David Graeber
Siz Anarşist misiniz?
Cevap sizi şaşırtabilir!
kaynak: DavidGraeber, “Are You An Anarchist? The Answer May Suprise You!”
kaynak: DavidGraeber, “Are You An Anarchist? The Answer May Suprise You!”
İnsanın toplumsal bir varlık olduğu savının altının dolması için bu toplumsallaşmanın türsel ve antropolojik tarihinin ve dolayısıyla buna zorunlu olarak bağlı olan toplumsallaşmanın ölçeğinin rasyonel sınırının ne olabileceğinin de toplumsal analize ve politik düşünceye dahil edilmesi gerekiyor. Bu mimarları, şehircileri, sosyal bilimcileri, ekonomistleri ve ekolojistleri ilgilendirdiği gibi, nasıl bir toplumsal ölçekte yaşamak istiyoruz sorusunu sorabilen herkesi -özellikle de özgürlükçüleri- kapsayan bir sorun. Bu konu zorunlu olarak desantralizasyon ve küçülme tartışmasına gelip dayanıyor.
Sosyal
böceklerde tıpkı insan nüfusları gibi devasa ölçeklerde bir tür şehirleşme ve
hatta mimari var. Ancak sosyal memelilerde, topluluk ölçeği 25-30 gibi
sayılarda seyredebiliyor. Göçebe avcı toplayıcılıktan daha karmaşık toplumlara
geçildiğinde bile henüz değer üretimi ortaya çıkmadan önce 7-8000 nüfuslu
kentler var. Ama daha büyük nüfus yoğunlaşmaları ve bürokratik iktidar
sistemleri yok. Ancak değer üretimiyle beraber devasa nüfus yoğunlaşmaları ve
metropoliten kentler kanser gibi büyüyor antik çağda ve çoğu zaman kendi
hinterlandı olan kırsalı da baskı altına alıyor ve sömürüyor. Bu aşırı büyük ölçeklere geçişteki
çarpıklık, uyumsuzluk akılda tutulmadan insanın toplumsal bir varlık olduğu
savı anlamsız bir soyutlama olarak kalacaktır. Zira toplum her ne kadar anlamı
sürekli değişen bir varlık olsa da rasyonel bir ölçeği olmak zorunda. Şu anki ölçeği dev üretim, sömürü ve denetim sistemlerinin en etkili şekilde çalışmasına uygun bir yoğunlaşma ile belirlenmiş durumda.
Toplumlaşmanın ulaştığı boyutla insan varlığının buna bilişsel olarak uyum sağlayabilme kapasitesi arasında gitgide açılan bir makas var. Bu makas açıldıkça araya devasa bürokratik iktidar ve bilişsel kontrol düzeneklerinin ve insanlar adında karar veren uzman rasyonalitesinin girmesi de kolaylaşıyor, hatta zorunlu hale geliyor.
Geniş nüfus kalabalıklarının dünya karşısındaki bilgisizliği, cehaleti ve ahlaki zafiyeti, kolaylıkla manipüle edilebilir olması ölçeğin büyümesiyle doğrudan ilgili. Ezilen sınıflar, tekno-bürokratik kontrol makinesi tarafından yönetilen ve kendi aklının otonomisini elde edememiş varlıklar olarak kontrol ediliyor.
Toplum
bugünkü aşırı büyümüş halindeyken, insanı topluma tabi kılacak bir öznellik
üretimini dayatacak bir toplumsal makine olarak çalışıyor. İnsanın böyle bir
ölçekte toplumsallaşmasının ise sayısız yıkıcı sonucu var: İnsanların
kavrayamayacakları kadar büyük mekanizmaların tutsağı olması; atomize olmaları; toplumun kendisinden kaçılacak bir düşman haline gelmesi; toplumsallaşma
ihtiyacının rasyonel ölçek olan topluluklar temelinde karşılanması arayışının kimlik temelli cemaatlerce istismarı; iç dünya ile
dış dünya ile arasında radikal bir kopuş; kolektif psişik çöküntü ve insanın
varoluşun anlamsızlığını acı verici şekilde duyumsaması ve bunun inanç sistemleriyle manipüle edilmesi; ve
duyarsızlaşma.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Bu önerme ancak toplum kavramı ile bilişsel olarak kavranamayan bugünkü robotlaştıcı mega-makine anlaşılmadığı takdirde geçerli olacaktır.
Ne var ki tarihsel olarak belirlenmiş bir takım uzun dönemli eğilimler olsa da, toplumlar türdeş ulusal ya da kültürel davranış özellikleri gösteren tarihsel tözler değildir. Aslında dinamik toplumsal dönüşümlerle sarmalanır ve genellikle açık siyasal ifadelerle bu dönüşümler eninde sonunda üretim sisteminden siyasal partilere varan çıktılar ortaya koyar.
Şili'deki toplumsal mücadeleler, darbe öncesi ile birlikte en az 60 yıldır sürüyor. Neoliberalizmin ilk deneyi olarak tarihe geçen Şili'de darbe döneminde darmadağın edilmiş bir toplumsal muhalefet, daha sonraki 30 yıllık cunta dönemini kar altında tomurcuklanan çiçekler gibi geçirdi. Pinochet dönemi sona erdiğinde yeniden çiçeklenerek bugünkü noktalara ulaşan bir toplumsal direniş sürecine dönüştü. Aynı şekilde Brezilya, Arjantin, Portekiz, Yunanistan gibi uzun süreli faşist askeri cuntalarla yönetilen ülkelerde benzer bir durum oldu. Cunta altında geçen karanlık yıllar ve sonrasında toplumsal mücadelelerin yeniden canlanışı. Bazen de toplumsal tabanda biriken enerji açığa çıksa da tekrar tekrar bastırıldı. İran'da son 20 yılda ögürlükler için verilen sürekli mücadelede olduğu gibi. Mısır'daki Mübarek diktatörlüğünü sonlandıran halk ayaklanması sonrasındaki karşı devrimci süreçte olduğu gibi. Ancak bu koşullarda bile toplumsal mücadeleler, protestolardan başka biçimler bularak gündelik yaşamı değişmeye devam etmektedir. Toplumsal hareketler öyle aniden ortaya çıkan anlaşılamaz, irrasyonel kitle tepkilerinden oluşan fenomenler değildir. Aynı şekilde siyasal olanakların daraldığı baskı koşullarında da bütünüyle yok olmazlar. Asef Bayat, on yıllardır İran, Mısır ve İslamcı yönetim altındaki birçok ülkede sessiz şekilde yürüyen, gündelik hayatın içinde kendini derinlemesine gösteren toplumsal "gayri hareketleri" incelemekte. (Özellikle Siyaset Olarak Hayat kitabında).
Türkiye de bu bakımdan topyekun siyasal iktidara teslim olmuş sağcı bir nüfustan oluşan bir coğrafya gibi görünmekte ise bu yanıltıcı bir imge. 60-70 yıla yaklaşan inişli çıkışlı, çok parçalı, çok farklı aktörleri ve siyasal ifadeleri olan bir toplumsal hareketler zinciri mevcut. İşçi hareketleri, gençlik hareketleri, Kürt siyasal hareketi, kadın hareketleri, yerel ekolojik direniş ve koruma hareketleri, zaman zaman ortaya çıkan tarım emekçilerinin hareketleri, çeşitli kentsel mücadeleler, gündelik yaşam dönüştüren hareketler, kimlikler etrafında verilen özgürlük mücadeleleri. Bu harekt zincirleri, sürekli kırılıp yeniden kuruluyor. Ancak devamlı olarak içiçe geçmiş ağlar halinde kendisini gösteriyor ve parlamenter siyaset içindeki merkez ve radikal sol siyasal partilerden yerel yönetimlere, akademik alana, kültürel üretim alanlarına devamlı etki ediyor ve toplumda radikal bir uç eğilim olarak dinamizmini koruyor.
Özelikle şu sıralar görünür bir ayaklanma ya da sosyal patlama manzarası sunmasa da, Bayat'tan ödünç alarak, toplumsal gayri hareketler diyebileceğim, son derece çeşitlilik gösteren farklı yaşam biçimleri ile kendisini gösteren ve özelikle 30 yaş altının dünya algısında daha da belirginleşen bir toplumsal dönüşümün sürdüğü söylenebilir. Bu toplumsal dönüşümün en belirgin özelliği cinsiyet ilişkileri ile gençliğin özerklik kazanma mücadelesindeki ilerleme, ataerkil aile yapısının çözülmesi, kadınların toplumsal hayatın her alanında güç kazanması ve muhalif siyaseti dönüştürmesi, otoriter aileden bireysel bağımsızlığın gelişmesi ve toplumun sekülerleşmesinin genişlemesi. Bunların yanı sıra birçok başka toplumsal mücadele de irili ufaklı kendini gösteriyor. Özellikle genç nüfsun değerler sisteminde anlamlı bir dönüşümün yaşandığını söylemek için bir çok göstergeye bakılabilir.
Bu dönüşüm Türkiye'de alışageldiğimiz siyasal kalıplarda ifade bulmuyor. Bunun bir nedeni de sol siyasal aktörlerin halen bu kuşaklarla temas edebilecek örgütsel biçimleri geliştirememiş, ve kültürel olarak da bu kuşaklardan uzak olması. Mevcut solun arka planı ağırlıklı olarak geç sanayileşmiş yarı kırsal toplumlardaki toplumsal mücadeleler üzerine kurulu bir üçüncü dünyacılıktan kaynaklanıyor. Kendini bu üçüncü dünyacılıktan uzaklaştırmış sosyalist solun iletişim, örgütlenme ve strateji anlayışları ise Fordist dönem işçi hareketleri içerisinde oluşmuş ve kendisini yenilememiş kavramlar. Oysa Türkiye'de son 30 yıldır hızla postfordist bir üretim sistemi ve bunun ortaya çıkardığı bir işçi sınıfı şekillenmekte ve bu sınıfın sosyal eğilimlerini ise genellikle kültürel alanda görmekteyiz. Bu haliyle sol diye bilinen program, strateji ve kavram setleri ağırlıklı olarak modernleşmecilik ve fordizm etrafında şekillendiğinden varolan işçi sınıfının gerisinde kalıyor.
Mevcut toplumsal dönüşüm ise tümüyle kentsel kapitalizmin etkisiyle açığa çıkan, kentli çalışan nüfusun -postfordist işçi sınıfının- bilişsel ve kültürel değişimiyle kendini gösteren gündelik yaşam pratiklerinde ifadesini buluyor. Bu kentli nüfusun ihtiyaç ve arzularına karşılık verebilecek bir muhalif çizgi yavaş yavaş, hali hazırdaki sol muhalefetin içinde bile kısmen karşılık bulmakta. Ancak onu çok aşan kültürel biçimlerde kendini gösteriyor. Son yirmi yılda belirginleşen yeni toplumsal hareket, aktivizm ve iletişim biçimlerinin şekillenişi tamaamen bu dönüşümün ürünü. Yine de politikanın dışında kalan, ilk bakışta geleceğe yönelik kaygının belirlediği, arzuları ile toplumsal gerçeklik arasındaki sert karşıtlık nedeniyle nihilizme gömülü ve eski kuşakların kültürel değerlerinden hızla koparken kurucu bir siyasal dönüşümün de henüz aktörü olmayan, yaratıcı olduğu kadar potansiyel bir nihilizm biçimi altında belirginleşiyor. Belirgin bir gelecek yok sendromu, varoluş krizi ve kolektif depresyon altında açığa çıkıyor. Popüler kültürün bütün alanlarında bu krizin izi sürülebilir.
Öte yandan genç kuşaklar eğer bu tür bir nihilizm evresinde ise bu, ülkenin içinden geçtiği ekonomik siyasal çöküşün belirgin bir semptomu ve bu çöküş hem eski paternalist taşra kültürünün krizinin hem de kentsel alanda daha savunmasız ve kırılgan bir nüfus yığılmasının beraberinde gelen bir duygulanım bütünü. Bu nihilizmin ne zaman aktif bir sosyal mücadelenin kurucusu haline geleceği ise hiç bilinemez. Ancak kendi dışında gelişen toplumsal dinamiklere karşı son derece hassas ve kırılgan olduğunu söyleyebilirim.
ABD ve Avrupa'da orta sınıfların 2008 krizi sonrası çöküşü sosyal hareketleri nasıl patlattı hatırlayalım. Burada ise, hali hazırda son 15-20 yıllık sermaye birikim sürecinin sona ermesi ve pastanın pay dağıtım mekanizmasının özelikle orta sınıflar aleyhine bozulması ve çöküşün başlamasıyla benzer bir süreç gelişebilir. Öte yandan ücretlilerin daha da yoksullaşması ve sürekli işsizlik ve güvencesizlik ve daha önce siyasal eylem tecrübesi olmayan nüfus kesimlerini de kolektif toplumsal mücadelelerin içine çekebilir.
Sonuç olarak, toplumsal dönüşümün açık toplumsal hareketler ya da apaçık siyasal biçimler altında olmadan da gerçekleşmekte olduğunu göz önünde bulundurarak, kaderci ve tözcü karşılaştırma biçimlerini bir yana bırakıp hali hazırda dönüştürücü toplumsal potansiyelin nerelerde birikiyor olabileceğine odaklanmak öncelikli sorunumuz olmalı.


Kazım Öz’ün son filmi Zer hiçbir
hayat hikâyesinin bireysel olamayacağını, kişisel olanın önceden
yazılmış ve yeniden yazılan anlatıların fragmanlarıyla harmanlanarak
kurulduğunu ortaya koyuyor. Kişiyi, benliği sınırlayan “kişisel” bir
kabuktan çekip alarak karşılaşmalarla sürekli yön değiştiren bir oluşa
açacak olan şey, duygulanımların gücüdür. Jan’ın hikâyesi, babaannesi
Zarife’nin, küçük Kürt kızı Zer’in, Dersim 1938 katliamının ve bugün
kendi başkalığını yaşayan Dersim’in hikâyeleriyle birbiri üstüne
çakışırken, Jan’ın New York’tan başlayan yolculuğunun yönünü belirleyen
de her karşılaşmada onu giderek güçlenen bir arzuyla sürükleyen yoğun
duygulanımlar oluyor. Bir Kürtçe şarkının (klam) peşine düşerek başlayan
yolculuk, artık önceki kendisi olmaktan çıktığı, kendi varoluşunu
çoğalttığı bir çokluğa, Dersim’in büyülü, dağa taşa ruh vermiş canlı
dünyasına açılış yolculuğu oluyor. Jan’ın Dersim yolculuğu, artık
eskimiş sorudaki gibi “kim olduğunu bulmak” endişesiyle ilgisi
bulunmayan bir kaçış çizgisidir; bir öze dönüş değil, bir başkalaşımdır.
Kendisini kuran sabit konumları dağıttığı bir açılma. Ve bütün bunlar
bir şarkıyla başlıyor.
Jan,
babasıyla birlikte babaannesinin cenazesi için Afyon’a doğru yola
koyuluyor. Babaannesinin, izi silinememiş geçmişinden kalan bir heybe ve
iki cevizle. Taziye evinde, Jan halasına, babaannesinin Kürtçe
söylediği Zer şarkısının hikâyesini sorduğunda, babasının tokadı, geri
plandaki sürgün, asimilasyon ve geçmişi bastırma hikâyesinin alameti
olur. Ertesi gün, Jan hikâyenin diğer parçalarını, artık bu sırrın
yükünü taşıyamayan halasından öğrenir. Afyon, babaannenin asıl memleketi
değildir. Katliam sırasında ailesi askerlerce öldürülmüş ve sonrasında
Afyonlu bir subaya evlatlık verilmiştir. Memleketi Afyon ve adı da
Zarife olmuştur artık. Jan’ın kendi gerçekliği yırtılırken, Zarife’nin
hakikati parçalar hâlinde şekillenmeye başlıyor. Jan, hem Zer’in hem de
babaannesinin çocukluğunun izini sürmek üzere Dersim’e doğru yola çıkar.
İki ceviz ve babaannesinden kalan ses kaydı ile çıktığı tren
yolculuğunda, Zer’in Dersim’den Afyon’a doğru kat ettiği yolu zihninde
canlandırarak tersine kat eder: Zer’le, askerler tarafından Dersim’den
koparılıp başka şehirlere sürgün edilen ailelerle ve hiç susmadan
havlayan köpeklerle karşılaşarak. Babaannesinin ona anlattığı Topal Martı
masalının ses kaydını dinlerken, karşılaştığı Dersimli bir dede ona
masalın Zazaca aslını anlatıyor: Topal Martı onu sakat bırakan
adaletsizliğin izini sürdüğünde yoluna çıkan canlı ya da cansız her
varlık ona yeni bir sebep sunarak bir sonraki karşılaşmaya yönlendirir.
Bütün sebeplerin başında ise Tanrı ve onun yarattığı adaletsiz dünya var
gibi görünür. Ama güç bela ulaştığı Tanrı, martıya her şeyin
kaynağının, “insan Tanrı’yı yaratsın” diye yarattığı insan olduğunu
söyler.
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...