
Gerontokrasi ortadan kalkması uzun sürecek ancak özellikle kentli yaşamın içinde giderek çözünen bir egemenlik ilişkisi. Gençliğin bir toplumsal figür olarak öne çıkması ve yaşlılar otoritesinin sarsılması beraberinde patriyarkayı da çok hızlı bir şekilde aşındırmakta olan bir sürecin içinde olduğumuzun alametidir. Bu süreçte kadınların da erkeklerin de eş zamanlı olarak yaş hiyerarşisine karşı mücadele ettiğini de gözlemleyebiliriz. Kısaca artık ninelerimizin ve dedelerimizin dünyasında yaşamıyoruz. Sorun gerontokratik bir hiyerarşinin patriyarkal bir egemenlik ilişkisiyle birbirine karıştırılmadan ele alınmasını gerektiriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Giriş Gündelik yaşamımız boyunca gerçekleştirdiğimiz, artık otomatik bir hal kazanmış ve kaynağını düşünmediğimiz davranışla...
