6 Nisan 2022 Çarşamba
Nihilist sayıklama üstüne
21 Aralık 2021 Salı
Karşılaştırmacı politik kadercilik
Ne var ki tarihsel olarak belirlenmiş bir takım uzun dönemli eğilimler olsa da, toplumlar türdeş ulusal ya da kültürel davranış özellikleri gösteren tarihsel tözler değildir. Aslında dinamik toplumsal dönüşümlerle sarmalanır ve genellikle açık siyasal ifadelerle bu dönüşümler eninde sonunda üretim sisteminden siyasal partilere varan çıktılar ortaya koyar.
Şili'deki toplumsal mücadeleler, darbe öncesi ile birlikte en az 60 yıldır sürüyor. Neoliberalizmin ilk deneyi olarak tarihe geçen Şili'de darbe döneminde darmadağın edilmiş bir toplumsal muhalefet, daha sonraki 30 yıllık cunta dönemini kar altında tomurcuklanan çiçekler gibi geçirdi. Pinochet dönemi sona erdiğinde yeniden çiçeklenerek bugünkü noktalara ulaşan bir toplumsal direniş sürecine dönüştü. Aynı şekilde Brezilya, Arjantin, Portekiz, Yunanistan gibi uzun süreli faşist askeri cuntalarla yönetilen ülkelerde benzer bir durum oldu. Cunta altında geçen karanlık yıllar ve sonrasında toplumsal mücadelelerin yeniden canlanışı. Bazen de toplumsal tabanda biriken enerji açığa çıksa da tekrar tekrar bastırıldı. İran'da son 20 yılda ögürlükler için verilen sürekli mücadelede olduğu gibi. Mısır'daki Mübarek diktatörlüğünü sonlandıran halk ayaklanması sonrasındaki karşı devrimci süreçte olduğu gibi. Ancak bu koşullarda bile toplumsal mücadeleler, protestolardan başka biçimler bularak gündelik yaşamı değişmeye devam etmektedir. Toplumsal hareketler öyle aniden ortaya çıkan anlaşılamaz, irrasyonel kitle tepkilerinden oluşan fenomenler değildir. Aynı şekilde siyasal olanakların daraldığı baskı koşullarında da bütünüyle yok olmazlar. Asef Bayat, on yıllardır İran, Mısır ve İslamcı yönetim altındaki birçok ülkede sessiz şekilde yürüyen, gündelik hayatın içinde kendini derinlemesine gösteren toplumsal "gayri hareketleri" incelemekte. (Özellikle Siyaset Olarak Hayat kitabında).
Türkiye de bu bakımdan topyekun siyasal iktidara teslim olmuş sağcı bir nüfustan oluşan bir coğrafya gibi görünmekte ise bu yanıltıcı bir imge. 60-70 yıla yaklaşan inişli çıkışlı, çok parçalı, çok farklı aktörleri ve siyasal ifadeleri olan bir toplumsal hareketler zinciri mevcut. İşçi hareketleri, gençlik hareketleri, Kürt siyasal hareketi, kadın hareketleri, yerel ekolojik direniş ve koruma hareketleri, zaman zaman ortaya çıkan tarım emekçilerinin hareketleri, çeşitli kentsel mücadeleler, gündelik yaşam dönüştüren hareketler, kimlikler etrafında verilen özgürlük mücadeleleri. Bu harekt zincirleri, sürekli kırılıp yeniden kuruluyor. Ancak devamlı olarak içiçe geçmiş ağlar halinde kendisini gösteriyor ve parlamenter siyaset içindeki merkez ve radikal sol siyasal partilerden yerel yönetimlere, akademik alana, kültürel üretim alanlarına devamlı etki ediyor ve toplumda radikal bir uç eğilim olarak dinamizmini koruyor.
Özelikle şu sıralar görünür bir ayaklanma ya da sosyal patlama manzarası sunmasa da, Bayat'tan ödünç alarak, toplumsal gayri hareketler diyebileceğim, son derece çeşitlilik gösteren farklı yaşam biçimleri ile kendisini gösteren ve özelikle 30 yaş altının dünya algısında daha da belirginleşen bir toplumsal dönüşümün sürdüğü söylenebilir. Bu toplumsal dönüşümün en belirgin özelliği cinsiyet ilişkileri ile gençliğin özerklik kazanma mücadelesindeki ilerleme, ataerkil aile yapısının çözülmesi, kadınların toplumsal hayatın her alanında güç kazanması ve muhalif siyaseti dönüştürmesi, otoriter aileden bireysel bağımsızlığın gelişmesi ve toplumun sekülerleşmesinin genişlemesi. Bunların yanı sıra birçok başka toplumsal mücadele de irili ufaklı kendini gösteriyor. Özellikle genç nüfsun değerler sisteminde anlamlı bir dönüşümün yaşandığını söylemek için bir çok göstergeye bakılabilir.
Bu dönüşüm Türkiye'de alışageldiğimiz siyasal kalıplarda ifade bulmuyor. Bunun bir nedeni de sol siyasal aktörlerin halen bu kuşaklarla temas edebilecek örgütsel biçimleri geliştirememiş, ve kültürel olarak da bu kuşaklardan uzak olması. Mevcut solun arka planı ağırlıklı olarak geç sanayileşmiş yarı kırsal toplumlardaki toplumsal mücadeleler üzerine kurulu bir üçüncü dünyacılıktan kaynaklanıyor. Kendini bu üçüncü dünyacılıktan uzaklaştırmış sosyalist solun iletişim, örgütlenme ve strateji anlayışları ise Fordist dönem işçi hareketleri içerisinde oluşmuş ve kendisini yenilememiş kavramlar. Oysa Türkiye'de son 30 yıldır hızla postfordist bir üretim sistemi ve bunun ortaya çıkardığı bir işçi sınıfı şekillenmekte ve bu sınıfın sosyal eğilimlerini ise genellikle kültürel alanda görmekteyiz. Bu haliyle sol diye bilinen program, strateji ve kavram setleri ağırlıklı olarak modernleşmecilik ve fordizm etrafında şekillendiğinden varolan işçi sınıfının gerisinde kalıyor.
Mevcut toplumsal dönüşüm ise tümüyle kentsel kapitalizmin etkisiyle açığa çıkan, kentli çalışan nüfusun -postfordist işçi sınıfının- bilişsel ve kültürel değişimiyle kendini gösteren gündelik yaşam pratiklerinde ifadesini buluyor. Bu kentli nüfusun ihtiyaç ve arzularına karşılık verebilecek bir muhalif çizgi yavaş yavaş, hali hazırdaki sol muhalefetin içinde bile kısmen karşılık bulmakta. Ancak onu çok aşan kültürel biçimlerde kendini gösteriyor. Son yirmi yılda belirginleşen yeni toplumsal hareket, aktivizm ve iletişim biçimlerinin şekillenişi tamaamen bu dönüşümün ürünü. Yine de politikanın dışında kalan, ilk bakışta geleceğe yönelik kaygının belirlediği, arzuları ile toplumsal gerçeklik arasındaki sert karşıtlık nedeniyle nihilizme gömülü ve eski kuşakların kültürel değerlerinden hızla koparken kurucu bir siyasal dönüşümün de henüz aktörü olmayan, yaratıcı olduğu kadar potansiyel bir nihilizm biçimi altında belirginleşiyor. Belirgin bir gelecek yok sendromu, varoluş krizi ve kolektif depresyon altında açığa çıkıyor. Popüler kültürün bütün alanlarında bu krizin izi sürülebilir.
Öte yandan genç kuşaklar eğer bu tür bir nihilizm evresinde ise bu, ülkenin içinden geçtiği ekonomik siyasal çöküşün belirgin bir semptomu ve bu çöküş hem eski paternalist taşra kültürünün krizinin hem de kentsel alanda daha savunmasız ve kırılgan bir nüfus yığılmasının beraberinde gelen bir duygulanım bütünü. Bu nihilizmin ne zaman aktif bir sosyal mücadelenin kurucusu haline geleceği ise hiç bilinemez. Ancak kendi dışında gelişen toplumsal dinamiklere karşı son derece hassas ve kırılgan olduğunu söyleyebilirim.
ABD ve Avrupa'da orta sınıfların 2008 krizi sonrası çöküşü sosyal hareketleri nasıl patlattı hatırlayalım. Burada ise, hali hazırda son 15-20 yıllık sermaye birikim sürecinin sona ermesi ve pastanın pay dağıtım mekanizmasının özelikle orta sınıflar aleyhine bozulması ve çöküşün başlamasıyla benzer bir süreç gelişebilir. Öte yandan ücretlilerin daha da yoksullaşması ve sürekli işsizlik ve güvencesizlik ve daha önce siyasal eylem tecrübesi olmayan nüfus kesimlerini de kolektif toplumsal mücadelelerin içine çekebilir.
Sonuç olarak, toplumsal dönüşümün açık toplumsal hareketler ya da apaçık siyasal biçimler altında olmadan da gerçekleşmekte olduğunu göz önünde bulundurarak, kaderci ve tözcü karşılaştırma biçimlerini bir yana bırakıp hali hazırda dönüştürücü toplumsal potansiyelin nerelerde birikiyor olabileceğine odaklanmak öncelikli sorunumuz olmalı.
2 Ağustos 2019 Cuma
Ruhsal acılar, direnişin tam da başlayacağı yer!
Psikolojik olarak çöktüğümüzde her anlamda çöküyoruz. Kapitalizmin ensemizde boza pişiren kölece çalışma rutini, şehirlerin dayanılmaz sıkışıklığı, patriyarkanın şiddeti, gündelik faşizme karşı koyacak, farklı yaşam olasılıklarının peşine düşecek, örgütlü siyasal mücadelenin içinde kendimizi var edecek gücü bulabilmek için önce ruhsal çöküntüyü, teslimiyeti, zayıflığı yenmemiz gerek.
Bunu kendi başımıza yapmamız mümkün değil. gündelik hayat ise en çok dostlukları araçsallaştırıyor. dayanışma kanallarını yok ediyor, ya da yokmuş gibi gösteriyor. daimi bir güvensizlik ve kendi kendinle yetinme hali. ben ne yapabilirim ki diyen, sisteme karşı öğrenilmiş kanıksanmış çaresizlik. bireyselleştirilmiş, aile içine hapsedilmiş hayatlara iteleniyoruz sürekli. bize mutluluğun yuvada olduğu söyleniyor. Oysa zindanımız orada.
Dışarı çıkış, ve birazcık temiz hava alabilmek, o dışarısının mümkün olduğunu düşünmekle başlıyor. yani başkalarıyla buluşabilmek, kolektif enerjiler yaratabilmek, bireysellikten özgürleşebilmek. dostluklar artık devrimci bir anlam taşıyor. ya da taşımak zorunda. bir dosttan bir yoldaş yaratabilmek için, veya bir birimize yoldaş olabilmek için. ancak çaresiz anlarda, başa çıkılmaz durumlarda başvurduğumuz kişi olarak değil. Sürekli birbirini karşılıklı güçlendiren bir ortak yaşam potansiyeli olarak. kalıcı depresyondan başka çıkış yok. ancak kalıcı depresyondan çıktığımızda kolektif devrimci neşeyle de silahlanabiliriz. Olanaksızı olanaklıya çevirecek duygular simyası işte burada. Sürekli içi dolu bir sevinçle donanacağımız ortak duygu ve ortak deneyim yaratımında.
Spinoza'da sevmenin kuruculuğu

Spinoza’nın felsefesini keşfetmek onu çağdaşlaştırmaktan çok öte bir anlam taşıyor. Onu bugüne taşımaktan ziyade, içinde bulunduğumuz kapitalist modernliğin ontolojisinden çok ötede olan bu filozofa bizim ne kadar yaklaşıp onun çağdaşı olmayı başarabileceğimizi keşfetmek durumundayız. “Acaba Spinozacı bir esinlenişe erişebilecek olgunluğa gelecek miyiz?” diye soruyorlardı Deleuze ve Guattari.1 Bunu başarabildiğimiz ölçüde, düşüncelerimizin halen içine gömülü olduğu ontolojik kabullenişlerimizden sıyrılıp, arkaik despotizmlerin, monarşilerin, imparatorlukların doğrudan mirası olan modern politik kurumların, düşünce ve inanç sistemlerinin üzerimize çökmüş karabasanından kurtulmaya bir o kadar yaklaşabiliriz. Spinoza’nın “mutlak demokrasi” tasavvuru, günümüzün temsilî demokrasilerinden bakılınca hâlâ çok uzaklardaki bir ufuk çizgisi olarak belli belirsiz görebildiğimiz bir hat sadece.
Bu yüzden, Spinoza üstüne her yazma girişimi, onu keşfetmenin ötesine geçmek anlamına geliyor. Günümüzün radikal Spinozacılığı, onun metinlerini akademik amaçlarla yorumlamak yerine doğrudan kullanarak yeni kavramlar oluşturacaklara çok-işlevli aletler sunan bir inşaat alanı açıyor. Bu inşaat alanında, filozof ve filozof olmayan arasındaki ayrım belirsizleşirken, kavrama gücünü engelleyen varsayımlardan uzaklaşmanın sağladığı cüret artışı ve sevinci elde eden herkesin filozof olmaya başladığı bir felsefî yaşam deneyimi ve ortak yaşam inşası arzusu bulaşıcı hâle geliyor. Deleuze, Nietzsche hakkında 60’larda kendisini bütün kuvvetleriyle gösteren karşı-kültürümüzün şafağı olduğu tespitini yapıyordu, bugün radikal Spinoazacılığın kapitalist modernliğin ötesinde yeni bir kuruluş sürecinin, bir kurucu pratik kültürünün şafağı olduğunu söyleyebiliriz.
Böyle bir filozofu ele almanın, onun yeniden yazmanın yolları, mutlaka onun ilişkisel, her türlü aşkınlığı kapı dışarı eden ontolojisinin, sımsıkı dokunmuş felsefesinin pratik tutarlılığının içinden geçmeli: Evrenin, doğanın, gündelik yaşamın, etiğin, duyguların işleyişinin, aklın, toplum ve politikayla ve en önemlisi sıradan gündelik yaşamımızın en dalgalı duygulanımlarla seyreden alanının yani sevginin/ aşkın birbiriyle karşılıklı ilişki içinde, her tekil şeyden diğer tekil şeye bağlantıların sınırsızca çoğalacağı bir felsefe olduğunu anlatmalı. Çünkü yazdıklarının yalnızca bir yönüne indirgeyemeyeceğimiz bir filozof olan Spinoza, hangi noktasından giriş yaparsak yapalım varlığın bütününü kavramaya doğru bizi zorluyor. Onu, bizzat kendi yaşamının içinden geçmeden anlatmamış bir çalışmaya rast gelmek zor. O hâlde onu kendi yaşamı ve felsefesinin içiçeliğiyle ele almalı. Sevinç Türkmen Aşkın Ontolojisi: Spinoza’yla Bir Yürüyüş2 isimli kitabında, Spinoza’yı yeniden canlandırarak, onu yanı başımızda yaşayan bir filozof hâline getiriyor ve Spinoza’nın düşüncesi, Bento ile Maria’nın aşk ilişkisi içinde ete kemiğe bürünüyor.
Felsefeninin formları
Bir filozofun düşüncesinin bütününü anlatmaya kalkışmak onu kaçınılmaz olarak yeniden yazmaktır. Onu yaşayan ve şimdi doğrudan bizimle kendi adına konuşan bir figür hâline getirmektir. Yazarın, filozofu el değmemiş, şeffaf bir şekilde ele alması söz konusu olamaz, hatta olmamalıdır. Felsefe, düşüncenin yaşamı kuran güçlerle çarpışması içinde vücut bulur, filozof ancak onunla çarpışacak iyi bir dost ya da iyi bir hasım eşliğinde canlılığını kazanır. Filozofla aynı dostluğun içinden sözünü kuran anlatıcı yazar, onu kendi felsefesi, dünya görüşü, politik yaklaşımı içinde yeni baştan kurar, dahası o filozofu kendisine ait kılar. İlk bakışta sağduyuya aykırı gelebilir bu. Çokça dillendirilen “masum okuma yoktur” ya da “filozoflar her zaman kendi öncüllerini kasıtlı olarak yanlış anlarlar” gibi kalıpları tekrarlamayacağım. Bilakis, tümüyle felsefenin doğasına dair bir durumdan bahsediyorum.
Felsefe, düşüncenin çatışmasının, egemen kavrayış biçimlerine vurulan çekiç darbelerinin içinden doğmuştur, yazıya geçirilişinin ilk formu tartışmaların canlandırıldığı sahnelemedir. Bu yüzden daha başından beri şiirle, dramatik biçimle yakından ilişkili olmuştur. İlk filozoflardan Herakleitos paradoksal anlamlar barındıran bir şiir biçimini kullanırdı. Platon, içine Sokrates’i yerleştireceği ve diğerleriyle tartıştıracağı dramatik bir sahneleme kurmuştu. Aristoteles özellikle ahlakî metinlerinde doğrudan okura seslenen konuşma biçimini kullandı. Lucretius büyük bir epik şiir, Seneca tragedyalar ve dostlarına hitap eden mektuplar kaleme aldı ve Marcus Aurelius iç monologlar yazdı. Edebiyatın tarih içinde geçirdiği değişimlere uygun olarak, ortaya çıkan her yeni edebî tür felsefî yazında da karşılığını bulmuştur. Derin dinî tefekkürden itirafnamelere, deneme, yergi, öykü ve roman formlarına kadar filozoflar edebiyatın bütün türlerinde ifade yollarını denemişlerdir. Elbette en başından bu yana da saf kavramsal anlatım, ya da mantıksal olarak tutarlı ve sıkı bir şekilde dokunmuş düzyazı dili felsefenin başlıca söyleme şekli olmuştur. Felsefenin yoğun bir şekilde edebiyata ya da kurguya yaklaştığı durumlar hiç de Nietzsche ile başlamış, yirminci yüzyıl Fransız filozof yazarlarıyla öne çıkmış bir tarz değildir. Aydınlanma çağı filozoflarından Voltaire, Diderot, Rousseau gibi edebiyatçı filozofları bile akla getirmek yeterli.
Sevinç Türkmen, felsefe tarihi kadar eski bir anlatı biçimini, Spinoza’yı somut diyaloglar içinde canlandırmak için yeniden kullanıyor. Felsefenin radikal bir toplumsal müdahale gücüne sahip bir şekilde güncellik kazanmasıyla bu biçimin başka deneysel çalışmalarda da kullanılması arasında bir örtüşme olduğu söylenebilir. Yakın zamanda yazılmış iki kitap, iki büyük antik çağ filozofunu çağdaş radikal düşünce bağlamında yeniden yaratan örnekler oluşturuyorlar: Kinik filozofların en ünlüsü Diyojen’i günümüzün anlayışına yakın anti-kapitalist ve uygarlık karşıtı ve radikal ekolojist bir devrimci filozof olarak aynı zamanda da orijinal kimliğine sadık bir biçimde yeniden uyarlayan Samuel Alexander’ın Parayı Tahrif Et: Diyojen’in Kayıp Diyalogları3 kitabı ile Alain Badiou’nun Platon’un Devlet’ini Antik Yunanca aslından, Platon günümüzde yaşasaydı Devlet'i nasıl yazardı sorusuna uygun olarak uyarlayarak çevirdiği, Platon’un Devlet’i: Bir Önsöz, On Altı Bölüm ve Bir Sonsözden Oluşan Diyalog hemen ilk akla gelen çalışmalar.4
Bento, Maria ve Spinoza
Sevinç Türkmen’in Spinozası ya da kitaptaki adıyla Bento bizim çağdaşımız olarak yeniden canlandırılıyor. Felsefesini geliştirirken mektuplarla tartışmalar yürüten, dostlarıyla tartışma gruplarında düşüncelerini geliştiren, düşüncelerini yaymaya özen gösteren Spinoza’nın düşüncesi kitapta iki isyankâr entelektüelin aşk ilişkisi içinde yeniden canlandırılıyor. Anlatı tam belirtilmemiş bir yer ve zamanda, siyasal çalkantıların ve gerginliğin yüksek olduğu bugüne çok benzeyen kurgusal bir ortamda geçiyor. Bento’yu uzun saçları, derin ve sıcak bakışları, coşkulu, sokulgan, sevgilisine karşı son derece arzu dolu, güler yüzlü genç ama bilge bir filozof olarak tasavvur edebiliyoruz. Bento, kendisi gibi filozof yazar sevgilisi Maria ile birlikte yaşıyor, ara sıra kafelere gidiyorlar, kısıtlı koşullarda, bağımsız bir entelektüel hayat sürdürüyorlar, yoğun politik duyarlıkları var, kaygılanıyorlar ve günün aktüel politik sorunlarına karşı tutumlar alıyorlar. Kendilerini bekleyen tehlikeler karşısında ihtiyatlılar ancak düşüncelerini geliştirmekte ve yaymakta hiç duraksamıyorlar. Belli ki siyasal iktidarın yanı sıra muhtemelen iktidardan yana tavır alanlar tarafından hiç sevilmiyorlar ve düşüncelerinden dolayı sürekli risk altındalar. Maria, son derece aktif bir şekilde beş ayrı tartışma grubuna rehberlik ediyor. Bu yaptığına öğretmenlik diyemeyiz, çünkü son derece militan ruhlu ve entelektüel bir figür olan Maria, beş ayrı tartışma grubunun yürütücülüğünü yapıyor. Maria devrimci bir entelektüel, doğanın ve insanın tahakküm altına alınmasına karşı son derece açık bir ekolojist kavrayış gücüne sahip. Aralarındaki ilişki, birbirini yaşamın her veçhesinde yoldaş kılmış iki tutkulu entelektüelin ilişkisi olarak ilham veriyor.Kitapta ne biri ne de diğeri öne çıkıyor. Hatta çoğu zaman, Bento, Maria’nın insan duygulanımlarına dair incelikli kavrayışlarını toplumsal özgürleşme fikrine taşımasından son derece etkileniyor, zihnini kemiren sorunları çözümleyerek yeni bir senteze adım adım ilerlemesini izlerken ona büyük bir hayranlık duyuyor. Onun düşünceleri karşısında sevgisi daha da perçinleniyor. Spinoza’nın sevgi üstüne yazdığı önermelerin birer somutlaşmasını onların varlıklarında buluyoruz.
Kitabın ana kahramanının Spinoza olduğunu söylememizi gerektirecek hiçbir öne çıkarma yok. Spinoza kitapta tek bir kişi olarak yani Bento olarak temsil edilmiyor; bir bakıma tüm kitaba yayılmış hâlde kendisini gösteriyor Spinoza’nın düşünceleri. Maria ve Bento’da, birbirine geleneksel kadınlık ve erkeklik rollerinden sıyrılmış iki aşık arasında Spinoza’nın düşüncesi yaşamın zeminini kuruyor. Fikirlerini bütünüyle kendi başına geliştirmiş bağımsız -erkek- filozof imgesinin yerini, birbirleriyle karşılıklı tartışma içinde etkinleşen sevgili hatta dost imgesi alıyor. Spinoza düşüncesinin dupduru bir akıcılıkla sökün ettiği konuşmalar, ikisinin arasında, birbiriyle bağlantılı olarak, onların günlük yaşamı içinde canlı meseleler etrafında her ikisinin de ağzından kuruluyor. Artık kimin konuştuğunun belli olmadığı, Ethica’nın önermelerinin daha berrak açıklamaları ve somutlaşmaları gibi görünen sözleri kimin söylediğinin önemli olmadığı bir kurgu yoluyla, Aşkın Ontolojisi, iki ayrı kişinin ortak deneyiminden Spinoza’nın Ethica’sındaki kavramları, onun konu planına uygun şekilde, beş bölümde Doğa, Zihin, Duygular, Arzu ve Özgürlük konularına odaklanarak sunuyor. Her bir bölüm bu kavramları yeniden tartışmaya açıyor.
Aşkın Ontoloji’sindeki bu kurgunun sağladığı esneklikle şunu düşünmek mümkün: Spinoza’nın kavramlarını, içinde en doğru şekilde çalışabileceği başka kavramsal sistemlere yerleştirdiğimizde, onları çalışır hâlde nasıl görebiliriz? Sevinç Türkmen, özellikle son bölümde, Spinoza’nın politik düşüncesini ve etiğini, tam da Ethica’nın V. Bölüm’ündeki yoğunluğuna yaklaşarak, çağdaş devrimci akımların özgürleşme ve devrim düşüncesine doğru ilerletmesiyle özgün bir noktaya ulaşıyor. Antik felsefenin kalıcı erdem ve mutluluk arayışını, modern düşüncenin özgürlük arayışına ve devrim düşüncesine Spinoza’nın entelektüel özgürleşme etiği ile bağlayan, erdem, özgürlük arzusu ve devrimci olmak arasındaki bağlantıyı berraklıkla kuran bu sayfalar kitabın en güzel, ilham verici bölümünü oluşturuyor. Aşkın Ontolojisi Spinoza’nın düşüncesine bir giriş olarak da okunabilir, Spinozacı bir özgürleşme tasavvuru üstüne inşa edilmiş devrimci bir ontoloji-etiğin edimselleşmesi olarak da.
Maria’nın sözleriyle:
Tekilliği yontmak
Bir klamın peşinde kendini terk etmek
Bir roman, bir film, ya da kişinin kendi kimliğini inşa ederken birbirine bitiştirdiği anı parçacıklarından oluşan bir benlik anlatısı… hangisi olursa olsun anlatılar kendi süreksizlikleri içinde akarlar: Her biri, başka zamanda ve mekânda gerçekleşmiş, nereye doğru evrileceği önceden bilinemeyen etkileri ise başka zamanlarda ve mekânlarda gerçekleşmekte olan yaşanmışlıkları nakleden fragmanlar birbiri ardına dizilir anlatılarda. Anlatıyı kuran anı parçacıkları, bellekte çizgisel bir şekilde yerleşmiş değildir. Bellek, anıların depolandığı, deneyime özgü bir biçimde istiflendiği, eklenip yeniden yazıldığı, su yüzünde ya da suyun altında kalan izlerin süreksizlik mekânıdır. Anları sanki sürekliliği varmış gibi nakledense anlatılardır. İzleyici de anlatının süreksiz fragmanları arasında bağlantılar kurar, anlatıyı kendinin kılar. İzlerken, kendi deneyimlerimizin izleri ile anlatıyı oluşturan zaman mekân bloklarını yoğunlaştırıp, seyreltip, kesip, birleştirip birbirine bağlayarak başka bloklar oluştururuz. Her anlatıldığında yeniden kurgulanan bir anı gibi, yaşanmışlıkların oluşturduğu parşömenin üzerine yeniden ve yeniden yazılır. Artık izleyiciye ait olan yeni bir anlatı kalır geriye. Anlatı sadece belleğe kaydolmakla kalmaz, kendi belleğimizin öğeleriyle buluşur, anlatıyla birlikte bizi de değiştirir.
Kazım Öz’ün son filmi Zer hiçbir
hayat hikâyesinin bireysel olamayacağını, kişisel olanın önceden
yazılmış ve yeniden yazılan anlatıların fragmanlarıyla harmanlanarak
kurulduğunu ortaya koyuyor. Kişiyi, benliği sınırlayan “kişisel” bir
kabuktan çekip alarak karşılaşmalarla sürekli yön değiştiren bir oluşa
açacak olan şey, duygulanımların gücüdür. Jan’ın hikâyesi, babaannesi
Zarife’nin, küçük Kürt kızı Zer’in, Dersim 1938 katliamının ve bugün
kendi başkalığını yaşayan Dersim’in hikâyeleriyle birbiri üstüne
çakışırken, Jan’ın New York’tan başlayan yolculuğunun yönünü belirleyen
de her karşılaşmada onu giderek güçlenen bir arzuyla sürükleyen yoğun
duygulanımlar oluyor. Bir Kürtçe şarkının (klam) peşine düşerek başlayan
yolculuk, artık önceki kendisi olmaktan çıktığı, kendi varoluşunu
çoğalttığı bir çokluğa, Dersim’in büyülü, dağa taşa ruh vermiş canlı
dünyasına açılış yolculuğu oluyor. Jan’ın Dersim yolculuğu, artık
eskimiş sorudaki gibi “kim olduğunu bulmak” endişesiyle ilgisi
bulunmayan bir kaçış çizgisidir; bir öze dönüş değil, bir başkalaşımdır.
Kendisini kuran sabit konumları dağıttığı bir açılma. Ve bütün bunlar
bir şarkıyla başlıyor.***
Filmin adını ve yönetmenini görüp konusuna dair ilk ipuçlarını edinir edinmez nasıl bir hikâye olabileceğine dair bir dizi imge zihnimizde belli belirsiz oluşmaya başladı. Dersim 1938 katliamına dair, sinemada ilk kez filme aktarılan bir hafıza tazeleme denemesi mi? Dersim toplumunda güçlü bir etkisi olan kolektif hafızanın taşıdığı bitmeyen acılara dair, en azından bazılarımızın çok iyi bildiği anlatıların beyaz perdeye yansıtılması mı? Kürt sorununa ve hatta süre giden özgürlük mücadelesinin bugünle bağlantısına az da olsa yer verebilmiş politik bir film mi?Merakla ve duygusal özdeşleşmeye hazır, Kazım Öz’ün yeni filmini izlemek üzere sinemaya giriyoruz. New York’un devasa binaları, yoğun bir Amerika atmosferi ve henüz menşelerine dair en ufak fikrimizin olmadığı, sevişme sonrası yatakta genç bir çift, bitmek üzere olan bir ilişkinin duygusal atmosferi, ardından gelen ayrılık notu. Sevgilisi tarafından terk edilen barlarda kafasını dağıtmaya çalışan orta sınıftan, konservatuvar öğrencisi bir genç adam, Jan. Acıyla özdeşleşmeye hazır gittiğimiz film, bu sahneleri ile içine giremediğimiz, nasıl bağ kuracağımızı henüz bilemediğimiz bir açılışla karşılıyor bizi. Kazım Öz, daha ilk sekanstan sonuna kadar bu önceden belirlenmiş beklentilerin çerçevesini kırmaya zorluyor, yerine ancak akışta kurulan bir süreç olarak yaşamın kestirilemezliğini öneriyor.
Jan’ın babası, kariyer ve konfora dayalı bir hayattan başka derdi olmayan, kapağı Amerika’ya atmış, iş dünyasında sağlam bir konuma gelerek varlıklı bir hayat sürdüren, kibirli, üst orta sınıftan bir adam. Türkiye’deki yaşamıyla ilişkisinin hemen hemen bittiğini, ileri yaştaki annesini, ancak tedavi için Amerika’ya gelmesi gerektiği zaman hatırlamasından anlıyoruz. Parasını konuşturarak vicdanını rahatlatıyor. Jan’ın annesi ile telefon konuşması sırasında babaannesine refakat etmesi gerektiğini öğrendiği zaman söylediği şey babasıyla öteden beri mevcut olan uyuşmazlığının da ilk işareti: “Bir annesi olduğunu yeni mi hatırladı?” Jan’ın babasının takım elbiseli iş adamı yaşamıyla hiçbir ortaklık kurmadığını görüyoruz.
Jan, başta pek istemese de kendisini babaannesi Zarife’ye refakat ederken buluyor. Hayatı Afyon’da geçmiş mazbut bir yaşlı kadın olan Zarife ile Jan’ın ortak hiçbir noktaları yok, henüz. İki yabancı arasında zoraki bir iletişim kuruluyor. Babaannenin torunu hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen meraklı, ama basmakalıp cümleleri bir soruyla Jan’ın dünyasına birazcık da olsa hitap etmeye başlıyor. Babaanne müzik okulunda okuduğunu öğrenince Jan’dan bir “türkü” söylemesini istiyor. Jan, çok bilindik bir ingilizce şarkı olan Boat on River’ı söyledikten sonra bu kez de o babaannesinden bir “türkü” söylemesini istiyor ve o andan sonra aralarında gerçek bir iletişim yaşanıyor. Zarife, bir “türkü” değil, çocukluğundan itibaren belleğine kazınmış bir Kürtçe klam söylüyor. Bu klamın, yani Dersim’de yaşanmış trajik bir aşk hikâyesine dayanan Zer’in sayesinde, bütün ömrü boyunca dipte saklamış olduğu 1938’i yaşamış Dersimli bir kız çocuğunun hikâyesi yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyor. Jan’a o âna kadar sunulan gerçeklik yırtılmaya başlıyor. Zarife’nin çocukluğundan kalan bu Kürtçe şarkıdan, o zamana dek saklı kalmış hayatına dair küçücük bir ipucu açığa çıkıyor. Şarkı ve daha önemlisi babaannesinin belli belirsiz anlattığı rüyası ve çocukluk travması Jan’ı çok etkiliyor. Ancak babaannesinin ameliyattan sonraki ani ölümü nedeniyle Jan’ın, daha yeni tanıdığı bu yaşlı kadınla kurduğu bağ daha da sarsıcı bir hâl alıyor.
Jan,
babasıyla birlikte babaannesinin cenazesi için Afyon’a doğru yola
koyuluyor. Babaannesinin, izi silinememiş geçmişinden kalan bir heybe ve
iki cevizle. Taziye evinde, Jan halasına, babaannesinin Kürtçe
söylediği Zer şarkısının hikâyesini sorduğunda, babasının tokadı, geri
plandaki sürgün, asimilasyon ve geçmişi bastırma hikâyesinin alameti
olur. Ertesi gün, Jan hikâyenin diğer parçalarını, artık bu sırrın
yükünü taşıyamayan halasından öğrenir. Afyon, babaannenin asıl memleketi
değildir. Katliam sırasında ailesi askerlerce öldürülmüş ve sonrasında
Afyonlu bir subaya evlatlık verilmiştir. Memleketi Afyon ve adı da
Zarife olmuştur artık. Jan’ın kendi gerçekliği yırtılırken, Zarife’nin
hakikati parçalar hâlinde şekillenmeye başlıyor. Jan, hem Zer’in hem de
babaannesinin çocukluğunun izini sürmek üzere Dersim’e doğru yola çıkar.
İki ceviz ve babaannesinden kalan ses kaydı ile çıktığı tren
yolculuğunda, Zer’in Dersim’den Afyon’a doğru kat ettiği yolu zihninde
canlandırarak tersine kat eder: Zer’le, askerler tarafından Dersim’den
koparılıp başka şehirlere sürgün edilen ailelerle ve hiç susmadan
havlayan köpeklerle karşılaşarak. Babaannesinin ona anlattığı Topal Martı
masalının ses kaydını dinlerken, karşılaştığı Dersimli bir dede ona
masalın Zazaca aslını anlatıyor: Topal Martı onu sakat bırakan
adaletsizliğin izini sürdüğünde yoluna çıkan canlı ya da cansız her
varlık ona yeni bir sebep sunarak bir sonraki karşılaşmaya yönlendirir.
Bütün sebeplerin başında ise Tanrı ve onun yarattığı adaletsiz dünya var
gibi görünür. Ama güç bela ulaştığı Tanrı, martıya her şeyin
kaynağının, “insan Tanrı’yı yaratsın” diye yarattığı insan olduğunu
söyler.***
Filmin henüz New York’taki ders sahnelerinden birisinde -muhtemelen etnomüzikoloji dersinde- akademisyenin söyledikleri neredeyse Jan’ın tüm yolculuğunun üstüne kurulduğu tezdir bir anlamda: “Müzik ontolojik ve teknik özelliklerinin yanı sıra, toplumsal yaşamda birçok işlevin eklemlendiği bir anlam evreni olarak ortaya çıkar. Müziğin toplumsal olarak inşa edilmiş boyutlarını ve müzikal ifadenin biçimlendiği özgül kültürleri ve koşulları çözümlemeden müziği anlayamayız.” Filmin tüm seyri boyunca iç içe geçen temaların tek bir şarkı vasıtasıyla birbirine nasıl bağlandığını anlamanın anahtardır bu. Jan’ın yolculuğunun motive eden ya da bizim bir şarkının hikâyesinden bir halkın hikâyesine doğru yolculuğumuzu sürükleyen arzuyu. Jan, müziğin uzun dönemlere yayılan kolektif yaraların ve hikâyelerin taşıyıcısı olduğunun farkındadır. Bu arzunun asıl sebebi nedir peki? Bir şarkının hikâyesinin peşine düşmüş müzisyen olarak mı yola çıkmaktadır? Yoksa babaannesi ömrünün son anında hayatına dâhil olup o âna kadar bildiği gerçekliğin yırtılmasına sebep olduğu için mi? İçinde bunaldığı orta sınıf hayatından bir çıkış kapısı aralama arzusuyla mı? Bu motivasyonları birbirinden ayıramaz oluruz film boyunca. Jan’ın yolculuğu kendinden soyunup başka bir kendiliğe gidişin yolculuğu hâline gelir artık.Tren yolculuğu boyunca Jan’ı saran kederli, düşünceli hava Dersim’e varır varmaz dağılır: yolda ve gittiği her yerde karşılaştığı sıcak, sohbet sever Dersim ahalisi ta Amerika’dan bir şarkı için buraya gelen bu acayip genç adamı pek sever ve ona yardımcı olur. Dersim’in köylerine doğru şarkının peşine düşer. Dolmuş şoförü, Jan’ı Hozat’ın bir köyüne, izini sürdüğü klamı kendisine söyleyebilecek Musa Dede’nin yanına götürür. Musa Dede’nin şarkının ancak bir kısmını söylemeye gücü yetmiştir. Zaten çok da hevesli değildir söylemeye, başka derdi vardır onun. Oğlu sürgün gitmiştir. Jan’ın izini sürdüğü klamı bulmuş olma umudu ile Musa Dede’nin sürgün olan oğlu Zeynel’ın gelmiş olma umudu çakışır orada. Musa Dede’nin dizeleri Zarife babaanneninkilerden farklıdır. Şarkı nasıl parça parça eklemleniyorsa, Jan’ın karşılaşmalar yoluyla edindiği hakikat de parça parça bütünleşmeye başlar. Artık sadece Zarife’nin hikâyesi değil, 38’i yaşamış tüm Dersim’in hikâyesi eklemlenir. Delileriyle meşhur Hozat’ta girdiği kahvede oyun oynayan insanlar bir şarkı için Amerika’dan gelen bu gencin de deli olduğunu düşünürler, ne de olsa yabancı değillerdir deli figürüne. Dersim’in delilerine bir yenisi daha eklenmiştir. Devlet aklına kafa tutan ya da devlet aklı tarafından bastırılan, herkesçe sevilen deliler. Sonra isim karışıklığı yüzünden Düzgün Baba Ziyaretgahına gider Jan. Ne de olsa Dersim’de her yol Düzgün Baba’ya uğrar. Modern öncesi zamanlardan kalan ritüeller, yıldızları yorumlayan derviş, adak adayan kadınlar, bağlama ve Alevi deyişlerinin toplandığı mekândır Düzgün Baba. En sonunda, Besé adlı yalnız yaşayan, kör bir bilge kadına ulaşır. Bir çeşit şaman olan bu kadın, ona Zer’in kalan dizelerini de söyler ve şarkının doğuşunun bütün hikâyesini anlatır. Besé, eski zamanlardan kalan bir bilge kadın figürüdür. Doğanın döngüsüne göre akan bir yaşamın bilgisine vakıftır.
Sözlü kültürün sürmesi sayesinde ayrıksılığını koruyabilmiş, devlet aklı tarafından teslim alınamayan, adına Kürt/ Kızılbaş dense de aslında kimliklendirilemeyen, belli bir yere sabitleştirilemeyen bir halktır Dersim halkı. Ayrıksılığı Kürt/ Kızılbaş olmasından gelmez. Tarih boyunca devletin merkeze tabi kılmaya çabaladığı ancak kendi dayanışmacı yaşam biçimlerini ve bunu beraberinde taşıyan bir kozmolojiyi, mitolojiyi, ritüelleri, ortak kültürü izole bir şekilde yaşadığı için devlet tarafından ayrıksı bir kimlik olarak kodlanan ve asimile edilmek istenen bir başkalık alanı olduğu için Dersim ayrıksıdır. Kimliği ayrıksılığının modern ulus devlet tarafından bastırılmak istenmesinden gelir.

Dersim'in kimlikleştirilemeyen yönü Jan’ın öznelliğiyle kesişir. Jan içinde bulunduğu kurulu düzen içerisinde öne çıkan sembolik bir başkaldırı jestine başvurmaksızın, ama babasının kendisine sunduğu düzenin bir parçası olmayı reddederek başka bir hakikate açılma imkânı bulmuştur. Dersim gibi, Jan da ne bir kimliğe ne de bir öze indirgenebilir. Radikal bir figür değildir Jan, babasının kurduğu düzene dâhil olmamayı tercih ederek henüz nereye gittiği belli olmayan bir yola kendini bırakıp, karşılaşmaları sayesinde yavaş yavaş bu mekânın kültürünü tecrübe ederken kendisini de aynı zamanda bir iç yolculuk içinde kimliksizleştirir. Ne Dersim’e gidince, özünü asıl kimliğini, aslında bir Kürt olduğunu bulmuş, ne de kaynağa/ kökene giderek eksik yanını tamamlamıştır. Bir trajedinin anısının dokunuşu, varoluşunun vasatlığının ve bunaltıcılığının ötesine geçmesine vesile olmuş, bir şarkının ve babaannesinin hikâyesinin peşinden giderken, Dersim Kürt coğrafyasının içine çeşitli yönlere doğru kıvrılan bir kaçış çizgisi çizerek, şarkıda kristalleşen bütün bir toplumsal dokuyla hemhâl olmuştur. Artık temas edilen, Dersim Kürt katliamı trajedisinden daha fazlasıdır.
Jan’ın Zer şarkısının hikâyesinin çıktığı köyü, baraj göletinin suları altında gördüğü planda, filmin en başına döneriz. Bundan sonrası artık bir son değil, bir düştür. Şarkı nihayet tamamlanır. Anlatının en başı, Zer’in doğduğu çeşme başıdır. Filmin bittiği yer de orasıdır. Filmin anlatısında farklı zamanlar iç içe geçer. Jan’ın hikâyesi, Zer’le aşığı Çoban’ın hikâyesine karışır. Filmin en çarpıcı noktası, akışın bu süreksizliği içinde, zamanın çok katmanlılığını bize anlatmasıdır. Tek bir hikâye yoktur. Tek bir zaman yoktur. Tek bir anlatan ve tek bir izleyen yoktur. Seyreden anlatıya mutlaka başka bir yerinden bağlanacak, artık çoğullaşan bu anlatının bir parçası olacaktır: Pencereden Jan’a bakan Zer’in tarafından ve pencereye geçip dışarıdaki Çoban’a bakan Jan’ın tarafından.
***
Köklerinin bir ucu batıda, bir ucu Anadolu’daki coğrafyanın çeşitli yerlerinde olan herhangi birimiz, içine yaşadığımız bunaltıyı, sıkıştığımız rutini bir nebze olsun aşabilmek istiyorsak bile, gerçekliğimizin yırtılmasına ve başkalaşmasına yol açabilecek, aslında kim olduğumuzu bildiğimizi sandığımızda bile o olmadığımızın ve henüz bir kimse de olmadığımızın ayırdına varabilecek bir şekilde, gerçekliğin şiddetli bir çarpışmasına maruz kalma durumuyla karşı karşıyayız. Ancak başka başka hakikat anlatılarıyla iç içe geçtiğinde, şimdiki zamandan başka zamanlara dolanan, anlatıların katmanlaşmasıyla kavrayabileceğiz hakikati.Üstelik, bu başkalığın, kendisini duymak isteyebilecek gönülsüz kulaklara, ömrünün son demlerinde pek de tanımadığımız bir büyük annenin yumuşaklığında, yarım kalmış bir hikâye olarak bile anlatılmasına imkân verdiğimizde, hakikatin şiddeti bizi, sadece gözümüzü kapamakla kalmadığımız, gözümüzü hiç açmadığımızın farkına bile varmadığımız, biraz olsun merak ettiğimizde merakımızın bir baba tokatıyla bastırıldığı bir başkalığa bakmaya doğru savuracaktır. Bir kez bakışımızı oraya çevirdiğimizde göreceğimiz sadece bugünümüzün böyle olmasına sebep olan trajik geçmiş değil, o geçmişin yükünden kendileri de kurtulmak için hâlâ mücadele eden ve bu mücadelenin trajedisini bugün de yaşayan bir halk olacaktır. Bize kendi sesiyle kendisini anlatacak, ama kendi varoluşunu ve başkalığını sadece trajedisine indirgemeyecektir. Bunu değiştirmenin tek yolu, gerçekliğin içeri dolmasını sağlayacak bir yırtılma, bir karşılaşma, bir yerini yurdunu terk etme, bir yolculuk, bir kaçış çizgisi: babalardan, mesleklerden, devletlerden, uluslardan, kurulu düzenlerden, ama en önemlisi kim olduğumuza dair bize anlatılan hikâyelerden ve bugünü salt trajik olana indirgeyen kimlikleşmiş yaralardan… belki sadece bir şarkının peşinden…
Çocuğun hayatında etkin karşılaşmalar, ebeveynlik
Bir diğer yaklaşım ise şu olabilir: Çocuğun kendi hayatını inşasında bir çok etkenle birlikte kendisinin de etkin bir kurucu güç olabilmesi için ona yaşayabileceği karşılaşmaların çokluğunu ve çeşitliliğini göstermek. Karşılaşabileceği yaşantıları çoğaltmak ve etkin bir güç halinde yaşaması için onun güçlenmesini sağlamak. Yani ne kadar çok deneyim sahibi olursa, ne kadar çok farklı yaşantı ve varoluş, kavrayış gücü olabileceğini sezerse ve ne kadar çok karşılaşma yaşarsa kendisini o kadar etkin kılabileceğini görebilmek ve sakin -yani olasılıkların etkisine apaçık ve hazırlıklı- kalmak.
Bunları söylerken aslında içkin bir etiğin benim ağzımdan kendiliğinden söz aldığını sonradan fark ettim. Okuduğum ve dinlediğim bir çok iyi Spinoza yorumcusunun sayesinde. Gerçekten anti otoriter bir pedagoji çocuğu çayıra salıp kendi kaderine bırakmakla olabilecek bir şey değil diye düşünüyorum. Çocuğun güçlendikçe, yapabilme kudreti arttıkça karşılaşmalar yaşayabilme cüreti -özgürlüğü- de artacaktır. Elbette her cüret artışı aynı zamanda bizimle olan güvenli alanından bir kopuş gerektirir ama o zamana kadar onun kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve hep desteklendiğini hissettirmek de bizim gayretimiz, sorumluluğumuz olmalı. Yoksa o güvenli aile yuvası hiç ortadan kalkmayacakmış gibi hissettirmek değil.
O halde bir çocuğun büyümesini en kısa cümleyle tarif etmek mümkünse şunun gibi birşey olmalı: yaşamında etkin bir güç haline gelene kadar, devamlı güçlerinin arttırılması için farklı karşılaşmalar yaşaya yaşaya potansiyellerini icad ettiği ve kuvvetlerini oluşturduğu bir süreç. Eğitimin amacı bu olmalı. Ebeveynliğin amacı da onun kendi kuvvetlerini geliştirebilmesi için güvenli öğrenme zeminini ve karşılaşma alanının genişlemesini sağlamak olmalı: çocuğun etkin bir güç olabilmesi için onunla etkin bir güç olarak karşılaşabilen etkin bir ebeveynlik pratiği. Spinoza'nın Etika'sının doğrudan doğruya çocuk eğitiminde, pedagojide bir karşılığı olabileceğini şu ana kadar düşünmemiştim. Ve birden karşıma böyle çıktı.
Komünist Marx
Marx Batılı felsefe geleneği içerisinde kelimenin her anlamıyla bir filozoftu. Bir daha altını çizelim: Filozof. Herşeyden önce felsefenin bütün niteliklerini temin eden, engin bir kültüre sahip, solun içine düştüğü slogancılık ve ahlaki nitelikteki bir kapitalizm eleştirisine asla prim vermemiş bir filozof. Unutulmaması gereken bir nokta da şu: Marx akademik anlamda bir eğitime sahip, doktora yapmış bir filozof olmasına rağmen komünist olması nedeniyle akademi dünyasında kendisine yer bulamamış bağımsız bir entelektüeldi. Orta sınıf bir aileden geliyordu ancak tam anlamıyla déclassé bir entelektüeldi. Yani sınıfsal konumunu da kaybetmiş ya da terk etmişti. Asla akademisyen olmadı. Buradan üniversite hocalığını olumsuzladığım anlamı çıkmasın. Ancak akademide, özellikle akademik solun yaptığı gibi içi boşaltılmış, tutkusundan, devrimci komünist içeriğinden yalıtılmış, sosyal bilim teorilerinden birine indirgenmiş, kaynakçalarda yer alan "Marksizm" ile 19. yüzyılın komünist filozofunun ortaya koyduğu düşünsel pratik arasında hiçbir yakınlık yoktur. Üstelik sistem kurucu bir filozof da olmadı. Hatta sosyal bilimci de. Onun bütün yazılarının tek bir ilgisi vardı: Antagonist mücadeleleri komünist bir çizgiye teşvik etmek. Marx'ı, Marksizmden, akademiden ve solculuktan kurtarıp tekrar komünist filozof haline getirmezsek, ondan geriye yalnızca derslerde kitaplarından bazı pasajlarını okutup, "paper" yazdıran, kitaplarına referans vererek marksizm yapan akademik solculuk ya da kapitalist düzenin payandası haline gelmiş bir popüler solculuk kalacak. Bu yüzden Marx'ı kendi içsel mantığına uygun şekilde, politik olarak okumak gerek.
30 Mayıs 2017 Salı
Sinirbilim, Evrim, Etik, Demokrasi, Spinoza
Notlar:
Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Giriş Gündelik yaşamımız boyunca gerçekleştirdiğimiz, artık otomatik bir hal kazanmış ve kaynağını düşünmediğimiz davranışla...

