1 Şubat 2008 Cuma

Kentte sosyal mücadeleler ve siyasal kontrol: 1 Mayıs 2007’yi anlamak







Giriş:

İstanbul’da geçen yıl, 1 Mayıs 2007’de, şehrin Taksim Meydanı dahil olmak üzere çok önemli meydanlarını şehir içi çatışma alanlarına çeviren olaylar ve merkezi bölgelerdeki tüm ulaşım sisteminin engellenmesi ve ana geçiş noktalarının sıkıyönetim mantığı ile kontrol altına alınması, ilk bakışta yasalara uymayan solcularla ceberrut bir valinin onları bastırma çabası yüzünden gerçeklemiş bir inatlaşmadan doğmuş gibi görünüyordu. Yine her zamanki gibi, solcularla polisler çatışması olarak sunulan bu olayların arkasında kentin kamuya ait mekanlarında siyaset yapmak için gösterilen çaba ile bunu kontrol etmeye ve engellemeye çalışan siyasal iktidar ve kent yönetimi arasındaki klasik çatışma manzarasından daha ayrıntılı bir bakış gerektiren bir çatışma yaşandığı söylenebilir. Bu nedenle eylemcilerin ve kolluk güçlerinin bakış açılarını belirleyen ve davranış biçimini gerekçelendiren dönüşümün ve hafızanın ne olduğunu incelemek gerekiyor. 


2007 1 Mayıs’ını son on yılın diğer “sakin” 1 Mayıs’larından ayıran hadiselerin başlangıç noktası Disk başta olmak üzere çeşitli işçi örgütlerinin ve sol siyasal partilerin Taksim meydanında yasal kutlama için başvuru yapması oldu. Uzun süren girişimler valilik tarafından olumsuz şekilde karşılanınca, bu kez Disk’in çağrısıyla bazı örgütler yasal izin verilmese de mitingi Taksim’de yapacaklarını ve 1 Mayıs 1977’de failleri halen bulunanamış(!) olan katilamın sorumlularının tekrar soruşturulması talebini dile getirmek ve bu kez toplumsal adaletin yerini bulması ve aynı zamanda da katliamda ölenlerin anılması amacıyla Taksim’e çıkacaklarını ilan ettiler.[1] Bunu derhal Valilik, Emniyet müdürlüğü ve bazı gazetelerin Taksim’de provokasyonlar yaşanabileceği ve ne olursa olsun hiç bir surette Taksim’de 1 Mayıs’a izin verilmeyeceği açıklamaları takip etti. Tarafların Taksim üzerindeki bu inatlaşmaları her iki taraf için de Taksim’in çok önemli bi simgesellik taşıdığının çok açık bir kanıtıdır. 


Taksim Meydanı’nın Simgesel Değeri ve Popülerliği 


Haber bültenlerinde İstanbul ile ilgili bir haber yapılacağı zaman bu dev şehrin pek çok farklı bölgesinden ziyade Taksim meydanı ve İstiklâl Caddesinden alınan görüntüler ön plana çıkar. Türkiye’nin her yerindeki televizyon izleyicileri, konu her ne olursa olsun İstanbul şehrine dair haberlerde sıkça öne çıkarılan bu mekanı, hiç görmemiş bile olsalar, bildikleri yaşadıkları bir şehrin çok merkezi bir meydanı olarak tecrübe ediyorlar. Bu durum genellikle muhaberlerin ve program yapımcılarının kolaycılığından kaynaklanmakla birlikte Taksim Meydanı’nın yalnızca istanbul için değil neredeyse tüm Türkiye için, üzerinde ideolojik ve siyasi çekişmelerin yaşandığı bir simge olmasından da ileri gelir. Bu nedenle söz gelimi yakın geçmişteki Taksim Meydanına Cami yapma önerisi ya da AKP’nin Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkma önerisi karşısında çıkan tartışma salt kentsel mekanın düzenlenmesine dair bir planlama tartışması olarak kalmaz, tartışmanın tüm tarafları açısından Türkiye’nin en önemli meydanı sağladığı simgesel rantı paylaşma için verilen bir hegemonya mücadelesi olarak tanımlanabilir. Bu nedenle Taksim Meydanı Türkiye’nin metropollerinden birisinin herhangi bir meydanı değil, anlamı, simgesel değeri bu nedenle her türden çevre düzenlenmesiyle Tüm türkiye’yi ilgilendiren bir konu olagelmiştir. Bunun başta gelen sebebi mekanın öncelikle Türkiye’nin kuruluş mücadelesi, cumhuriyet değerleri ve modernlik ile ilişkilendirilen bir mekan olmasıdır. Mekana bu değeri veren şey herşeyden önce Taksim’e 1928 yılında yapılmış ve Taksim meydanının bugünkü düzenlenişinin kabahatlarını sağlamış olan Taksim Cumhuriyet Anıtı’dır. Mekanın değerini tanımlayan ikinci önemli unsur da modernist bir mimari anlayışla tasarlanan ve 1970’te tamamlanarak çağdaş, batılı bir ülke olmanın göstergelerinden birisi olarak –opera, bale, tyatro, sergi, kongre gibi– kültür etkinlikleri sunan Atatürk Kültür Merkezi’dir. Anıt ve çevresinin, öncelikle İstanbul’daki cumhuriyet ve modernlikle ilgili resmi ve gayri resmi kutlamalar ya da Cumhuriyet değerlerinin savunulması bakımından gerçekleştirilen kimi protestolar için İstanbul’daki başlıca mekanlardan biri olmasıdır.[2] Bunun yanı sıra, şehrin iş tarifiği bakımından en yoğun geçiş bölgelerinden birisinde bulunur. Aynı zamanda 150 yıla yakın bir süredir batılı bir eğlenme ve kültür anlayışının hakim olduğu ve buradaki kültürel üretimlerin ve eğlence anlayışlarının Türkiye geneline de etkide bulunduğu, bugün için ülkenin en büyük eğlence alanı olan Beyoğlu’na başlıca giriş noktasında bulunması nedeniyle de olağan buluşma ve bekleme yerlerinden birisi olması, İstanbul ahalisinin en bilindik yerlerinden birisi olarak ayrıcalıklı bir konuma ulaşmasına yol açmıştır. 


Yaklaşık 10 küsur yıldan beri siyasi içeriği farklı olan siyasal toplantıların, mitinglerin, yılbaşı ve milli bayram kutlamalarının kent yöneticilerinin izni, koruması ve hatta bizzat organizasyonu altında yapılabildiği, çoğu zaman izinsiz de olabilen bu kutlamalar ve nümayişlere kolluk güçlerinin kolaylık sağladığı ve hatta görmezden gelindiği de ayrıntılı kanıt gerektirmeden hafızalarımızı yoklayarak doğrulayabileceğimiz bir olgu. İlk kez 2000 yılında resmi olarak desteklenen ve sonraki her yıl organazasyonu da bizzat devlet eliyle gerçekleştirilen yılbaşı kutlamaları ve bunun yanı sıra 28 Şubat süreci sonrasında popüler milliyetçiliğin pompalandığı bir şov olarak yine devlet tarafından organize edilen milli bayram kutlamaları, ve yanı sıra zaman zaman histerik milliyetçilik gösterilerine dönüşebilen futbol taraftar kutlamaları da bu mekan’ın nümayiş envanterinde özel birer yer edinmişlerdir. Özellikle dev kitlesel eğlence nitelikli kutlamaların ciddi bir güvenlik zafiyeti taşıdığı ve buna karşın güvenlik güçlerinin bu açığı ciddi bir tehdit olarak görmek yerine vakayı adiyeden saydıkları da bilinen bir gerçektir. Son bir kaç yıldır yılbaşı kutlamalarında yaşanan ve ulusal erkeklik gururu taşkınlığının saldırganlığa dönüştüğü kural tanımaz taciz girişimlerinin yanı sıra yabancı milli takım taraftarları ile kanlı bıçaklı çatışmaların da mekanı olur Taksim meydanı zaman zaman. Bu örneklerin tümü, sosyal olayları ve sosyal mücadeleleri kontrol altında tutmaya çalışan kent yönetimlerinin sol içerikli nümayişler dışındakilerin tümüne karşı oldukça tolerans gösterdiklerinin yeterli kanıtı sayılmalı. Özellikle son on yolda Taksim’in tüm toplumsal tabakalar ve eğilimler açısından, maksadı ne olursa olsun yapılacak her türlü siyasi nümayiş veya sıradan eğlenti için, İstanbul’un diğer bütün meydanları ve mekanlarından daha değerli, simgesel olarak daha önemli bir mekan olma özelliği taşıdığını gösteriyor. Taksim meydanı, bu tür kitlesel kutlamalara evsahipliği ettiği zamanlarda, sırf mekanın simgesel değerinin sağladığı popülerlik yüzünden özellikle alt sınıflara mensup ağırlıklı olarak gençlik gruplarının, sıradan zamanlarda mekansal ayrışma nedeniyle pek az yaşayabildikleri sosyal karşılaşmaların, neredeyse bir tür sınıfsal hınçla ilişkili tehditkar bir karşılaşma şeklinde şekilde sahnelendiği, ve toplumsal cinsiyet karmaşalarından, çok katmanlı tatminsizliklerden doğan nefretin sergilendiği bir sosyal karşılaşma alanına da dönüştürüyor. Tüm bunlar Taksim Meydanı’nın Kent yönetimi ve kolluk güçleri tarafından tanımlanışına etki edecek faktörler olmasına rağmen burası için en tehlikeli unsuru sol siyasal içerikli nümayişler için bu mekanı kullanmak isteyen muhalif gruplar şeklinde kodluyor idareciler.



Hafıza ve Mekan:  1 Mayıs ve Taksim Meydanı


1 mayıs 2007’de neler olduğunu bir asayiş meselesinin ötesinde anlamaya çalışmak olayı bir sosyal tarihe sahip, radikal solun kolektif hafızasına ilişkin bir konu olarak ele almayı gerektirir. İşçi sınıfı hareketleri tarihinde dünya işçileri arasındaki dayanışmanın uluslarası günü olarak tüm dünyada kabul gören bu günün tarihi 1 Mayıs 1886’da Chicago’daki Haymarket Meydanı’nda 8 saatlik işgünü talebi için (o yıllarda işgünü 14 – 16 saat civarında idi) verilen mücadelenin bir parçası olan bir işçi mitinginde polis tarafından bir provokasyon gerçekleştirilir ve ardından gelen tutuklamaları takiben 8 işçi haklarındaki düzmece suçlamalarla idam edilirler. Bu yüzden tarihsel olarak 1 Mayıs, özel olarak 8 saatlik işgünü talebinin yüksek sesle dile getirilmesinin – sonraki bir kaç yıl içinde bu hak elde edilecektir- hem de her yıl tüm dünyada işçilerin, ve giderek daha da geniş anlamda sınıf mücadelesiyle ittifak halindeki tüm sosyal hareketlerin dayanışmasını ifade eden bir gün olarak kutlanır.  Bu günün tarihinde özellikle geçen yüzyılın ilk çeğreğinde tıpkı pekçok provokasyon, kanlı bastırma çabaları ve ayaklanmalar vardır. Bu nedenle 1 Mayıs günleri dünyanın her yerinde hem dayanışmanın sembolü olduğu kadar hem de mücadelede verilen kayıpların anılarını bugüne taşıyarak mücadele motivasyonunu ve direnci arttıracak bir hafıza tazeleyicisi olagelmişlerdir.[3] Sembolik de olsa her 1Mayıs’ta bu günün tarihi anlamına dair kısa bir konuşma yapılması veya dağıtılan bildirilerde ve siyasi dergilerdeki yazılarda Haymarket’e ve 19. Yüzyıl işçi sınıfı mücadelesinin 8 saatlik işgünü mücadelesinin hatırlatılması hafıza tazeleme yeri olarak 1 Mayıs etkinliği, güncel politik eleştirilerin yapılmasının ötesinde bir ritüel olduğunu gösterir. 


Osmanlı dönreminde 1909’de yapılan ilk kutlamasından 1927’de yeni kurulan Cumhuriyetin izin verdiği  son kutlamaya kadar çeşitli kesintilerle 1 Mayıs’lar kutlanmış  bu tarihten sonra elli yıl boyunca hiçbir 1 mayıs’a yasal izin verilmemiştir.  1975 yılında 1 Mayıs, yarım asırlık bir zamanın ardından, İstanbul Tepebaşı’nda yapılan bir toplantıyla kutlandı. 1976 yılında on binlerce işçi 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’ndaydı. DİSK tarafından düzenlenen miting için Beşiktaş’tan başlayan yürüyüş Taksim’de son bulmuş ve kitlesel bir 1 Mayıs kutlaması gerçekleştirilmişti. Cumhuriyet tarihindeki 50 yıllık bir baskı döneminden sonraki ilk 1 mayıs kutlaması olan 1975’ten itibaren 1978’e kadar 1 Mayıs’lar yapıldı ancak 1979’da 1980’de tekrar yasaklandı ve o günlerde İstanbul’da sıkıyönetim uygulandı. Ta ki yeniden 1 Mayıs’ların kutlanması 1991 yılına kadar yasak kaldı.[4] Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca 1976-77-78 yıllarında Disk’in organizasyonuyla 1 Mayıs’ların yalnızca 3 defa Taksim’de yapılabilmesi söz konusu olduğuna göre bu meydanın 1 mayıs için özel anlam taşımasının çok da uzun bir tarihi olduğu söylenemez. 1975’ten başlayarak 78’e kadar Taksim’in 1 mayıs alanı olarak tespit edilmesi aslında DİSK’in verdiği kararla ilglidir. O dönemin sol gruplarının ve örgütlerinin bugün olduğu gibi mitingin Taksim’de olması için bir baskısı yoktu. Taksim’in simgeleşmesi daha sonradan gerçekleşti.[5]

Türkiye’de soyyalist hareketlerin 1961 anayasasının sağladığı göreli özgürlük ve örgütlenme hakları sayesinde genişlemesi ve takiben 1968’deki dünya genelindeki sol ayaklanmacı dalga türkiye’yi de etkilemiş, bir yandan da sendikal örgütlenmeler ve Türkiye İşçi Partisi gibi işçi snıfı örgütlerinin ortaya çıkması 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına rağmen 1970lerde artarak büyüyen bir sosyal hareketlilik ve sınıf hareketi doğmasına yol açtı. Bu dönemde solun giderek büyümesi ve iktidardakiler açısından tehlikeli bir gelişme olarak algılanması, iktidarın sol hareketi kriminalize ederek bastırmak suretiyle en sonunda 12 Eylül Askeri Darbesine giden yolu açmak şeklinde bir önleme başvurmalarına yol açtı.[6] 1977 1 Mayıs’ı şimdiye kadar Türkiye’deki kitlesel sol eylemlerin tarihindeki gelmiş geçmiş en büyük eylem olmuştur. Daha 1976’daki 1 Mayıs mitinginin katılım düzeyi bir sonraki senenin daha da büyük olacağının habercisiydi. Çeşitli kaynaklara göre 77 1 Mayıs’ı 350.000, 500.000 hatta daha meydana girememiş ve dolmabahçe veya harbiye tarafına uzanan kitleleri de hesaba katarak kimileri 1-1,5  milyon kişilik bi katılımdan söz eder. En küçük rakamı bile veri alsak bu Türkiye sol tarihi açısından hala devasa bir rakamdır.

Bir çok kişisel tanıklığın ve bu konuda yapılmış belgesel araştırmaların kanıtlamaya çalıştığı üzere 1 Mayıs 1977’de Taksim meydanını dolduran devasa kalabalık karşısında önceden planlanmış bir provokasyon gerçekleşir ve 34 kişi ölür. Olayın ayrıntıları bir yana bu olayın sonraki dönemde olayı değerlendirenler açısından büyük bir kırılma olarak adlandırıldığın görürüz. Çeşitli yorumculara göre 12 Eylül Cuntasına giden yol bu kırılma noktasında başlamıştır.[7] Meral Jefroudi’nin de ifade ettiği gibi, kimi anlatımlarda “bastırılmaya gerek duyulan devrimci solun kuvvetinin kanıtı” 1 Mayıs 1977 katliamıdır.[8] Seksen öncesinde izinli olarak gerçekleştirilebilen son bir mayıs mitingi de yine Taksim meydanında olmuş ve mitingin esas meselesi bir yıl önceki katliamın sorumlularının bulunup ortaya çıkarılması olmuştur. Ardından gelen süreçte türkiye’nin geçirdiği en karanlık faşizan dönem yaşanır. Dolayısıyla 77’nin hesabının görülmemiş oluşu bu hayaletin sonraki tüm 1 Mayıs’larda hafızaları ziyaret etmesine yol açmıştır. Hem iktidardakiler açısından hem de sol muhalifler açısısından. 1980’den sonraki dönemde 1 Mayıs’ın kutlanmasıülke genelinde 1991’e kadar yasak olduğu halde 1989’da Taksim meydanında korsan gösteri yapmaya çalışan yaklaşık 5 bin kişilik bir gruptan bir kişi bir polisin hedef gözeterek açtığı ateş sonucu yaşamını yitirir. Bir yıl sonra 1990’da bu kez benzer bir olayda bir kadın yine polisin açtığı ateşte omurgasından aldığı kurşun yarası nedeniyle felç kalır. Takip eden 1991 yılından 1995’e kadar 1 Mayıs’ın kutlanması Gaziosmanpaşa, Pendik, Çağlayan gibi bir anlamda mitingi şehirden yalıtmaya elverişli mekanlarda izinle yapılır ve 1995’te yeniden şehrin merkezine doğru yakınlaşarak bu kez Kadıköy’e izin verilir. Ancak bir sonraki yıl yani 1996’da 100.000 kişinin katıldığı ’80 sonrasının şu ana kadar ki en kitlesel 1 Mayıs’ı da şiddet yoluyla müdahale’den payını alır. Polis’in yüksek binaların çatısından dürbünlü tüfeklerle hedef gözeterek açtığı ateş sonucu 3 kişinin ölmesi Kadıköy’ün savaş alanına dönmesine yol açar ve olaylar ancak akşama doğru diner. Bu olay bir anlamda 77’nin hayaletinin geri gelmesi demektir. Daha birisinin geçmişi ile hesaplaşılmadan 20 yıl sonra bu kez yeni bir olayla 1 Mayıs kriminalize edilir, ve bir kaç kadıköy yerine Çağlayan’a kapatılır 1 mayıs’lar.

Sosyalistler arasında bu konudaki yaygın bilinç, 1977 1 Mayıs’ını ve bu nedenle de Taksim meydanının, o dönemi yaşamışlar ve tanık olmuş kişiler yanı sıra, bir hatırlama mekanı haline gelmesi nedeniyle sonraki kuşakların da ortak anıları içinde yer edinmesi nedeniyle büyük önem tanışan bir simgesel mekan kılmıştır.[9] Bu nedenle günün birinde Taksim meydanı’nda özgürce muhalif mitingler yapmak, 1 Mayıs’ı kutlamak 12 Eylül hukununun izlerinin ve yarattığı düzenin açıkça sürdüğü günümüzde, geleceği demokratikleştirmek için gerekli bir geçmişe hesaplaşma anlamına gelir. Aynı zamanda devrimciler nezdinde o tarihte yitirilen imkanı tekrar geri kazanmak, kaybedilen anı yeniden yaşamak anlamında Taksim’de yapılacak bir Mayıs’ın çok büyük bir önemi vardır. Bu nedenle 80 sonrası dönemde ilk yasal 1 mayıs Mitingi 1991 yılında Gaziosmanpaşa’da gerçekleştirilmesine katılımcıların neredeyse tamamı o yıldan sonra belirlenmiş miting alanlarına gitmesine rağmen 1989’dan başlayarak her yıl taksim’de küçük çaplı bir korsan gösteri yapılmış ve bu kişiler polisin saldıracağını ve gözaltına  alacağını bile bu alana gitmeye çalışmışlardır. Ve yine hemen her yıl yasal bir mayıs kutlamaları önce düzenleme komitesinden sınırlı sayıda yetkili kişinin kazancı yokuşu başındaki karanfilli anmasıyla başlar. Buna karşın ilk kez geçen, 1977’nin 30. Yılı vesilesiyle bir anlamda 12 Eylül Rejimi ve derin devletle hesaplaşmanın miladı olması açısından Taksim meydanı’nda miting yapma girişimi açık olarak ilan edilmiş bir korsan gösteri haline getirilmiştir.

1977 1 Mayıs’ının 30. yılını anmak adına Taksim meydanına Valilik izin vermediği halde neredeyse o bölgeye ve civar bölgelere ulaşabilen tüm eylemcilerin katılımıyla hemen hemen tüm istanbul’a yayılan dev bir korsan gösteriye dönüştürülen 2007 1 Mayıs’ının arkaplanında tüm bu saydığımız mekan ve kolektif hafıza ilişkisi yatar. 19 Ocak’ta Hrant Dink’in apaçık bir komplo yoluyla katledilmesinin ardından yapılan 8 km’lik dev cenaze yürüyüşü, takip eden tartışmalar, ve sonrasında dev katılımlı Cumhuriyet Mitingi gibi olaylar kamuya ait kentsel mekanlarda artık açıktan açığa yürüyen ama adı konuşmamış bir karşılıklı sembolik mücadelelere dönüştü 2007 yılında. Bu nedenle 1 mayıs 2007’yi sadece bu tarihin kendi anlamına içkin bir olay olarak da değerlendiremeyiz. Sonuçta eylemciler açısından hem mekana dair kolektif hafızayla ilgili hem de siyasal konjonktürün kamuya ait mekanlarda kitlesel protestoları giderek yaygınlaştırdığı bir dönemle ilgili bir gelişmeydi yaşanan. 


2007 yılında yapılacak 1 mayıs’ın bir tür rövanş gibi algılanması karşısında kentin kolluk güçlerinin tedirginliğe düşmesi ve kalesini simgesel olarak düşürmemesi için şiddet kullanması kendi mantığı açısından ilk bakışta anlaşılır olmakla beraber yine de valiliğin başvurduğu güvenlik önlemlerinin dozunu ve yaşanan şehir savaşını, faşist cunta benzeri uygulamayı anlamak için tüm bunlar yeterli görünmüyor. Nisan ayının ikinci yarısından itibaren düzenleme komitesinin çok geniş bir katılımla Taksim meydanı için yasal başvuruda bulunması, buna karşılık takip eden günler boyunca valiliğin Taksim’de 1 Mayıs’ın yapılmaması için hiçbir geçerli açıklama sunmayıp “yalnızca illegal grupların bugün provokatif eylemler için hazırlandıklarını”[10] ilan ederek kamuoyu yaratması çalışması Taksimi’in gerçekte neden sol bir eyleme kapalı olduğunu örtbas eden bir açıklamaydı. Zira, çeşitli zamanlarda güvenlik zaafiyeti de taşıyan bir takım etkinlikler ve eylemlere açık olan Taksim’in şehrin başka herhangi bir yerinde yapılmasına izin verilen sol etkinlikler için kapalı olması tam da mekanın kolektif hafızada tuttuğu yerin siyasal olarak çok güçlü bir anlamı olması ile ilgiliydi.



 

Polis’in yapısal dönüşümü ve polis müdahalesinin diğer boyutu 


İstanbul genelindeki sıkıyönetim uygulamaları ve İstanbul’un bir günlüğüne sıkı yönetim uygulamasına tabi tutulmasının ayrıntılarına baktığımızda, son derece katı bir dzi tedbir görüyoruz. Şehrin çeşitli bölgelerinden gelen katılımcıların şehir dışı bölgelerde durdurulması, kent genelinde çok geniş arama kontrol  noktaları oluşturulması, eyleme başlamak için oluşturulan toplanma alanı olan Beşiktaş ve Dolmabahçe’de ölçüsüz ve kontrolsüz bir şiddet kullanımı yoluyla insanların ağır şekilde yaralanması, ana akış noktalarında ulaşımın tümüyle engellenmesi yüzünden bütün kentin trafiğinin kilitlenmesi ve tüm İstanbul halkının yürüyerek işyerine gitmek zorunda kalması ya da gidememesi, polisin eylemle ilgili olsun olmasın birçok insana şiddet uygulaması ve sert davranması gibi bir çok vaka yaşanmıştır. Tüm bu uygulamaların ardında yalnızca 1 mayıs’ı engellemek isteyen bir antığın çok ötesinde polisin yetkilerini genişleten ve kamusal alanda siyaset yapmayı, hatta en hafif muhalefeti bile orantısız bir sertlik yoluyla bastırmayı öngören türden bir yapısal değişimin yattığı gözlemleniyor. 



Amerika ve İngiltere’de özellikle 1970lerdeki kent temelli sosyal hareketlere karşı polisin giderek neoliberal uygulamaların da etkisiyle militerleşmesi şeklinde bir değişim yaşanmış ve bu süreç bizatihi devletin propagandası yoluyla kenteki güvenlik eksikliğine yönelik vurgunun artmaasına bu yüzden de polisin şiddet araçlarına başvurmasının giderek daha fazla meşrulaşmasına sebep olmuştur. Polis tekilatlarında ordu ile işbirliği içinde geliştirilen birimler kentteki sosyal hareketlerin kontrol altında tutulması için uzmanlaşmıştır. Bu süreci hızlandıran en önemli gelişme ise 11 Eylül 2001 sonrasında güvenlik ihtiyacını ciddi bir ticari kazanç haline getiren neoliberal süreç ve bunun kent yaşamında demokratik hakları azaltan sonuçlarıdır. Polis teşkilatları kamu hizmeti veren kuruluşlar olmaktan cezalandırıcı bir kuruluş olmaya doğru dönüşüm geçirmektedir. Türkiye’deki polisin geçirdiği değişimde, bu iki ülkede yaşanan değişimleri takip ederek ve buralardan gerekli bilgi ve organizasyon modeli transferlerini yapıp teşkilat yapısında dönüşüme gidilmesi etkili olmuştur. Bunun sonucunda polisin İstanbul gibi büyük kentlerdeki sosyal hayat üzerindeki demokratik denetime tabi olmayan hakimiyeti artmıştır.[11] Bunun en belirgin göstergelerinden birisi de elektronik gözetim ve takip sistemlerinin 2005 yılından itibaren byük kentlerde hayata geçirilmesi olmuştur. Böylelikle polisin hem teşkilat yapısında ve yetkilerinde hem de teçhizatında yaşana değişiklik, günümüzde toplumsal olaylara yapılan müdahalelerin neredeyse askeri bir operasyon haline gelişine dair gözlemlerin doğrulandığını gösteriyor.[12]



Sonuç: 


2007’de 1 Mayıs’ı Taksim’de gerçekleştimek isteyen düzenleme komitesi ve diğer destekleyen siyasi partiler, Türkiye’deki en geniş kapsamlı toplumsal muhalefeti temsil eden çeşitli sivil toplum örgütleri, işçi sendikaları ve siyasal partiler gibi meşru politik yapılardı. Her ne kadar talepleri yasal olarak karşılanmamış olsa da hareket tarzları bakımından mitinge yönelik organizasyon ve hazırlıkları herhangi bir yasal miting kadar düzenli ve barışçıl bir eylem düzenleneceği yargısını doğuruyordu. Bu konuda ertesi günlerde yapılan tüm basın açıklamaları ve kınamalar da aynı vurguyu yapmaktaydı. 



Talep edilen mekanın tarihsel hafızası, bugün Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çaba sarfedenlerin geçmişle hesaplaşma amaçları ile uyumlu olduğundan ötürü 2007 1 Mayıs’ını taksimde gerçekleştirmek isteyenlerin aslında kamusal alanın demokratikleşmesine yönelik bir siyasal baskı oluşturmak üzere bir tür sivil itaatsizlik eylemi yaptıkları da düşünülebilir. Çünkü aslında 1 Mayıs kutlaması yasak değildir. 1 mayıs’ın belirlenmiş alanın dışında kutlanmak istenmesidir asıl mesele. Taksim’de bu mitingi gerçekleştirmek isteyenler bu anlamda bir sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirmiş ve bu eylemi Beşiktaş, Dolmabahçe, Tophane, Tarlabaşı, Gümüşsuyu, İstiklal Caddesi gibi çok geniş bir alana yaymışlardır. Bütün engellemelere rağmen şehrin çko geniş bir sahasına yayılan eylemle, gösteriler ve çatışmaların yanı sıra kent sakinlerinin yaşadıkları ulaşım sıkıntısına ögsterdikleri tepki, günlerce konuşulan bir yönetim skandalı olarak hafızalarda yer etti ve yaratılmak istenen kriminalleştirme etkisinden çok daha fazla etkili oldu. Öte yandan eylemcilerin bir kısmının bile olsa polis kontrolünde Taksim Meydanı’na ulaşıp orada 1977’de ölenleri anmaları, genelde tüm engellemelere rağmen amaca ulaşıldığı duygusunu yaydı.[13]
 

Bu olayın değerlendirilmesinin sonucunda, kent mekanının farklı sosyal sınıflar ve politik bakış açıları için faklı anlamlandırma çerçevelerinden yorumlandığını görüyoruz. Kentin kamuya ait açık mekanlarında nümayiş, protest ve miting gibi simgesel ve iletişimsel amaçlar da içeren etkinlikler yoluyla gerçekleştirilmek istenilen siyasal eylemlerin o mekanların gündelik işlevsel algılanışından bambaşka anlamlandırma çerçeveleriyle yorumlandığını söyleyebiliriz. Taksim örneğinde, mekana yönelik siyasal mücadelenin o mekanın doğrudan temellük edilmesi veya kontrolünün ele geçirilmesi mücadelesinden olmayıp o mekanının anlamının kolektif hafızadaki konumunu değiştirmek ve bunun sonucunda iktidar ile ilişkilerde bir simgesel kazanım elde etme mücadelesi olduğu açık hale geliyor. Bu simgesel mücadelenin eninde sonunda gerçekten de kamusal alanda ezilen sınıfların taleplerinin karşılanmasını ve sosyal adaleti sağlayacak bir demokratikleşme adına yürütülen ve gerektiğinde yanına geçmişin hayaletlerini de alan bir mücadele: “1 Mayıs 1977 anlatılarının merkezinde ‘devrimin hayaleti’ gezinmektedir. “Hem var hem yok” olan imkanın, bir zamanlar sahip olunup yitirilen imkanın hayaletidir gezinen. Daha ölmemiş, kurban gittiği adaletsizliğin öcünü almak iin etrafta dolaşmakta, silinip gitmeye direnmektedir. ... .. Evin yeni sahinin korkusuysa, hayaletin canlanıvermesidir.”[14]Ancak verilen mücadele, daha şimdiden, yalnızca geçmişin unutulmaya direnen adaletsizliğinin değil şu anda o adaletsizliğin tekrar etmemesi için gerçekleştirilen direnişin de hikayesi haline gelmeye başlamıştır. 2 Mayıs 2007’den itibaren çok çeşitli sol yayınlarda okuduğumuz anlatıların geçmişin belleği ile şimdinin deneyimlerinden harmanlayarak gerçekleştirdikleri yorumlar öykünün unsurlarının artık yenilenmeye başladığını söylüyor bize.[15] Mekanın simgesel anlamı, o mekanı ilk ve yeniden kolektif olarak deneyimleyenlerce dönüştürülmeye başlanmıştır artık.




Kaynaklar: 


Yazılar:

Osman Akınhay – “Her Cadde ve Sokak 1 Mayıs Alanı: Eğrisi Doğrusuna Geldi”, Express sayı 72, Mayıs 2007, s.: 12.

Süleyman Çelebi, “Bu bir Zincir Kırılmasıdır”, Express sayı 72, Mayıs 2007, s.: 14-15.  

Meral Jefroudi – “1 Mayıs 1977:  Hafıza Adalet ve Devrimin Hayaleti”, Mesele, sayı 5, Mayıs 2007, .

Biriz Berksoy, “1980 Sonrası Batı’da ve Türkiye’de Polis Teşkilatları”, Toplum ve Bilim, Sayı 109, 2007.



Gazeteler:



Evrensel

Birgün

Radikal



İnternet Siteleri:









[1] DİSK • KESK • TMMOB • TTB, siyasal partiler, meslek odaları, meslek birlikleri, siyasi dergiler, demokratik kitle örgütleri ve platformların, Taksim Gezi Parkı’nda 1 Mayıs 2007 kutlamalarına ilişkin yaptıkları ortak basın açıklaması için bkz.  http://www.1mayis.com/
[2] Örneğin Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması üzerine yürütülen tartışmalarda söz alan bir mimarın meydanın karakterine dair sözleri çok tipik bir bakış açısını yansıtıyor: “Taksim Meydanı’nın Anlamı: Taksim Meydanı, Cumhuriyet ile özdeşleşmiştir. Meydanın ortasındaki anıt, dört cephesindeki figürleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve hedeflerini belirler. Bu anıtın, neden “Tarihi Yarımada” içinde yer almadığının anlamı düşünülmeğe değer. Çünkü bölge laik bir ortamdadır. Taksim’de ve İstiklal Caddesi üzerinde aydın ve çağdaş bir çevre gelişmiştir. Kutlamalar ve gösteriler hep burada olur.” Kaynak. “Mimarlardan Mimarlar Odası’na Mektup”, A. Halûk Sezgin, http://www.mimarist.org/mmektup/index.cfm?sayi=55&RecID=1401, 28 Mart 2007.
[3] Bir mayıslar hakkında dünya ve türkiye genelinde tarihi bilgiler için çok çeşitli kaynaklara bakılabilir: Bunlardan en kolay ulaşılabilecek birkaç tanesi: “1 Mayıs'ın Tarihçesi”  http://www.1mayis.com/tarih.htm
Nazım Yıldırım, “Tek Bir Ordu, Tek Bir Bayrak, Tek Bir Hedef”, 26 Nisan 2004, Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum, weblink: http://www.marksist.com/nazim_yildirim/tek_bir_ordu_tek_bir_bayrak_tek_bir_hedef.htm
 1 Mayıs'ın Doğuşu- Tek Bir Amaç İçin, Tek Bir Ordu Gibi”, 05 Nisan 2005, Sendika.org,  weblink: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=2167
[4]Türkiye’de 1 Mayıs’lar…”, 30 Nisan 2007, Pazartesi, Sol Günlük Siyasi Gazete, http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=10374, Türkiye'de 1 Mayıs'lar, http://www.1mayis.com/turkiye.htm
[5] 1 Mayıs 1977 Katliamı, Sosyalist Barikat 12. Sayı (Nisan 2003)http://www.barikat-lar.de/tarih/77.htm,
[6] Türkiye’deki sol hareketin 1960lardan 1980 askeri darbesine kadar olan dönemindeki gelişmelerin ayıntılı bir tarihi için bkz: Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu (1960-1980), Versus Yayınları, 2007.
[7] Konuyla ilgili belgesel araştırmalardan ikisi için bkz. Nail Güreli, 1 Mayıs 1977 – Türkiye Devrimcilerinin iki Mayıs Belgeseli, Ozan Yayıncılık 2006 ve Barış Yetkin, Kırılma Noktası - 1 Mayıs 1977 Olayı, Otopsi Yayınları, 2005.
[8] Meral Jefroudi – “1 Mayıs 1977:  Hafıza Adalet ve Devrimin Hayaleti”, Mesele, sayı 5, Mayıs 2007, s.: 32.
[9] “1 Mayıs 1977’de Taksim’de olmayanlar, hatta o tarihte daha doğmamış olanlar dahi ‘hatırlar’ 1 Mayıs 1977’yi. 
[10] 1 mayıs’ta yapılacak uygulamalarla ilgili 30 Nisan 2007 tarihli Valilik açıklaması için o günün  tüm yayın organlarına bakılabilir.

[11] Biriz Berksoy, “1980 Sonrası Batı’da ve Türkiye’de Polis Teşkilatları”, Toplum ve Bilim, Sayı 109, 2007.
[12] Konuyla ilgili Çağdaş hukukçular derneğinin yaptığı “Asker ve polisin uyumlu saldırısı” başlıklı basın açıklmasına bakılabilir. Kaynak sol günlük gazetesi, 2 Mayıs 2007, weblink  http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=10448
[13] Handan Koç, “Günlerin bugün getirdiği”, Express sayı 72, s.: 2, Osman Akınhay, “Her Cadde ve Sokak 1 Mayıs Alanı: Eğrisi Doğrusuna Geldi”, Express sayı 72, s. 12, ve Süleyman Çelebi, “Bu bir Zincir Kırılmasıdır”, Express sayı 72, Mayıs 2007, s.: 14-15.  Ayrıca düzenleme komitesi yöneticilerinin “Artık Taksim 1 Mayıs alanı olmuştur” başlıklı 2 Mayıs Tarihli bildirisine bakılabilir, weblink: http://www.hkmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2914


[14] Jefroudi, agy, s.: 35.
[15] Örneğin Bianetteki çeşitli yorumlar bu yönde bir bakış açısını destekliyor. http://www.bianet.org/arsiv/gecmis?rcat_id=71

1 Temmuz 2007 Pazar

Dünden bugüne anarşizme dair kitap yayıncılığı


Anarşist kitap yayınının genel seyri
Türkiye’de, modern siyasal düşüncenin başlıca akımlarından biri olan anarşizme dair kitap yayıncılığının yakın zamana dek neden yetersiz bir seyir izlediğini anlamaya çalışmak yalnızca anarşistlere değil tüm radikal sola dikkate değer veriler sunabilir.[1] Modern anlamda devlet, otorite, hiyerarşi ve tahakküm karşıtı teorilerin iki yüz yılı bulan bir tarihi var. Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika, Asya’nın Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkeleri içeren büyük bir kısmı ve Japonya ile Avustralya’da anarşizmin adı konmuş bir hareket olarak yayılmasının ve örgütlenmesinin tarihi ise 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarından itibaren tüm bu coğrafyalarda takip edilebiliyor. Modernleşme sürecine yaklaşık iki yüzyıldır girmiş ve bugün modern (ve artık postmodern)  kapitalist dünyanın bir parçası haline gelmiş olan Türkiye’de ise geçmişten bugüne bütün modern siyasal düşünceler siyasi ve kültürel iklimimizi beslerken devlet ve otorite karşıtı düşüncelere karşı etkileri tamamen ortadan kalmamış bir direnç var olmuştur. Anarşist yayınların yetersizliği bunun bir göstergesi olduğu kadar sebebidir de.
Bugün anarşizmin yayıldığı ülkelerden örneğin Japonya, Arjantin, Avustralya, Çin, İrlanda gibi yerlerde ülkemizdekine kıyasla oldukça erken dönemlerden başlayarak çok sayıda kaynakla karşılaşırız.[2] Buna karşın Türkiye’de anarşist bir hareketi boş verin, merak edecek olan okurları bilgilendirici bir yayıncılık bile o kadar geç gelişmiştir ki bu tuhaf olguyu yorumsuz geçmek pek mümkün değil. Kitap ve dergi yayıncılığı dünyanın her yerinde anarşist hareketlerin başlamasını mümkün kılmıştır. Türkiye’de ise anarşizme meyli ya da sempatisi olan bir iki figürün ya da konuya dair kitaplar basan bir iki yayıncının dışında kalıcı bir faaliyet ancak 1980’li yıllarda olmuştur. Belki de devlete karşı koyacak bir anti-otoriter muhalif hareketin ve kültürün uzun zaman gelişmemesinin nedeni, birkaç istisna haricinde devletçi düşünce biçiminin dışında duran bir sol yayıncılık anlayışının uzun zaman gelişmemesinde ve özgürlükçü fikirlerin dolaşıma sokulmamasında aranmalı.
I. Enternasyonal’le başlayıp İspanyol anarşistlerinin 1939’daki trajik yenilgilerine kadar süren birinci anarşist dalganın modern tarihteki en örgütlü anarşizm dönemi olduğu söylenebilir. Bu dönemde, özellikle gayri-Müslim tebaaya mensup bazı Osmanlı sosyalistleri arasında, anarşist ve anarşist esinli federalist fikirlere dair küçük çaplı da olsa bir ilgi olduğunu gösteren çalışmalar mevcut.[3] Anarşizmin ana kaynaklarına yeterince inmeyen ve bugünden bakılınca oldukça liberal-bireyci sayılabilecek bir versiyonuna dair kişisel yorumunu geliştirmiş olan materyalist felsefeci Baha Tevfik ya da gençliğinde anarşizme bir sempatisi olsa da daha sonra milliyetçilikte karar kılmış Jön Türk entelektüeli Dr. Abdullah Cevdet gibi tali örnekler de var. Buna karşın anarşizmin olası meraklılarına kaynak olabilecek bir anarşist kitap yayıncılığına ancak dünyada anarşizmin birinci büyük dalgası sona ermek üzereyken, bilebildiğimiz kadarıyla 1935’te rastlıyoruz. Şu iki klasik, modern Türkiye’de yayınlanan ilk anarşist kitaplar olmalı: 1935 yılında Haydar Rifat Bey çevirisiyle basılan Kropotkin’in Anarşizm’i ile Ahmet Ağaoğlu çevirisiyle basılan Etika’sı.
Bunlardan sonra 1967 yılına dek bildiğimiz kadarıyla başka kayda değer yayın yok. Şu tür sebepler akla geliyor: Bu yıllarda II. Meşrutiyet’e giden dönemdeki canlı siyasal tartışma atmosferinin yerini Cumhuriyet’in ağır otoriter havası almıştı. Her türlü sol-sosyalist faaliyet yasaklanmış ve yeraltına itilmiş, kovuşturmaya uğramıştı. II. Dünya savaşı yıllarının faşizm çığırtkanı atmosferi Türkiye’de propaganda ortamı bulmuş, bunun ardından soğuk savaşın etkisi altındaki bu dönemde liberal muhalifleri de içine alan sürekli bir baskı ortamı yaratılmıştı. Türkiyeli sosyalistler ise ya Sovyetler Birliği’nin yörüngesindeydiler ya da genellikle yalnızca üçüncü dünyacı anti-emperyalist mücadelelerin gerçekleştiği coğrafyalara bakıyor, bu yüzden Marksist teorideki alternatif gelişmeleri takip etmiyor veya bilmiyorlardı. Anarşist/anti-otoriter geleneğe ilgi duyulmasıysa ancak bu ortodoksluğun çatırdamaya başlamasının ardından gerçekleşecekti.
1960’larda dünya genelinde sol radikalizmin yükseldiği, Türkiye’de ise 1960 askeri darbesini müteakip solun önünü açan 1961 anayasası sonrası dönemde anarşizme dair birkaç kitabın basıldığını görmeye başlıyoruz. Cılız, başlangıç düzeyinde bir ilgiydi bu elbette. Örgütlü bir hareket ya da bir dergi mirası bırakmamıştı geriye. 1966’da 1, 67’de 2, 69’da 4 kitapla en azından Proudhon, Bakunin ve Kropotkin’in sesi Türkiye’de de duyulur olmuştu. Tabii bilemediğimiz nokta, bu kitapları basan yayıncıların aklından nelerin geçtiği, okuyanların aralarında anarşizme yönelenlerin olup olmadığı, radikal karşı kültürün bu topraklarda bulunan o zamanki temsilcileri arasında anarşizme dair bir ilginin olup olmadığı… 1970’lerde radikal solun çizgisi silahlı mücadeleye yönelen devrimci hareketlerce belirlenecekti. 1960’larda batıda Yeni Sol’un gündeme soktuğu birçok meseleye (hiyerarşik olmayan örgütlenme, ekoloji, cinsiyet sorunu, ilerlemenin ve modernliğin eleştirisi vb) ilgi göstermek yerine anti-emperyalizm ana teması etrafında şekillenen bir kalkınmacı sosyalizm anlayışı gündeme taşınmaya çalışıldı. Bu yüzden o dönemin sol yayıncılığında özellikle 3. dünya ülkelerinin devrimci mücadele deneyimleri ve örgütlenme sorunlarına dair yayınlarda çok büyük bir ağırlık olması gayet doğaldı. Anarşizme dair birkaç klasiğin basılması, muhtemelen, ana hatlarıyla Yeni Sol’un ne olduğuna dair geçerken duyulan bir merakla ilişkiliydi. Keza aynı yıllarda, Yeni Sol’un önde gelen düşünürlerinden birisi olan Herbert Marcuse’nin Aşk ve Uygarlık, Sovyet Marksizmi, Tek Boyutlu İnsan, Mantık ve İhtilal gibi en temel eserlerinin basıldığını yine de Batı’daki gibi bir siyasi ve kültürel etkisinin gerçekleşmediğini bir kenara kaydetmeli. Örneğin 1976’da anarşizmi çeşitli yönleriyle anlatan Roderick Kedward’ın Anarşistler: Bir Dönemi Sarsanlar kitabı anarşizmi sempati beslemeyi hiç de mümkün kılmayan, onu şiddet ve terörizmle özdeşleştiren giriş kitaplarındandı. 1979’da, Henri Arvon’un bugüne dek birkaç kez basılmış olan Anarşizm adlı ufak hacimli giriş kitabı da konuya mesafeli taraf olmayan giriş kitaplarındandır. Böylece 68 hareketinden sonra Batı’da yükselen ikinci anarşist dalga da birincisi gibi ilgisizliğe maruz kaldı; Türkiyeli sosyalistlerin, devrimcilerin özgürlükçü/komünist düşüncenin bu damarından beslenme ihtimali gelecek kuşaklara devredildi.
Anarşizme dair kitap yayınının bu düşünceye gönül verenlerce ciddiye alınarak yapılması asıl olarak 1985 yılında başladı. Sokak yayınlarından çıkan Ida Mett’in Kronstad 1921 adlı kitabı, sosyalist sola bir şeyler anlatmaya çalışmak için basılmış gibidir. Neden anarşizme dair genel bir kitap ya da klasiklerden birisi değil de Kronstad? Bu ülkenin sosyalistlerine, geçmişten gelip bugüne kadar yakalarını bırakmayacak sosyalist tarihteki temel bir tartışmayı aktarmak, merkeziyetçi ve otoriter örgütlenme anlayışının bedellerinin ne olabileceğini somut bir örnekle tartışmak ister gibi görünüyor. 1985 aynı zamanda ABD ile SSCB arasındaki silahsızlanma anlaşmasının imzalandığı yıldı. Bu, kapitalist ve sosyalist rejimler arasındaki ilk antlaşma olmasa da Ekim Devrimi’nin ölümünün en güçlü teyidiydi. Glasnost ve Perestroyka sözcükler dolaşıma girmiş ve sosyalist sistem tümüyle çözüleceğinin en büyük işaretini vermişti. Sadece bu da değil: Ülkenin devrimcileri tarihlerinde yaşadıkları en ağır askeri cunta döneminin ardından ya yok edilmişler ya cezaevlerine kapatılmışlar, kimileri de göç yollarını tutmuşlardı. Bu seferki yenilgi duygusu öncekilerden farklıydı. “Yenildik ama bir daha başlayalım” demenin eskisi kadar kolay olmadığı günler başladı. Revizyonizm diye anılsa da halkın gözünde sosyalizmin bir temsilini oluşturan Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve askeri darbe sonrasında oluşturulan yeni liberal siyasi ortam, aynı dünya tablosunun birbirine bağlı iki veçhesinden başka bir şey değildi. Artık sola dair her şeyi sorgulamanın yakıcılığıyla bu tarihten itibaren, sosyalizmi, Marksizmi tartışmaya açan pek çok kitap yayınlanmaya başladı. Ne var ki anarşist içerikli bir sonraki kitap ancak 1990 yılında geldi. Anarko-sendikalist bir yazarın, Maurice Brinton’un Bolşevikler ve İşçi Denetimi - 1917'den 1921'e Devlet ve Karşı Devrim (Ayrıntı yayınları) adlı kitabının 1990’da basılması dikkate değer. Berlin Duvarı’nın tüm ezberlerin üstüne yıkılmasını müteakip kimi sosyalistler, anarşist gözle yapılmış bu Sovyet devrimi yorumu sayesinde, geçmişin hatalarını tekrarlamamak için öyküyü bir de onların ağzından dinlemeli diye düşünmüş olmalılar.
Bu travmatik ortam büyük olasılıkla, sol ortodoksluğun bağrında, anarşizmin de hayat bulmasına yol açacak kadar köklü bir yarılma yaratmış olmalı. Birçoğu eski soldan koparak anarşist olan bireylerle başlayan ilk anarşist dergiler de bu yıllarda faaliyete geçti. 1986–87 arası Kara ile başlayan anarşist dergi yayıncılığı 1988–89 arası Efendisiz, 1991–94 arası Amargi, 1992–99 arası Ateş Hırsızı ve 1994–97 arası Apolitika ile devam ederek artık kesintisiz bir hal alırken, anarşizme dair kitapların okurları da yalnızca merak edenlerle sınırlı kalmayıp anarşizmi benimseyenler haline geldi. 1991’den sonra kitap listesine baktığımızda her yıl artarak yeni kitapların çıktığını görüyoruz. O yıllarda kurulmuş ilk anarşist yayınevi olan Birey yayınları ve yanı sıra Ayrıntı, Kavram, Metis, Altıkırkbeş gibi yayınevleri dönemin ve yapılan yeni yayınların etkisiyle artık çoğalmakta olan anarşist okurun susuzluğunu gideren kitaplarla yayınlarını çeşitlendirdiler. 1991’de 4, 1992’de 8, 1993’te 1, 1994’te 4 kitap yayınlandı. Ve bu esnada Türkiye’de bir ilk gerçekleşti: Türkiye’nin ilk kalıcı anarşist yayınevi olan Kaos kuruldu. Özellikle 1996 Kaos’un katkısıyla 8 kitapla bir sıçrama yılı oldu. Aynı zamanda anarşistlerin 1 Mayıs’ta eylem alanlarında da dikkat çekici şekilde görünürleşmeye başladığı yıldı. 1997’de 9, 1998’de 12 kitap geldi. Bunların paralelinde yeni dergiler ve sayamayacağımız kadar fanzin, hemen ardından da anarşist yayıncılığın önemli bir mevzisi olarak hizmet veren internet siteleri ile yayın faaliyeti iyice çeşitlendi. [4] Bu yıllarda kurucu düşünürlerin yanı sıra artık oldukça çağdaş metinler de dolaşıma girmeye başladı. Sadece devleti ve otoriteyi reddeden bir sol düşünce olarak değil, her türlü anarşist akım ve yorum düşünce dünyamıza katılmaya devam etti. Feminizm, ekoloji, sanayi ve teknoloji, savaş karşıtlığı, militarizm ve zorunlu askerlik, eğitim, sanat, karşı kültür, bilim felsefesi, antropoloji, postmodernizm gibi konularda anarşist bakış açılarını ortaya koyan pek çok kitap yayınlandı. Uygarlık karşıtı anarşizm, postyapısalcı anarşizm gibi görece yeni yaklaşımlar 2000 yılının kitaplarıyla birlikte belirginleşti.
Türkiye’de anarşizmin kalıcı bir şekilde maya tutması ve yayıncılıkta bir süreklilik kazanması anarşizmin dünyada bir kez daha yükselişe geçtiği 3. dalga ile gerçekleşti.
Ancak 2002’den sonra anarşizme dair kitap yayınlamaya yönelik ilgi bir süreliğine azaldı. Oysa bu esnada, gruplaşmalar, örgütlenme girişimleri, ayrışmalar, farklı yönelimlere çevresinde saflaşmalar iyice belirginleşti. Yeni dergiler ve internet siteleri ortaya çıkmaya devam etti, çeşitli mekân kurma denemeleri (anarşistlerin müdavimi olduğu veya işlettiği kültürevi, kafe, bar) oldu. Aynı zamanda bu dönemde anarşizme dair kendi özgün düşüncelerini ortaya koyan kitaplarıyla Gün Zileli, Işık Ergüden, Süreyyya Evren, Rahmi Öğdül, Yaşar Çabuklu, Halil Turhanlı, İnan Keser, Tarık Aygün gibi buralı özgürlükçü yazarlar gün yüzüne çıktı.
1999–2000’de anarşist kitap yayınında neden bu kadar artış olduğunu anlamak mümkün: o sırada dünyanın birçok coğrafyasında anti-otoriter örgütlenmeler ve buna paralel fikirler büyük ilgi görüyor ve radikal solla ilgilenen herkes bundan bahsediyordu. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin çöküşü dünyada 90’lardan beri devam anarşizme yönelik ilginin baş sebeplerinden biriydi. Türkiye’de biraz gecikmeli de olsa Seattle 99’un yankıları ortodoks olmayan radikal sol çevrelerde de tartışılmaya, anlaşılmaya, uzaktan ve ihtiyatlı da olsa izlenmeye başlandı. Anti-kapitalist hareket ve aktivizm üzerine kitaplara doğru bir ilgi oldu.
Ancak 2002–2004 arasında yeni fikirler ortaya koyan anarşist kitaplar dünyada sürekli yükselen bir artış gösterirken Türkiye’de 1990’ların son beş yılındaki hızlı tempoya kıyasla oldukça geriledi. Bu düşüşün sebebine dair sanırım şöyle bir yorum yapılabilir: Seattle 99’da parlayan heyecan verici antikapitalist hareketin nasıl gideceğine dair tahmin yapmak artık zorlaşmıştı. Dünya Sosyal Forumu’nun anti-kapitalist aktivistlere kıyasla reformist bir konumda seyretmeleri de hareketin geleceğini belirsiz kılmaya başlamış, radikal solcuların ilgisini dağıtmıştı. Geleneksel sol alışkanlıklardan bir türlü kurtulamamak, anarşist/anti otoriter örgütlenme karşısındaki ön yargılar ve özellikle batıdaki anarşistlere yönelik kültürcü önyargılar[5] yüzünden küresel direniş hareketiyle buluşan bir yerel örgütlü süreç yaratılamadı. Temmuz 2001’de Cenova’daki G8 karşıtı eylemde Carlo Giuliani’nin öldürülmesi ise bu hareketin Batı dünyasında pek de hoş karşılanmadığının ve sindirilmesi gerektiğinin bir işareti oldu. Hemen ardından 11 Eylül 2001 saldırısı, terörizme karşı savaş adı altında antikapitalist hareketin gidişatını da etkileyen polisiye önlemler dizisine yol açtı. Tüm bunlar yüzünden artık liberter hareketlerin kapitalist dünyayı nasıl alt edeceği meselesinin yerini ABD yönetiminin emperyal politikalarının izlenmesi aldı. Bu yüzden de sol yayıncılar enerjilerinin önemli bir kısmı bu gibi konulara yatırdı. Bu sırada Arjantin İsyanı’nın patlak vermesi, Venezuela’da Chavez’e karşı gerçekleştirilen darbe girişimine halkın başkanlarını savunarak yanıt vermesi gibi olaylar sol gözleri Güney Amerika’daki yeni Bolivarcı sosyalizme çevirdi. Artık anarşizm, Zapatizm, otonomizm, radikal ekoloji ve anti-kapitalizmden ziyade, Amerikan yönetiminin politikalarına kafa tutan bu ülkelerde yaşanan dönüşüm süreci daha ilgi çekici görünmeye başladı. Tabii ki bunun yanı sıra yayıncıların Ortadoğu’daki çatışmaların, savaşların ve direnişlerin nabzını takip etme yönündeki istekleri haklı görülmeli. Tüm bunların yanı sıra Türkiye’de dış politikada yaşanan gerilimler ise sosyalist solun giderek içinden çıkılmaz bir milliyetçileşme sürecine girmesine sebep oldu. Bu dönemde küreselleşmenin eleştirilmesi demek milli devletlerin korunmasına yönelik bir politikanın savunuculuğu anlamına gelmeye başladı. Bunlar da dünya vatandaşlığını, sınırların kaldırılmasını, göçmenlik haklarını savunan bir hareketin Türkiye’de pek fazla alıcı bulmamasına sebep oldu.
Bu yıllarda anarşist dergiler yönünde çeşitlilik ve süreklilik artsa da (bu durum anarşistlerin eskisine göre daha istikrarlı olabildiklerini gösteriyor) kitap yayıncılığı alanının zayıf kalması birkaç nedene bağlanabilir; önce çuvaldızı kendimize batıralım: Türkiyeli anarşistler olarak toplumsal, siyasal, sanatsal ve güncel konularda klasik anarşizme içrek basmakalıp ezberlerin dışına çıkmak ve kamusal alanda söz almak yönündeki isteksizliğimiz, entelektüel üretim yapma konusunda burun kıvırmamız yayıncılığın anarşistler tarafından yeterince beslenmemesinin başlıca nedenlerinden biri olsa gerek. Zira çok fazla entelektüel emek gerektiren bu tür faaliyetlere anarşistlerin çoğunluğu hâlâ yeterince iltifat etmemektedir. İğneyi de dostlara batıralım: anarşist olmayan diğer görüşlerdeki insanlar anarşizmi hâlâ(!) güncel boyutuyla yeterince bilmedikleri veya bilmezden gelmeye çalıştıkları için gündem dışı tutmaları, üzerine dikkate değer yorumda bulunamamaları ve bu konularda neredeyse hiç çalışma yapmamaları bunu tamamlayan başka bir neden. Anarşizm dünyanın birçok ülkesinde hatırı sayılır ölçüde akademik literatüre girmesine karşılık Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar akademik çalışma yapılması, birkaç çağdaş özgürlükçü akademisyen haricinde, siyasal düşünce tarihinin temel metinleri arasında derslerde işlenmesinden çekinilmesi de bir başka neden olabilir.
Tam da bu dönemde anarşistlerin, sol/liberter Marksistlerin veya anti-kapitalist radikallerin, gündemi işgal eden konulardan uzaklaşmaksızın hali hazırda dünyada devam eden anarşist oluşumları, özgürlükçü düşüncedeki güncel tartışmaları takip etme ve buradan o tartışmalara katkıda bulunma yönünde gösterecekleri ısrar, anarşizmin bugünün radikal soluna ne vereceğine sarih bir cevap bulmak ve bunu örgütlemek isteyenler için önemli bir çıkış yolu olur. Ola ki bu doğrultuda çeşitli çabalar gösterilir, bunlar anarşistler arası tartışmalara yansıtılır ve bu tartışmalar kamusal alıcı bulacak platformlara taşınırsa, muhtemelen anarşist kitap yayınına yönelik okur talebi ve yayıncı ilgisi ve buna paralel olarak da anarşizm okuru artacaktır.

Son günlerin anarşist kitapları
Gelelim anarşizme yönelik kitap yayıncılığının son bir iki yılda ne aşamaya ulaştığına: biz kaynakçayı yayınladıktan sonra 2005’e kadar buna eklenen son yeni kitap Martin Duberman’ın anarşizmin tarihinde önemli bir yeri olan trajik Haymarket olayını konu edinen 1 Mayıs’ın RomanıHaymarket (Agora yayınları) adlı romanıydı.
2006 yılına doğru yayın ortamı yeniden anarşist/liberter düşünüşe dair kitaplarla şenlendi: Önce 2005 sonunda BGST yayınlarından anarşizme dair tartışmalar da içeren Foucault/Chomsky imzalı İnsan Doğası - İktidara Karşı Adalet çıkageldi. 2006’da Kaos yayınlarından anarşistler arasında bir kült kitap olan Fredy Perlman’ın uygarlığın ataerkil/tahakkümcü tarihinin eleştirisinin yapıldığı Against His-Story Against Leviathan adlı kitabı Er-Tarih’e Karşı Leviathan’a Karşı adıyla yayınlandı. Aynı sıralarda sahneye yeni çıkan bir yayınevi olan Versus, geçtiğimiz yıl ölen anarşist tarihçi Paul Avrich’in Kronstad 1921 adlı kapsamlı tarihsel incelemesini yayınladı. Agora Yayınları, Bakunin'in Devlet ve Anarşi kitabının ikinci baskısı yanında Martin Duberman’ın yazdığı Emma Goldman’ı anlatan tiyatro oyunu Toprak Ana ve Emma Goldman’ın Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir ismiyle anarko-feminist yazılarını basarken, Saul Newman’ın postanarşizm teorisini temellendiren Bakunin’den Lacan’a – Anti-Otoriteryanizm ve İktidarın Alt-üst oluşu (Ayrıntı yayınları), liberter bir perspektifle anti-kapitalist hareketi anlatan Simon Tormey’in Yeni Başlayanlar İçin Anti-Kapitalizm (Everest yayınları), Fransız aktivist çiftçi José Bové ile Gilles Luneau’nun ortak imzasını taşıyan Sivil İtaatsizliğe Çağrı (İletişim yayınları) gibi yeni kitaplar yayınlandı. Bunların yanında edebiyatta anarşizmin izini sürebileceğimiz başka eserler yayınlandı: Fernando Pessoa’dan Anarşist Banker (Can yayınları), Joseph Conrad’ın komplocu anarşist stereotipinin klasikleşmiş eseri Gizli Ajan (İmge yayınları), Philippe Videlier’den Bakunin'in Bahçesi (Telos yayınları) ve Ocak 2007’de de Gilbert Keith Chesterton’ın dünyayı yok etmek isteyen anarşistlere dair metafizik romanı Bay Perşembe’nin yeni basımı (Merkez Kitapçılık) yayınlandı. Versus 2007 Şubat’ında iki kitapla daha anti-otoriter düşünceyi alanını besledi. Anarşistleri yakından ilgilendirecek, romantizmin moderniteye karşı barındırdığı özgürlükçü potansiyelleri tartışan Michael Löwy ve Robert Sayre ortak imzalı İsyan ve Melankoli – Moderniteye karşı Romantizm ve Tarık Aygün’ün yazdığı, Gandhi ile Martin Luther King’in sivil itaatsizlik ve doğrudan eylem anlayışlarının anarşist bir bakış açısıyla anlatıldığı Efendiliğin Reddi - Sivil İtaatsizlik ve Doğrudan Eylem. Mart 2007’de kitapçı vitrinlerinde başka yeni basımlarla da karşılaştık: Henri Arvon’un Anarşizm (İletişim) ve Öteki yayınlarından, 1999–2000 döneminde çıkmış olan George Crowder, Klasik Anarşizm, Kropotkin’in Ekmeğin Fethi’nin yeni basımlarıyla iki yeni Kropotkin çevirisi: Etik ve Karşılıklı Yardımlaşma. Kropotkin’in tüm hayatını vakfettiği etik bir anarşizm oluşturma projesinin en önemli ürünü olan Etik, Sinan Altıparmak tarafından gerçekleştirilen, ilk kez günümüz okuru açısından okunaklı bir çeviriyle ve eksiksiz olarak basılması okurları bekleyen en son sürpriz. 
Bu tekrar basımı yapılan kitaplar anarşistlerin ve anarşizme ilgi duyanların çoğaldığını ve yeni kuşak içinde de bu öğretiyi merak edenlerin boy gösterdiğini düşünmemize yol açıyor. Bu esnada anarşist okuru şaşırtacak farklı bir kitap daha raflarda yerini aldı: Anarşist Felsefe İmkânsızı İstemek, daha ziyade İslami çizgideki kitaplarıyla tanıdığımız Birey yayınları tarafından basıldı. Kitapta ismi hazırlayan olarak geçen Orhan Düz daha önce de Tolstoy ve Dostoyevski üzerine kitaplar hazırlamış. Bu kitap bir anarşist tarafından yazılmasa da anarşizmi sağcı bir bakış açısıyla yerlerde süründürmek için yazılmamış olan başvuru kitaplarından. Günümüz anarşizminin ne menem bir şey olduğunu merak eden okura kolaylıkla anlaşılmasını sağlayan bir ansiklopedi düzeni içinde hazırlanmış ve adı anarşizmle birlikte anılan üç çağdaş isme söyleşileriyle yer verilmiş: Noam Chomsky, John Zerzan, Todd May. Anarşistler için pek yeni bir şey söylemese de pedagojik niteliğiyle diğer meraklılara tatminkâr bir bilgi sunabilir.
Ancak tüm bunlar arasında anarşistler ve konu hakkında kapsamlı bir yayın okumak isteyecekler için Mayıs ayında çok değerli yeni bir çalışma daha çıktı: Robert Graham tarafından 2005 yılında hazırlanmış olan Anarşizm: Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Tarihi / Cilt I: Anarşiden Anarşizme (MÖ 300–1939) (Versus Yayınları). Uzun zamandana beri anarşizmin tarihi hakkında kapsamlı bir çalışma okumak isteyeceklerin başvurduğu iki temel referans George Woodcock’ın klasikleşmiş Anarşizm Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi adlı kitabı ile Peter Marshall’ın 1991 tarihli İmkansızı İstemek – Anarşizmin Tarihi adlı hacimli kitaplardı. Graham’ın kitabı ise anarşizm tarihlerine paralel olarak okunabiliecek ama anarşistlerin kendi metinlerinden yapılmış bir seçki. Sistemli bir şekilde tematik olarak gruplandırılmış olan bu yazılar, anarşizmin hayat bulduğu tüm coğrafyalardan 80’in üstünde anarşist ve eylemciden 131 ayrı metinle (131 farklı yazı var) 1939’da sona eren 1. dalga anarşizminin neredeyse tüm meseleleri doğrudan okumamıza imkan sağlıyor. Bugüne kadar adlarına yalnızca anarşizm tarihlerinde rastladığımız ama yazılarını bilmediğimiz bir çok anarşistin ilk kez okunmalarını sağlayan bir referans kitabı.
2007’de aldığımız haberlere göre yayına hazırlanmakta olan daha birçok yeni kitap var. Deleuzecü düşünce ve anarşizmi ilişkilendiren ilk çalışmalardan birisi olan Rolando Perez’in Anarşi ve Şizoanaliz Üstüne adlı deneme kitabı Versus tarafından basılmak üzere. Versus’un yakın dönemli programındaki kitaplar arasında daha önce Ayrıntı Yayınları’ndan Tahakküm ve Direniş Sanatları adlı kitabı çıkmış bulunan James Scott’ın, Seeing Like a State/Devlet Gibi Görmek adlı kitabı ile Işık Ergüden’in ilk olarak Kaos yayınlarından basılmış olan Sessizliğin Anarşisi’nin yeni basımı da yer alıyor. İnternet sitelerinden öğrendiğimize göre Agora yayınları da Noam Chomsky’nin Anarşizm Üzerine’sini yayına hazırlıyor. Yine bir başka haber de İmge yayınlarından geliyor. Geçen yıl kaybettiğimiz, önde gelen özgürlükçü düşünürlerden birisi olan Murray Bookchin’in Avrupa ve Amerika tarihindeki devrimler ve halk hareketlerini, içerdikleri komünal ve özgürlükçü talepler açısından yeniden ele aldığı Üçüncü Devrim adlı iri kıyım eserinin 1 ve 2. ciltlerinin çevirileri tamamlanmış ve yayına hazırlanıyorlar. Bunlar duyduklarımız. Umarız bir yerlerde duymadığımız bazı hazırlıklar da vardır.
Kanada, Avustralya, ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde uzun yıllardan beri her yıl çeşitli anarşist kolektifler, yayınevleri, dergiler bir araya gelerek Anarşist Kitap Fuarı adı altında çeşitli etkinlikler düzenlenir. Bu etkinlikler de sayısız anarşist yayının sergilenmesi ve anarşistler arası buluşmanın yanı sıra çeşitli konuşmalar ve söyleşiler de yapılır. Bu örnek oralarda anarşizme dair kitap yayıncılığının hem aktivistler hem de akademik yayıncılar açısından ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Dileriz yakın bir gelecekte bu olguları örnek alan yayıncılarımız benzer bir yayın çeşitliliği yaratırlar.


Birikim dergisi Sayı 219 Temmuz 2007




[1] Türkçede yayınlanmış anarşizme dair kitaplar için bir kaynakça denemesi ilk kez 1998’de Karaşın’ın internet sitesinde yayınlanmıştı. Süreyyya Evren’le birlikte bu denemeyi güncelleştirmiş ve Ocak 2005’te Siyahî’nin 2. sayısında yayınlamıştık. Önce kaynakçadaki kitapların yıllara göre dağılımına bakarak bazı değerlendirmeler yapmaya girişip ardından o zamandan bugüne kütüphanelerimizi zenginleştiren yeni anarşist kitaplara bir göz atalım dedik.
[2] Birçok ülkede uzun yıllardan beri yerel anarşizm tarihleri, çeşitli tarihsel figürler üzerine biyografiler, monografiler şeklinde araştırmalar yapılmakta, ve aynı zamanda anarşizmin çağdaş teorilerle geliştirilmesini içeren özgün teorik katkılar ortaya konulmaktadır. Anarşizm sadece konuya politik taraf olanlar açısından değil her disiplinden akademisyenlerin de ilgisini çeken bir araştırma konusudur dünyanın birçok ülkesinde. Buna karşın bırakın anarşizmi, sola yönelik tarihsel incelemeler bile Türkiye'de çok az yapılıyor.
[3] Erik Jan Zürcher ve Mete Tunçay’ın editörlüğünde hazırlanan Osmanlı İmparatorluğu`nda Sosyalizm ve Milliyetçilik  (1876-1923) [çeviren Mete Tunçay, İstanbul: İletişim Yayınları 2004]  bu konuda ayrıntılara dikkatli okur için çok değerli bilgiler içeriyor.
[4] Burada verdiğim sayılar anarşist kaynakça denemesine dayanıyor. Sayılarda ancak çok küçük sapmalar olabilir. eldeki veriler yayıncılıktaki genel eğilimi gözlemlemeye yeterlidir.
[5] Bütün bu yıllar boyunca anti-kapitalist aktivist hareketin rahatı yerince batı gençliğinin bir tür eylem turizmi olduğunu ima eden kültürel önyargılarla dolu “sol/milliyetçi” eleştirileri bolca okuduk çeşitli yayınlarda. 

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...