13 Haziran 2013 Perşembe

Gezi Parkı’nda Mekânı Dönüştürme Pratiğinden Çokluğa Doğru


Gezi Parkı işgalinin gücü ve etkisi meşruiyetinden geliyor. Meşruiyeti ise öncelikle geniş katılımından, el birliğiyle yaratılan yüksek dayanışma ortamından ve bugüne kadar görülmemiş derecede artan çeşitliliğinden kaynaklanıyor. Sınırsız bir şekilde genişleyen iktidara, iktidarın hayatlarımızın her boyutunu planlama ve programlama yönündeki pervasızlığına ve hayatın her alanının ticarileştirilmesine karşı artık sindirilemez ve giderek toplumsallaşan tepki yıkıcı ve tümüyle meşru bir protesto dalgasına yol açtı. Meşruluğun tanımını değiştiren bu hareket, yasallığın bir meşruluk taşımadığını, yasallığın salt şiddet yoluyla mülkiyetin ve iktidarın devamının sağlanması olduğuna dair bir kavrayışı yaygınlaştırmaya başladı. Sokaklara ilk kez adım atanların fark ettikleri ve fark ettiklerinde en çok şaşırdıkları birinci şey bu oldu. Meşruluk ile yasallık arasındaki ayrımın iyice görülür ve yüksek sesle duyulur olması, kolektif siyasal eylemin kendi meşruluğunu, çoğalarak büyümenin gücünden aldığını ve mevcut hukukun dışında başka bir hakkın, kent hakkının, ortak olanın geri alınması hakkının inşa edilmesinin mümkün olabileceğini hissettirdi ve bu fikri yaygınlaştırdı. 

Gezi Parkı ve Taksim çevresindeki direniş ve işgal süreci, devletin olmadığı bir durumun neye benzeyeceğine dair bir eskiz çalışmasıdır: Elmadağ’dan Taksim’e giderken yola asılmış pankarttaki ‘Taksim Komününe Gider’ cümlesi bir şaka olarak görülmemeli, gerçekten geçici de olsa karşılıklı yardımlaşma ve komünal dayanışma deneyimidir söz konusu olan:  Birbirleriyle herhangi bir kimliksel bağı olmayanların, ortak mücadele gönüllülük ve pratikte somutlaşan ortak fikirler temelinde oluşturdukları bir topluluk dayanışması. Parkın her noktasında, herkesin iliklerine kadar yaşadığı, devletin geçici yokluğu veya etkisini göstermemesi halinde sıradan insanların sorumluluk üstlenip, bütün becerilerini, sosyal ilişkilerini ve olanaklarını seferber edip oradaki karmaşık ortamda hayatın önemli işlevlerinin sürdürülmesi için çabalamalarının olağan bir hal kazanması, topluluk olarak yaşamanın imkânlarını kavramaya dair altı sürekli çizilmesi gereken bir deneyimdir. Dahası, devletin ve kapitalizmin etkilerinin kısmi azalması halinde yaratıcılığın, icadın, mevcut kısıtlı olanakları en zekice kullanmanın nasıl maksimum düzeye çıkacağını ya da genel zekânın nasıl fışkıracağını da gördük. Devletin geçici olarak giremediği bu alanda, onların tabiriyle “otorite boşluğu” oluşur oluşmaz, özgürlükçü ve eşitlikçi, farklılıklara saygılı bir etiğin gelişmesinin olanakları da doğuyor. Gezi parkında bu durumun tüm görünür sorunlarına rağmen yaşandığını söyleyebiliriz. Zaten bir çırpıda kusursuz bir ortamın şekillenmesi de beklenemez, bu gerçek bir öğrenme sürecidir. 

Gezi parkı işgalinin meşruiyeti ortak olanın yani Gezi parkının geri alınmasına yönelik kolektif doğrudan eylemin kurucu gücünden geliyor. Gezi parkı ise yalnızca boş bir yeşil alan değil. Kapitalist toplumda yaşamlarımızdan sürekli çalınan bazı şeylerin geri alınmasını ve derhal hayata geçirilmesini mümkün kılan içi dolu bir ortak mekân olarak somutlaşıyor: Metropol ortasında, izole hayatlara kapatılmış, yalnızlaşmış ve depresyondaki benliklerimiz için daha çok karşılaşma alanı; endüstriyelleşmenin bunaltıcılığı karşısında daha çok yeşil alan; parodiden başka bir şey olmayan parlamenter temsilin yarattığı erksizleşme ve apolitikleşme karşısında doğrudan demokrasiye yönelik radikal bir istek ve bunun kısmi hayata geçirilmesi; kapitalizmin bireyselleştirdiği yaşamlarımızda tüketimin bıktırıcı döngüsünden bir süreliğine de olsa çıkmanın ve kolektif paylaşımın, dayanışma ve dostluğun verdiği güven; devletin sürekli ezdiği, çocuklaştırılmış bir toplumda otoritenin meşruluğunu yerle bir edip onurunu, kendine saygıyı geri kazanma duygusu; tekil kudretlerimizin kolektif eylem yoluyla artmış olmasından duyulan paylaşılan neşe! Bütün bu istekler ve arayışlar Türkiye’deki alt ve orta sınıfların çok farklı topluluk ya da katmanları tarafından farklı ifadelerle karşılık buluyor. Tek bir siyasi akıma, tek bir talebe, tek bir sosyal harekete ya da tek bir örgütlenmeye indirgenemeyecek olan bir Çokluğun oluşturulmasının adımı olarak okuyabiliriz bu hareketi. 

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı kendisini bir mekânda işaretleyen kolektif bedenin sembolüdür. Gezi parkı Taksim ya da İstanbul ölçeğinde farklı pratiklerin mümkün olabileceği bir mekân inşa ediyor. Deneysel bir süreç olarak siyasetin, daha doğrusu siyaset ile yaşamın iç içe geçişinin tecrübe alanını kuruyor. Özel ile kamusal arasındaki yapay ayrımı ortadan kaldıran bir politik yaşama alanı ya da politika ile yaşamın iç içe geçtiği bir ortaklık alanı oluşturuyor. Salt protesto siyasetinin negatif diliyle yetinmeyen, ortak yaratımın, inceliğin, dostluk olarak politikanın ve uzlaşmacı değil çatışmacı bir demokratik çoğulculuğun ortamını kuruyor. Gezi Parkı işgali, pek çok yerde süren diğer yıkıcı protestolar ve işgal girişimleri farklı bayraklar, amblemler altında kendisini gösteriyor olsalar da giderek radikalleşen, siyasal liberalizmin sınırlarını aşan bir demokrasi talebinin ifadesidirler.

Hareketin özneleri her ne kadar ilk başta halk kavramıyla, tekillikleri indirgeyerek homojenleştiren bir soyutlamayla ifade bulsa da, bu hareketin asli özelliğinin çeşitlilik ve indirgenemezlik olduğunun herkes farkında. Bu nedenle hareketin sınıfsallığını, antikapitalist siyasallığını ve tekilliklerin oluşturduğu bir ağ olma, öznesiz bir kolektif beden olma özelliğini ifade etmeye yetecek bir kavramlaştırma henüz şekillenmese de bunu sezgisel olarak ifade edecek bir ortak işaret olarak ters yüz edilmiş bir onur kazanma hamlesi olan özellikle de mülksüzlüğün olumlaması olarak Çapulcu’nun yaygın kabul görmesi, tekillikler çokluğuna giden yolu açacak kavram arayışının belirtisi olarak görülebilir. 

Bu yüzden Gezi parkı direnişinin, başka yerlerdeki tüm isyanlara ilham verebilmesi için bütün gücümüzle hem oradaki ve hem de başka yerlerdeki hayat kurucu, yaratıcı faaliyetlerimize devam edeceğiz. İsyanları yaygınlaştıracak olan budur, farklı karşılaşmalar ve deneyimler üretecek yeni karşılaşma mekânları oluşturabilmek için devletten icazet almaksızın eyleme geçmenin meşruluğu!

İşgalin sağladığı zengin çeşitlilik, politik sosyalleşmenin alabildiğine yaygınlaşması, yeni karşılaşmalar ve yeni bir politik kuşağın doğuşunu sağlayan bu benzersiz tecrübe alan(lar)ını ayakta tutarak, çoğaltarak, çeşitlendirerek ve artık Gezi parkı mekanının ötelerine de taşıyarak isyanı derinleştirebiliriz, çünkü tahayyül gücümüz arttı. Bu işgal hareketi neyle sonuçlanırsa sonuçlansın, bundan sonraki toplumsal mücadelelerde etkisi ve öğrettikleri uzun süre devam edecek bir mihenk taşıdır. Gezi işgali ve peşinden gelen artçılar bugüne kadar bu coğrafyada sürüp giden parçalı tekil mücadelelerin daha aktif ve karmaşık, birbirinden öğrenen bir ilişkiye sokulması ve bu coğrafyanın kendi çokluğunun yaratım süreci halini almakta.

11 Haziran tarihli Taksim meydanında barikatları açmak için sert saldırıların ardından, yeniden toparlanan Gezi işgalcileri için bu deneysel süreç, her zorluğun ve bastırma girişiminin ardından daha nitelikli, yaratım olarak siyaset açısından daha kurucu bir uğrağa taşınacaktır. Gezi Parkı işgali yarın devlet şiddetiyle bitirilmeye kalkışılsa dahi, bu hareketin hızla kendisine farklı formlar bularak devam edebileceğini ve birbirinden farklı protestoları tetiklemeye devam edeceğini görmek zor değil. Zira Gezi ve Taksim artık fiziksel olarak içinde olalım olmayalım, imgesel olarak geri alınmıştır. Bu sebeple Gezi hepimiz için bir hafıza mekânıdır ve adının ve yarattığı ortak deneyimin dile gelmesiyle etkileşime girebilecek herkes için artık isyanın ve doğrudan eylemin başlıca motivasyonudur. Bu nedenle o mekânın üzerindeki fiziki etkinliğe devam etmek, hareketin sürmesi için zorunlu bir ön koşul değildir, çünkü bu kurucu eşiği aştık. Sonucu ne olursa olsun, Taksim ve Gezi Parkı kazanılmıştır. Zaten devletin şu sıralar Gezi direnişini zor kullanarak bitirmeye yönelik hazırlıkları, Gezi direnişinin meşruiyetinin karşısında iktidarın ezildiğinin, ve meşruiyetini çok büyük oranda kaybettiğinin göstergesinden başka bir şey değildir. 

Bir öngörü olarak şunlar söylenebilir şimdiden: İşgalin, devlet şiddetiyle çatışmanın, sokakları, meydanları geri almanın gücü bir kez tadıldığı için, bunun ardından üniversite işgalleri, ev işgalleri, iş yeri işgalleri, toprak işgalleri de gelecektir. Kolektif mücadele ve yaşam deneyiminin öğrettiklerini insanlar gündelik yaşamlarında uygulamaya başlayacaklardır. Kapitalist yaşama kültürünün yerini alacak alternatifler aramaktan yaratıcı karşı kültürün hızla yaygınlaşmasına, anti-otoriter ve hiyerarşik olmayan siyasal örgütlenme biçimlerinin yaygınlaşmasından özgürlükçü eğitim arayışlarına, çok daha sorgulayıcı ve eleştirel bir bilim anlayışının ve akademik üretimin radikal mücadelelerle daha yoğun bir iç içe geçmesinden etkili bir üniversite ve öğrenci muhalefetine ve biraz daha orta vadede mortgage sistemindeki tıkanmanın ve inşaat sektörünün gerilemesinin yanı sıra ekonomideki sarsıntıların ardından da devasa işçi direnişlerine kadar bir sürü potansiyel sonucu var bu hareketin şimdiden. 



Gezi işgalini ve onun getirisi olan deneyimleri kalıcılaştırırsak, benzer başka karşılaşma mekânlarını ve ilişki formlarını yayarsak, birebir karşılaşmaları ve ilişkileri çoğaltan bu mekânı dönüştürme pratiğinin üretken ve devrimci etkisiyle peşi sıra gelişen mücadelelerin yükselmesini, canlı kalmasını da o kadar uzun ömürlü kılar ve başka kurucu biçimlere dönüşmelerini de sağlayabiliriz. Şimdi bizim zamanımız başlıyor… 

4 Şubat 2013 Pazartesi

Erkeklerin zayıf duygulanımları hakkında bir değini


Erkek çocuğunun sürekli özgüven aşılanarak yetiştirilmesi, toplumsal ilişkilerde devamlı onay ve kabul görmesi, aslında onun büyümesinin önündeki önemli bir engeldir. Bir şeyleri istemesi, onu elde etmesi için yeterli olur genellikle, ya da öyle olacağını düşünür her zaman. Erkeklerin büyüdüklerinde, çoğunlukla enfantil (çocuksu) kalmaları karmaşık duygulanımsal yetileri gelişmemiş ama sadece zekâ ve idari beceriler gerektiren işlere yönlendirilmelerinin altında da bu var. Gürültücülüklerinin de... Erkekler arası sosyal ilişkilerin, arkadaşlıkların daha çok eğlence paylaşımı odaklı olması da bundan, oyunlarının rekabetçi bir güç ölçümü haline gelmesi de; sevgililik ilişkilerinin duygusal yönü karmaşıklaştıkça ilişkiden soğumaları veya giderek birlikte oldukları kadınları anneleştirmeleri ya da çocuklaştırmaya çalışmaları da... Çocuklarıyla ancak "çocuk" haline gelip oynayabilen, ama onların duygusal ihtiyaçlarına cevap veremeyen babalar olmaları da...

Çünkü erkek çocuklar daha başından itibaren insani tecrübenin önemli bileşeni olan, karşılıklılık içinde davranışları biçimlendirmek, duygusal sürtünmelerle başa çıkmak, kendi dürtülerinin başkalarına zarar vermesini önleyerek diğerkâmlık gibi yetileri geliştirmek yerine güç kullanımı ve bastırma, iş bitirmeci bir pratiklik yoluyla kestirme çözümlere gitmeye çalışır. Süreçlerle değill sonuçlarla ilgilenirler. Hayatı her daim kolayına kaçarak yaşamaya meyleder. Bu yüzden erkeklerin duygulanımsal kapasitesi de daha az gelişmiştir. Yani kadınlar duygusaldır erkeklerse akılcıdır ikiliği, erkeklerin kendi bakış açısından duygusallık addettikleri ve "zayıf" gördüğü bir eğilimden özgürleşmiş olmaları anlamına gelmez. Böyle bir yapay ikilik üretmeleri ve buna bel bağlamaları, duygulanım yetilerinin kadük kalmış olmasıyla alakalıdır. Erkek egemen sistemin, kadınsılıkla özdeş gördüğü, “duygusallık” denilen şey, insanlar arasında birbirlerini araçsallaştırmadan, indirgemeden, eşitler arasında birbirinin kudretini arttıran gerçek bir etkileşim kurabilme kapasitesi, yani duygulanımlarını engelsizce yaşayabilme yetisidir. Erkekler bu yetinin gerektirdiği daha karmaşık ve gelişkin yapıdan yeterince nasiplenmedikleri için bu zor, incelikli yolu seçmek yerine ya safi pratik zekâ işlevine ya da safi hâkimiyet çabasına yeltenirler, bu yüzden de eşitlikçi ilişkiler kurabilmekte zorlanırlar. Bu sebeple bu yetiyi bir zayıflık olarak görürler, çünkü kendi hükmetme eğilimlerini sınırlayıcı bir etkisi vardır.

Böyle bir karakter örüntüsü, kaba hatlarıyla bütün erkeklerde değişen derecelerde bulunur, bu da erkeklerin zorlayıcı deneyimler karşısında kadınlara göre çok daha güçsüz, çaresiz, beceriksiz, aciz olmalarına yol açıyor. Bu beceriksizlik, başa çıkılması güç durumlarla her karşılaştıklarında süratle kendilerini içinde kaybedecekleri durumlara meyletmeleri sonucunu verebiliyor. Alkol bağımlılığının erkekler arasındaki yaygınlığı, kontrolsüz aşırı dışadönük davranışlardaki rahatlık, hırçınlık, öfke performansları, saldırganlık ve öz-yıkım daha fazla erkeklerde gelişebiliyor. Çünkü erkekler, başa çıkılması bir süreci, düşünceliliği ve farkındalık gerektiren durumlar karşısında kolayca dağılabildiklerinden bunu örtbas edecek mekanizmalara başvururlar. Arabesk de bu eril duygusal acuzeliğin en bariz ifadelerinden birisidir. Yani erkekler duygusallık ve akılsallık arasında denge kurabilmekten yoksun, kolaylıkla duygusal hezeyanlar içinde savrulabilen varlıklardır aslında. Oysa kadınlar en ağır koşullar altında bile uzun süre dayanabiliyorlar, karmaşık direnme mekanizmaları geliştirebiliyorlar, güçlü dayanışma davranışları ortaya koyabiliyorlar. Tabi bunun yanında zihinsel, bedensel, duygusal yüklerinin çok fazlalılığı yüzünden bedenlerinin çok çabuk çökmesi de bundandır. 

Erkekler kendilerini kolayca gösteremeyecekleri, boyun eğmelerinin söz konusu olduğu her durumda, bir kere daha örselenir, iç dünyaları iyice zayıflar. Çünkü çalışma dünyasında, erkeklerin kısa yoldan güçlenebilecekleri herhangi bir geleneksel örüntünün var olmaması, kurallarına tamamen boyun eğdikleri bir parçası olmadan asla içinde hayatta kalamayacakları bir mega-makine ile yüz yüze gelmeleri demektir. Tıpkı askeri kurumlar içindeki gibi iş hiyerarşisi içinde de duygusal kapasitelerini iyice gerileterek araçsal akılcılığa teslim olmuş erkeklerin kolaylıkla zalimleşmesi, gaddarlaşması da bundandır.

Devlet ve kapitalizm gibi güçsüzleştirilmenin daimi olduğu bu ilişki örüntülerinde erkekler tabiyet altındaysalar "toplumsal kadınlaştırılma-benzeri" bir güçsüzleştirilmeyi yaşar, yani hep hayalini kurdukları eril iktidar arzuları yine erkek egemen hiyerarşik ilişkiler içinde boşa çıkar. Bunun hıncını hiyerarşinin basamaklarını tırmandıkça başkalarından çıkarmaya çalışırlar. Hiyerarşinin alt basamaklarında oldukları ve zayıflıklarını apaçık yaşadıkları işyeri gibi konumlardan zayıflıklarını örtbas edecekleri ev ve aile içi gibi konumlara devamlı gidip geldikçe sürekli olarak ruh hallerinde de değişkenlik olur. Boyun eğenden boyun eğdirmeye çalışana dönüşüp dururlar. Bu yüzden kalıcı güçsüzeştirilmeyle başa çıkabilmek için hiyerarşinin basamaklarında ne pahasına olursa olsun tırmanmaya çalışırlar. Tüm bu gibi yapısal ilişkilerle bağlantılı olarak erkeklerin duygusal arızalarını, ıstıraplarını, nevrozlarını ve bunların yol açtığı yıkımları, toplumsal erkekliğin ve onun bağlantılı olduğu sosyal yapı içindeki tahakküm ilişkilerinin ve en nihayetinde kapitalizmin eleştirisi olarak yeniden işleyebilmemiz ve bu eleştiriyi bir politik karşı silaha çevirebilmemiz gerekiyor.  


1 Şubat 2013 Cuma

Devrimci paradigmada geçiş dönemi: Özgürleşme olarak siyaset


Türkiye’de muhaliflerin algısı, baskı altındaki toplumsal grupların demokratikleşme, eşitlik ya da çeşitli haklar için verdikleri güncel kolektif mücadelelerle kitlesel protestoları, hem tekil hareketler hem de yerel olgular şeklinde ayrıksı süreçler gibi ele alma eğiliminden genellikle kurtulamıyor. Bunun yanında, kolektif eylem repertuvarı ve örgütlenme biçimleri açısından kurumsal siyasal araçlardan niteliksel olarak farklı mücadele biçimlerinin yaratılması demek olan toplumsal hareketleri, sol yelpazedeki siyasi partilerin merkezinde yer aldığı bir siyasallaşma bakış açısı ve terminolojiyle ele alma alışkanlığı vardır. Siyasal stratejileri ve örgütlenme biçimleri fetişleştirme eğilimleri bu tarihsiz ve donmuş kategorileştirmelerden kaynaklanıyor.
Toplumsal hareket, örgütlü, kurumsallaşmış ve normatif siyasal eylemin yanı sıra, anlık, süreksiz ve kurumsallaşmamış kolektif eylemi de kapsar. Dünya sistemi içinde, sistem karşıtı hareket kümeleri, hem yerel ölçekte kendi aralarında etkileşimlidirler hem de uzun erimli tarihsel süreçlerin ve eğilimlerin etkilerine açıktırlar. Kapitalist dünya sistemine karşı koyan dünya çapında açıkça anti-kapitalist ve devlet karşıtı bir hareket son on küsur yıldır küresel ölçekte giderek yaygınlaşıyor. Bu hareketin, yaşadığımız coğrafyayı etkilemediğini varsaymak için hareketlerin ayrışık ve ulusal sınırlar içine kapalı oluşumlar olduğuna inanmak gerekir. Söz konusu ulusal karakterli hareketler bile olsa, küresel hareketlerin etkilerden muaf kalan hiçbir toplumsal hareket olmadığını baştan söyleyebiliriz. Bulunduğumuz coğrafyada yani hem Türkiye’nin batısında hem de Kürdistan’da, hem 68 sonrası yeni toplumsal hareketlerinden hem dünya genelindeki on küsur yıllık antikapitalist hareketlerle benzer nitelikleri olan kolektif eylem biçimlerinin ve toplumsal hareketlerin oluştuğunu söyleyerek hiç de yeni bir şey söylemiş olmayız, garip olan bunun gerçekleşmiyor olduğunu farz etmektir.

Sistem karşıtı hareketlerin dönüşümü
Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyılda eşitlikçi ve özgürleşme yolunda büründüğü evrensel biçim, farklı sosyalizm tasavvurları, işçi hareketleri ve eş zamanlı ulusal kurtuluş hareketleri içinde şekillendi. Sosyalizm tasavvurları derken bugün anlaşıldığı haliyle, hepsi de Marksist düşünce sistemine dayalı türlü politik akımları ve devletçi devrim anlayışlarını kapsayan Leninist, Troçkist, Maoist, Castrocu veya benzeri akımları kastetmiyorum. Böyle bakmak yirminci yüzyılın bakış açısını on dokuzuncu yüzyıla geri yansıtmak olurdu.
Sosyalizm ve/ya komünizm tasavvurları derken tam da Fransız devrimi sonrasında modern devrimci siyasal düşüncenin ve eylemin başat akımlarından birisi haline gelmiş bir düşünce çeşitliliği söz konusudur: bir yüzyıl boyunca, Babeuf, Saint-Simoncular, Fourier, Blanqui, Proudhon, Robert Owen, İngiliz işçi hareketi içindeki Çartistler, Morris, Weitling, Hess, Bebel, Marx, Engels, Lassalle, Bakunin, Herzen, Çernişevski, Kropotkin gibi sayısız sosyalist ya da komünist militan entelektüeller toplumsal hareketlerin inşasında etkili fikirler geliştirdiler. Eylem ve örgütlenme çalışmalarıyla devrimci projenin ilerletilmesinde hepsi farklı etkide bulunurken, kendi aralarında son derece bilinçli ve birbirlerinden haberdar şekilde, , stratejik, örgütlenmeye dayalı, derin felsefi, kültürel ve estetik tartışmalar yaptılar. Hiçbir zaman tek bir akımın mutlak hegemonyası ya da bir iki rakip akımın çatışmaları arasında bölünmüş bir sistem karşıtı hareket söz konusu olmadı. Bu geniş çeşitlilik içinde sosyalizm ve/ya komünizm akımları kapitalist sistemin bir devrimle nasıl aşılacağına dair zengin tartışmaların yapıldığı ortama sahipti. Dönemin karakteristiği içinde strateji ve buna bağlı olarak örgütlenmenin nasıl olacağı tartışması bu radikal sistem karşıtı hareketlerin bugün dahi içinde olduğumuz meselelerini çerçeveledi; geleceği ve aynı zamanda devrimci geleneği inşa etti.[1] Ancak kendi tarihinin hiçbir aşamasında bütünleşik ve homojen tek bir sosyalist ideolojiye dönüşmedi ya da anarşizm ve Marksizm gibi karşıt iki karşıt siyasal biçime ayrılmadı.
Bu çeşitlilik içerisinde liberter ya da devletçi sosyalist / komünist akımların ayrılma noktaları, siyasal mücadelenin 1) yatay, federatif örgütlenmelerle mi gerçekleşeceği yoksa merkezi bir yönetimi olan öncü partinin yönlendiriciliğiyle mi yürüyeceği 2) siyasal dönüşümün devrimci ayaklanmayla mı yoksa sosyal reformlarla mı olacağı 3) mücadelenin mekanının ulusal devletin kendi bütünü içinde mi yoksa enternasyonal karakterli bir örgütlenme ile mi olacağı 4) devlet iktidarını ele geçirerek mi yoksa onu yıkıp yeni bir toplumun devletsiz inşasına mı başlanacağı 5) toplumsal mücadelelerin asıl öznesinin kim olduğu gibi sorular farklı devrimci çizgilerin belirleyici tartışma başlıkları oldu. Bu çerçeve içinde Marksizm, sosyal demokrasi ve anarşizm gibi akımlar, yani devletçi sosyalizmin devrimci ve reformcu versiyonu ile özgürlükçü sosyalizmin veya özgürlükçü komünizmin değişen akımları yirminci yüzyılın başına devreden örgütlenme deneyimini, teorik miraslarını ve kelime dağarcığını oluşturdular.[2]
Bugün dünyayı değiştirme mücadeleleri açısından on dokuzuncu yüzyıl ortalarına benzer bir dönemi, yani devrimci paradigmanın bambaşka parametrelerle yeniden oluştuğu bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu benzerliklerin en önemli gösterenlerinden birisi, birbirinden farklı radikal siyasal eğilimlerin aralarındaki söylem farklılıklarına rağmen, eski paradigmadan giderek kopmakta olduğudur. Bu kopuş, klasik anarşizme bir dönüş olmaktan ziyade, radikal düşünce akımlarının ve yeni toplumsal hareketlerin hatırı sayılır bir bölümünün ortak paydası halini almıştır.
İkincisi de, devrim fikrinin meşruiyetinin kaybolduğu bir siyasal uzamda, devrim tahayyülünü yeniden kurmak için doktriner olmayan teorik arayışların, eş zamanlı siyasal mücadelelerle birlikte çoğalması ve çeşitlenmesidir.[3]
Eski paradigmanın en önemli özelliği kapitalizmi aşmak için siyasal stratejinin merkezi hedefi olarak devlet aygıtına yönelmiş olmasıydı. Hem devlet aygıtını bir devrimle devirmek anlamında, hem de yerine konulacak toplumsal inşanın devlet aygıtına dayalı olması anlamında. Bu sistem karşıtı hareketlerin yirminci yüzyıla devreden ana akımlarının tümünün ulus-devleti stratejik siyasal hedef olarak belirlemesi 19. Yüzyıl ortalarında netleşiyordu. 1850-1970 arasında dünya sistem karşıt hareketlerinde “devlet yapısı içinde güç kazanmak ve sonrasında dünyayı dönüştürmek” olarak özetlenen iki aşamalı bir strateji baskın oldu.[4]
Yirminci yüzyılın ilk yarısından başlayarak gerçekleşen sosyalist örgütlenmeler ve buna paralel olarak sömürgecilik karşıtı ya da ulusal kurtuluş mücadelelerinin her ikisi de on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde sistem karşıtı hareketlerin benimsemiş olduğu ulus-devletçi stratejiyle mücadelelerini örgütlediler. Önce Ekim devrimi, Çin’in başını çektiği Asya devrimleri, faşizme karşı mücadeleler içinde şekillenen Doğu Avrupa devrimleri, Latin Amerika ve Afrika’dan Güney Asya’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde devam eden sömürge kurtuluş mücadeleleri, dünya sisteminin siyasal coğrafyasını değiştiren yeni ulus-devletlerin kuruluş süreçlerini getirdi. Avrupa gibi merkez kapitalist ülkelerde, kapitalizmin 1930lardaki krizinden çıkış için benimsenen Keynesci sermaye birikim stratejisini refah devletinin ekonomik politikası kılan sosyal demokrasiler 1960lı yıllarda iktidara geldiler. Dünya sisteminin 1960larda aldığı manzara içinde, sistem karşıtı hareketler hem merkez kapitalist ülkelerde, hem sosyalist blokta hem de üçüncü dünyada -ister reformcu olsun isterse devrimci- ulus-devlet stratejisinin sonuçlarını aldılar. Çünkü hemen her yerde sistem karşıtı hareketler ya siyasal sistemin kurucu unsuru oldular, ya da siyasal rejimin tamamlayıcısı haline gelen muhalif partiler halinde siyasal sisteme eklemlendiler. Yani bir zamanların devrimci siyasetleri artık meşru kurumsal siyaset mekanizmasının parçası halini aldılar. Eski paradigmadan kopuş bu aşamada başladı ve halen devam ediyor.

Yeni sistem karşıtı mücadeleler
Sistem karşıtı hareketlerin 1960lardan sonraki dönüşümü mevcut kurumsallaşmış solun eleştirisi üzerinden şekillendi. Wallerstein gibi dünya sistemi teorisyenlerinin bir dünya devrimi olarak analiz ettikleri 1968 devrimleri, dünya sisteminin ve sistem karşıtı hareketlerin değişimine yol açtı.
1960larda Yeni Sol ve 1970lerde ortaya çıkan ve yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılan yeni sistem karşıtı hareketler, hem kapitalist dünya sisteminin gündelik hayatı içeren bir eleştirisini biçimlendirmeye başladılar hem de tüm eski sistem karşıtı hareketlerin stratejisini ve örgütlenme biçimlerini sorgulamaya başladılar.  Sınıf mücadelesinin bir canlanışının yanı sıra yeni statü ve kimlik gruplarının başkaldırısıyla birlikte yeni öznellikler doğdu.
1968’le doruğuna ulaşan ve bugün hâlâ içinde bulunduğumuz geçiş döneminin belli başlı tüm vasıflarını belirleyen devrimci hareketler dalgasının bıraktığı mirasın en önemli özelliği, on dokuzuncu yüzyılın devrimci paradigmasının karakteristik özelliği olan devlet iktidarını fethetmeye yönelik devrimci stratejinin değişmeye başlamış olmasıdır. ’68-sonrası toplumsal hareketlerin başka bir özelliği, önceki sistem karşıtı hareketlerde daha önce var olmamış bir çeşitlilik, genişlik ve yaygınlıkla yeni öznellik biçimlerinin ve yeni siyaset biçimlerinin tanımlanmaya başlaması oldu. O döneme kadar hâkim olan merkezîleştirişi bir örgütlenme ve strateji anlayışı, yerini merkezsizleştirici bir örgütlenme anlayışına ve taktik mücadelelere bırakmıştır. Radikal siyasetteki bu değişimler insanların siyasallaşma biçimlerinde de belirgin bir değişim getirdi. Her bir mevcut siyasal sistemin izin verdiği tek seçenek olarak resmi ve kurumsal siyaset kanallarının, yani temsili demokratik sistemlerin, yerleşik sol partilerin ve sendikaların siyasal sınırlarının yetmişli yıllarda eleştirisini geliştiren yeni toplumsal hareketler, siyasal mücadele alanının gündelik hayata doğru genişletilmesine eğilim gösterirler. Özel alan ve kamusal alan arasında, devlet otoritesinin korumaya çalıştığı ayrımı belirsizleştirip, siyaseti profesyonelleşmiş bir iş olmaktan çıkaran hareketlerin siyasallaştırdıkları konular “ne ‘özel’ (ötekilerle meşru ilgisi olmaması anlamında) ne de ‘kamusal’dır (resmi siyasal kurumların ve aktörlerin meşru objesi olarak tanınma anamında). Fakat ya özel ya da kurumsal siyasal aktörleri kolektif olarak ilgilendiren sonuçlar içermektedir.[5] Yeni toplumsal hareketlerin eylem alanı hem liberalizmin, hem devletin hem de eski sol hareketlerin öngörülerini aşacak şekilde siyaset alanının dışında kalan “kurumsal olmayan siyaset alanı” halini almıştır. Hem siyasalın gerçekleştiği mekânın değişimi anlamında, hem de siyasalın icra şekillerinin ve buna uygun düşen örgütlenmelerin ve pratiklerin değişimi anlamında.
Gündelik hayatın devrimcileştirilmesi bu dönemin başlıca düsturlarından birisi oldu. Guattari’nin “moleküler devrimler” olarak da adlandırdığı bu dönüşümler, devrimi makro ölçekte devletin, ekonomik ve hukuki sisteminin bünyesinde yaşanan büyük değişimlerle sınırlı gören bir devrim anlayışının yerine, tabanda yaşanan, gündelik ilişkilerde, yeni toplumsallık biçimlerinin yaratılmasına yol açacak yeni algılama biçimlerinin ve bunu ifade edecek dillerin, estetik formların, etik arayışların, gündelik pratiklerin şekillenmesidir. Hâkim baskıcı kodlama rejimlerinden kaçan her türlü kaçış çizgisinin akışları boyunca geçtiği yolları ve öznellikleri dönüştürdüğü ve kod rejimini dağıtmaya başlamasıdır bu.
Siyasetin kültürel etkilerinin ve kültürel alandaki siyasetin toplumsal etkilerinin iç içe geçtiği, bu bakımdan radikal siyasetin bir karşı kültür yaratımı olarak toplumsallaştığı bu dönüşümün farkına varmak, bunun ifade yollarını rafine etmek devrimci eylemciliği bir kolektif yaratıcılık ve inşa faaliyeti haline getirir. Verili kimliklerin bozuma uğratılması ve melezleşme sabit kodları aşındırır ve bir üstkodlama makinelerini sıradan akışların içinde kesintiye uğratır. Siyaset bedenlere kendini kaydetmiş iktidar rejimlerinin söküldüğü bir faaliyet olarak mikro alana nüfuz eder. Bu makro siyasetin artık beyhude bir uğraş haline gelmesi değildir soldan birçoklarının “postmodern” yaftası ile karikatürleştirdiği gibi. Daha çok makro süreçler içindeki mikro ve mikro süreçler içindeki makro ilişkileri ve mücadeleleri karşılıklı olarak açığa çıkartmaktır. Herkesin kendi bedeninden, ev içi alanından, dilden, kişiler arası ilişkilerden başlayarak siyasetin kalıplaşmış tanımlarıyla oynadığı aktif ve kurucu bir süreçtir. Siyasetin erkek entelektüel seçkinlerin önderliğinde, her şeye hazır reçeteleri olan bir uzman işi olarak algılanmasına son vermeye başlayan bir yıkıcılık girişimidir. Yaş, kültürel farklılık, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim farklılıkları ve hiyerarşi bütün kurumlar ve insan ilişkileri içinde sorgulanan başlıca konular haline gelir. Siyasal olanın başlayacağı merkezi bir konum anlayışı yerinden edilir, siyaset her yerdeki tahakküm ilişkilerinin karşısındaki oluşan yıkıcı ve dönüştürücü pratiklere doğru genişler ve kadınları, gençlik gruplarını, normatif olmayan cinsel yönelimleri, baskı altındaki etnik grupları, farklı ırktan olanları, göçmenleri, toplumsal uzamdan ve üretimden dışlanmış engellileri, yaşlıları, işsizleri, kiracıları ve bunun gibi sürekli uzayan bir zincir boyunca içermeye başlar. Bir eşitsizlik karşısında öne çıkarak eşitliğin anlamının yeniden tanımlanmasına yol açacak her karşılaşmada, yeni bir özneleşme süreci yaşanır.
 Sıradan insanların, “makul” siyasetin tanım aralığı içinde kayda geçmemiş sıradan sorunları, sıra dışı bir siyasal önem kazanır. O kadar ki, iktidarın bu dönüşümün doğuracağı tehdide dair sezgileri, geleneksel geçmişin olduğu gibi canlandırılmasıyla meşgul eski kafalı devrimcilerinkinden daha fazladır. Örneğin, kişinin hangi başka bedenle nasıl bir arzu ilişkisine geçmek istemesi, ya da hangi bedene sahip olursa olsun kendisini nasıl performe etmek istemesi, ilk bakışta büyük siyaset ve bıyıklı devrimcilerin siyaseti için önemsiz, tali görünen bu mesele, iktidarların bütün bir biyopolitik rejimi devreye sokup bedenleri faşizan bir baskı altına almak için alarma geçtiği bir durum olabilir.[6] Bedenler üzerinden gündelik hayatın kontrolü ise sonuçları tabi ki yalnızca bireysel yaşam olmayıp tüm kamusal yaşamın üzerinde muazzam bir tahakküm şeklinin işler kılınmasıdır. Bu nedenle mikro iktidar ilişkilerine karşı mikro mücadeleler bütünden bağımsız değildir. İktidarın bir ağ olarak kavranışı yaygın bir anlayış halini alır.
Bu dönüşümün sosyolojik sonuçlarından ziyade devrim paradigmasında neyi değiştirdiğine bakmak elzem görünüyor. Çünkü günümüz devrimci radikalizmin yaygın sinizminin ve nihilizminin bizleri inandırmak istediği gibi, devrimci paradigma bütünüyle buhar olup uçmuş, ve yeni dönemin siyasal hareketleri artık yalnızca sınırlı kimlik meseleleriyle uğraşıyor değildir. Yaşanan şey daha ziyade devrimci paradigmanın kendisinde, yeni bir devrim fikrini canlandırabilecek türden bir dönüşümdür. Bu devrim fikrinin başta gelen özelliği devrimin devlet iktidarını geçirmek olarak anlaşıldığı paradigmayı dağıtmasıdır. “Ama bugüne dek devrimci alanda hiç de devrimci olmayan bir şeyi, yani devlet aygıtını, asıl baskı organizmasını kendi tarzında yeniden üretmeyen bir makine var olmadı. İşte devrimin problemi: bir savaş makinesi nasıl güncel sistemin içinde oluşan bütün kaçışları onları ezmeden ve devlet aygıtını yeniden üretmeksizin hesaba katabilir?”[7]
Devrimci paradigmanın değişimi
Devrimci paradigmanın kendisinde devrimci bir dönüşüm olmadan, geçmişin devrimci projesinin emellerine sadakat mümkün değildir. Belirleyici tartışma Castoriadis’in kusursuzca ifade ettiği şu noktada yaşanır: “Devrimci Marksizm’den yola çıkıp, Marksist olarak kalmakla devrimci olarak kalmak arasında bir tercih yapmamızı gerektiren noktaya vardık, bu nokta uzun zamandan beri ne bir düşünümü ne de bir eylemi harekete geçiremez olmuş bir öğretiye sadık kalmakla, öncelikle değiştirmek istenen şeyin kavranmasını ve toplumun içinde o topluma karşı gerçekten karşı çıkan ve onun o anki biçimiyle gerçekten mücadele eden şeyin tanımlanmasını gerektiren bir projeye, toplumun radikal bir biçimde dönüştürülmesi projesine sadık kalmak arasında bir tercih yapmamızı da gerektirmekteydi.”[8] Çoğunlukla birbirine karıştırılan şey, henüz devrim fikrine sahip çıkan pek çoğunun algı eşiklerini aşamamış olan şey, geçmişin devrimci projesinin emellerine sadakatle, bu emelleri gerçekleştirmek için seçilen ve bugün artık Badio’nun deyişiyle “doygunluğa ulaşmış” olan yollara, usullere, bütün kavramsal sistematiğe karşı sadakat göstermektir. Yukarıda Deleuze’ün vurguladığı gibi devlet iktidarını ele geçirmeye odaklanmış parti-devlet modeli devrimci stratejiyi sürdürmek artık o projedeki devrimci ruha sadakat olmaktan çıkmanın ötesine geçmiş, devrim fikrinin başarısızlığının ve inandırıcılığını kaybetmesinin başlıca sebebi haline gelmiştir. 19. Yüzyılın devrimcilerinin tahayyül edebildikleri ve 20. Yüzyılın devrimcilerinin uğruna hayatlarını adadıkları devrimci dönüşüm projelerindeki canlı ruha sadakatin yolu, ortaya çıkan yeni öznellik biçimlerinin ve “yeni mücadele hatlarını” (Guattari) analiz edebilecek, doktriner olmayan bir devrim bilgisini oluşturmak, buna uygun düşen yeni devrimci mücadele yöntemlerini, araçlarının, geliştirmektir. Bugün tam da 1960lardan bu yana kapsamı genişleyen şekilde doktriner olmayan bir devrimci bilginin inşası sürüyor. Yeni mücadele alanları gelişiyor ve devrimci siyaset oldukça deneysel bir hal alıyor. Ancak hâlâ bir geçiş dönemini yaşıyoruz.
Mayıs 1968 sonrasından başlayıp ‘99 Seattle sonrasında devam eden bu kolektif eylem döngüsünün en önemli özelliği, dağınık ve örgütsüz sıradan insanların ve çoklu örgütlü siyasal aktörlerin kendi aralarında ağsal yeni birleşme metotlarını salt olumsal bir şekilde değil bilinçli bir şekilde tercih ediyor olmalarıdır. Yatay ilişkilenme biçimleri, doğrudan demokratik karar alma süreçleri, hiyerarşinin reddi, farklılıkların korunması, çeşitlilik ve ağsallık yeni örgütlenme biçimlerinin vazgeçilmez ortak noktalarıdır.[9] Kapitalizmin neoliberal politikalarının yaşama yönelik saldırılarına karşı yürütülen direniş ya da protesto eylemleri içinde kapitalizmi nasıl aşabiliriz sorusu, siyaset felsefesinin de birlikte sorduğu kapitalizmi ulus devletle ilişkisi içinde nasıl aşabiliriz sorusu halini alıyor. Antikapitalist olmak artık devletçilik karşıtı olmakla birlikte düşünülür hale geliyor. Bu 1850-1970 arasında sistem karşıtı hareketleri belirleyen stratejik paradigmanın aşılmasıdır. Karatani’nin ifadesiyle, “Demek ki sermayeye yönelecek herhangi bir karşı eylem devlet ve ulusu (cemaati) hedef almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, donanımı sayesinde gözüpektir. Üçlüden yalnızca birini inkar ederseniz, diğer ikisinin gücü sizi halkanın içine sonuna kadar çeker.[10]
Bu konuda Marksizm(lerin), anarşizm(lerin) ve politik ekolojilerin sunabileceği bütünsel cevaplardan başka yeni toplumsal hareketlerin parçalı cevapları mevcut. Geniş açıdan bakıldığında bu soru, ideolojilerin yükünden bağımsızlaşarak analitik içerik kazanmış bir komünizm ve doğrudan demokrasi –temsili olmayan demokrasi– sorunu halini almıştır. Ve bu iki kavram ailesinin karşılıklılığı etrafında ortaklaşan teoriler giderek çoğalmaktadır, doğrudan demokrasi pratiklerinin ve kapitalist olmayan ekonomik üretim ve mübadele biçimlerinin yaratılması yönünde eylemci grupların yaratıcı ve deneysel pratiklerin -patronsuz işyerleri, topluluk temelli ekonomiler, adil işbirliği deneyimleri, kâr amacı gütmeyen kooperatif işyerleri, işgal edilmiş konutlarda kolektif yaşam pratikleri, MST hareketinin toprak işgalleri yoluyla komünler yaratması, Zapasitaların özerk komünal topluluklar örgütlemeleri- gibi örneklerin sayısı çoğalıyor.
Geniş bir açıdan baktığımızda, kapitalizmi aşma sorusu, birbirinden ayrı akımların veya ideolojilerin verdiği alternatif cevaplar arasında en iyisini hedefleyen seçimi yapmak gibi bir dogmatikliği kaldırmaz. Öte taraftan her radikal cevabın muhtemel toplum tasavvurları için geçerli olabileceği bir ilişkisellik açısından meseleye bakılabilir. Aslında fiilen yaşanan da bugün hareketlerinin bazı meselelerinin giderek iç içe geçmeye başlamış olmasıdır. eko-sosyalizm, eko-anarşizm, toplumsal ekoloji, otonomist Marksizm, liberter komünizm, sosyalist feminizm, eko-feminizm, queer feminizm, anarka-feminizm, anarko-queer, özgürlükçü sosyalizm, kapsayıcı demokrasi, katılımcı ekonomi gibi giderek çoğalan melez siyasal yönelimlerin belirgin bir ortak özelliği vardır. Farklı mücadele hatlarında billurlaşan, eşitlikçi, anti-otoriter, anti-hiyerarşik, cinsiyetçilik karşıtı, ekolojist, çokkültürcü yaklaşımların radikal siyasal terminolojinin ortak hanesine yazılması, siyasal ve gündelik pratiği belirleyen bir ortak ethos halini alıyor. Ortak terimlerin yaygınlaştığı bir devrimci kültür yaratıyor. Odaklanılan sorun ne kadar tek gündemli olursa olsun, aktivist gruplar örneğin cinsiyet, yaş, deneyim, kimlik hiyerarşisi olmaksızın doğrudan demokratik karar alma süreçlerinde yer almak, ayrımcılığın tüm biçimlerine karşı olmak, devletten ve sermayeden bağımsız örgütlenmek, diğer aktivist gruplarla eşitlikçi ilişkiler kurmak gibi özellikle gösteriyor. Ve çoğu zamanda birçok aktivisti aynı anda birden çok gündemli mücadele alanının içinde yer alırken görebiliyoruz. Bu durum devrimci militanlığın içeriğini değiştirdiği kadar farklı mücadele alanlarında ortaklaşmış ortak etik değerlerin gündelik hayatın içine de sirayet edecek ölçüde yaygınlaşması anlamına da geliyor. Geçiş döneminin asıl sorunu bu noktadan başlıyor: farklı eylemcilikler arasına dağılmış olan ortak değerleri, birbiriyle ilişkili bir değerler sisteminin ortak değerleri haline getirip parçalı mücadeleler arasındaki evrenseli bulmak. Ya da tikel ve tümel arasındaki, yerel ve evrensel arasındaki ya da buradaki ve oradaki arasındaki bağı, yataygeçişliliği, etkileşimi ve ortak karar alma süreçlerini icat edebilmek.[11]

Bizim buralarda sistem karşıtı hareketlerin değişimi
Eski sol, Batıcı modernleşmeyi Kemalist tarzda ya da sosyalist modernleşmeyi Stalinist / Maoist tarzda ele alan evrensel bir ilerleme şemasına uygun olarak bir toplumsal dönüşüm anlayışına sahipti. Toplumun hegemonik Türk kimliği dışında bırakılmış kesimlerine duyarsız, kadınları yalnızca emekçi ya da devrimci kimliği üzerinden algılayan, oldukça muhafazakâr bir ahlak anlayışına sahip, otoriter, kültürel etnik dini farklılıkları önemsiz gören, başta toplumsal cinsiyet eşitsizliği olmak üzere pek çok karmaşık sorunu, bütüncül bir anlatı içinde eriten, ağırlıklı olarak kentli üniversite gençliğinden çıkan militan kadroların yönlendiriciliğindeki bir toplumsal hareket söz konusuydu. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 90’ların başındaki göreli serbest siyasi ortamda bu şemayı sorunsuzca yeniden canlandırmak isteyen sol kadroların bir kısmı bugün de varlıklarını sürdürüyorlar.
Öte yandan yavaş yavaş 80’lerde Türkiye’de yeni türden bir toplumsal hareket yelpazesi şekillendi. Kadın, ekoloji, lgbtt, kent mücadeleleri, insan hakları örgütleri, yerel ekoloji direnişleri, çiftçi örgütlenmeleri, öğrenci hareketleri, işçi hareketi, kamu çalışanları hareketleri, güvencesiz çalışanların hareketleri, Alevilerin siyasallaşması, Kürt hareketi derken, eski solun toparlayıcı şemsiyesine artık sığmayan bütün toplumsal kategoriler ayrı ayrı açığa çıkmaya başladılar.
Aslında eski sol dediğimiz şey, oluşumundan doruğuna vardığı 70lerin sonlarına kadar hiçbir zaman yekpare bir toplumsal hareket oluşturmamış ve hep çok sayıda siyasal örgütün hegemonya mücadelesi verdiği parçalı bir manzara sunsa da, rakip her bir siyasal aktörün söylemi, kendi içinde bütüncül ve herkesi kapsayan indirgemeci bir yaklaşımı ortaya koyuyordu. Hepsi de toplumun tüm ezilenlerini, emekçileri, işçileri, halk sınıflarını ve etnik çeşitliliğini temsil iddiasında olan örgütlü gruplar söz konusuydu. Aralarındaki farkların ana söyleme dair olmasından çok nüanslar üzerinden verilen bir hegemonya mücadelesi olduğunu söylemek adaletsiz olmaz.
70lerde eşzamanlı olarak ileri endüstriyel kapitalist toplumlarda gelişen yeni toplumsal hareketlerin sunduğu parçalı muhalefet biçimleri henüz burada söz konusu değildi. 68 isyancı patlamaları solun uzun bir tarihe sahip olduğu coğrafyalarda, eski solun otoriter, devletçi ve bürokratik yönlerinin özgürlükçü eleştirisinin yaygınlaşması, doğrudan eylemin ve gündelik hayatta devrim fikrinin benimsenmesi gibi yönler içeriyordu. Türkiye gibi o zaman için merkezin daha dışındaki az gelişmiş bir ülkede ise artık radikal bir eleştirisi yapılan devletçi sosyalist modellerin ilk kez yerleştiği ve toplumsal hareket örgütlenmeleri içinde kurumsallaştırıldığı bir dönemdir. Türk solu ve aynı siyasal entelektüel kaynaklardan beslenerek olgunlaşan Kürt solu için toplumsal hareketlere şekil verecek model, devletçi, hiyerarşik öncü partiye ile örgütlenen, anti-emperyalist ya da anti sömürgeci bir halk savaşı stratejisini benimsemiş bir Üçüncü Dünya sosyalizmi anlayışıydı. Dolayısıyla dünya solunda 70’lerde yaşanan özgürlükçü değişim ve yeni sosyal hareketlerin etkileri ancak 80’lerin ortalarında var olan sosyalizm deneyiminin kapitalist restorasyonu başladıktan sonra gerçekleşti.
Türkiye’de hâlâ benzer düşünsel çerçeveler içinde düşünen farklı sollar var olmakla birlikte, yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışıyla son yirmi yılda mücadele alanları alabildiğine çeşitlenmiş, bağımsız siyasal mücadeleler ve yeni siyasal özneler çoğalmıştır. Küresel toplumsal hareketin gelişiminden buradaki toplumsal hareketler de az ya da çok etkileniyor.
Türkiye’nin batısında olduğu kadar Kürt coğrafyasındaki toplumsal hareketlerde de değişimler yaşanıyor. En kapsamlı örnek olan Demokratik Toplum Kongresi ve Mezopotamya Sosyal Forumundan en minör örneklerden biri olan Kürt hareketi içinde Lgbtt aktivistlerin veya anarşist ve liberter düşüncelerin yaygınlaşmasına, sivil toplum örgütlerinin gelişiminden bağımsız bir kadın hareketinin oluşumuna kadar her alameti göz önünde bulundurduğumuzda artık terminolojimizi de değiştirmemiz gerektiren başka mücadelelerle karşı karşıyayız. Otoriter bir ulusal sol örgüt olan PKK’nin ruhani lideri konumundaki Abdullah Öcalan’ın çeşitli yazılarında devletçi söylemi eleştirmesini, bir entelektüel kafa karışıklığı ya da takiye olarak almayacak ve anlamaya çalışacaksak, dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin radikal söylemde yol açtığı derin ve geri dönüşsüz kırılmaya ayak uydurma girişimi olarak değerlendirmek ilginç olabilir. PKK’nin Latin Amerika’daki ve Hindistan ve Nepal gibi ülkelerdeki gerilla hareketlerine benzer bir yoldan geçtiğini, ulusal kimlik mücadelesine odaklı savaş stratejisinden kademeli olarak siyasal temsil kanallarını genişletmek isteyen, Kürtlerin artık sadece homojen bir ulusal kimlikten ibaret olmadığının ayırdına varmış, bu yüzden de farklı öznelliklerin ve mücadele alanlarının ortaya çıktığı bir toplumsal hareketler ağının PKK hegemonyasından sıyrılmaya başladığı bir dönüşümün yaşandığından söz etmek mümkün. Böyle bir dönüşümün mevcut siyasal temsilcilerin otoritesini sarsacağını öngörebilecek bir önderliğin bu olası yönelimlerle tarihsel bir uzlaşmaya girmesi ve siyasi projede katılımcı demokratik olarak yeniden yapılandırılacak yerel yönetimler üzerinde kendisini gösterecek, liberter sosyalizme yakın bir yapısal bir dönüşüm geçirmesi zorunluluk olarak kendisini dayatmış olabilir. Fakat ilk elde görülen şu ki bu yeni yol açma denemesi, bariz kavramsal ve siyasal tutarsızlıkları kendi içinde barındırıyor. Zira önderlik yapısının hali hazırdaki varlığı ve hegemonyası ile ortaya attığı ve harekete benimsetmek istediği söylem çelişiyor.[12]
Bugün Kürt hareketinin siyasal mücadelesinde görmeye başladığımız şey radikal bir siyasal alanın, hareket tarzları birbiriyle çekişen hatta çatışan öznelliklerin bir arada varoluşuna gittikçe daha fazla imkân tanıyan bir alan olmasıdır. Öteden beri bu siyaset alanını var eden şey, siyasetten dışlanmış olanların, bütün yıkıcılıklarıyla siyasete doğru akın etmesi, devlete huruç etmesidir. Bu alanın çeşitlenmesi, içerebileceği bütün olanakların açığa çıkması bu alanın dolayısıyla bu alanı kuran öznelerin meşruluğunun olumlanmasından geçiyor. Nasıl Kürt olmak bir kimlik olarak sabitlenemezse, Kürt hareketi içindeki siyasal özneler de türdeş bir öznelliğin tabiyetindeymiş gibi kurgulanamaz. Bu ise, söz konusu genişlemenin hareketin türdeş bir yapıda olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını kabul etmekten geçiyor.
Kürt hareketi içinde farklı siyasal öznelliklerin ortaya çıkmaları, ancak onların kendi çabalarıyla açıklanabilir, yoksa oradaki hegemonik güçlerin icazet vermesiyle değil. Kürt hareketinin içerdiği siyasal olanakları zenginleştirecek ve özgürlükçü siyaset biçimlerini açığa çıkaracak olanlar da bu özneler olacaktır. Bu siyasette hangi tonun baskın, hangisinin azınlık olduğuna bakıp, azınlık güçlerin oluşturduğu kaçış çizgilerini bütünüyle baskın tonun belirlenimindeymiş gibi görmek sadece dışarıdan konuşmak olur.

Siyasetin değişen anlamı
Sistem karşıtı hareketlerin bugünkü aşamasında, siyasetin tanımının aşağıdan ya da tabana dayalı örgütlenmeyle ortak anlama geldiğini söylemek aşırı olmaz. Siyasetin, gündelik algılanışında, devlet işleri ya da yönetim biçimi olarak algılanması, onun içini boşaltır. Siyasetin (politika) antik yunandaki kökensel anlamına eleştirel bir geri dönüşle doğrudan demokrasinin teorisini oluşturan Bookchin’le paralel şekilde Ranciere de siyasetin devlet işleri ya da iktidarı ele geçirilme mücadelesine indirgenmesine karşı çıkar. “Siyaseti iktidara sahip olma mücadelesiyle ve iktidar pratiğiyle özdeşleştirmek, onu daha baştan hesaptan düşmektir.”[13] Ranciere bu sürecin kenara itilmişlerin ayağa kalktıkları ve artık kendilerine biçilmiş kaderi, kimlikleri reddederek hayatları adına karar vermeye başladıkları uğraklar ile bunu takip eden eylem ve örgütlenme süreçleri olduğunu söyleyebiliriz. Siyaset, yalnızca bir egemenliğin tesisi ve bunun yeniden onaylanması (hali hazırdaki temsili demokrasi) olarak sınırlar içine kapatıldığında sıradan insanlar, bu sınırların dışına çıkıp, siyasetin alanını genişletmek için kurumsal siyaset yollarını zorlayan ve gündelik hayatın her yerini siyasallaştıran dönüştürücü eylemlere girişirler. Egemenliğin kendi mantığı açısından siyaset, devam eden merkezi iktidar yapılarının içinde hangi güç odağının kendisini temsil edecek kanallar yaratacağının kurumsal mekanizmaları olarak biçimlenir. Sıradan insanlar açısından ise siyaset, onların üstünde bir hâkimiyet tekniği olarak kurgulanmış olan bu siyasetin kenarına itilmişlerin ayağa kalktıkları kendilerini yok sayan bu siyasal alanı genişlemeye zorladıkları, kısaca sınırları ihlal ederek çatışmacı bir biçimi devreye soktukları uğraktır. Kimdir bu sıradan insanlar? Erkek egemen düzenin kamusal alandan dışlamayı ve ev içi emek sömürüsü süreçlerine hapsettiği kadınlar, kendilerine ait karar verme yetisinden yoksun görülen çocuklar ve gençler, hâkim ulus kimliğinin dışta bıraktığı etnik kimlikler, bir ülkenin vatandaşlık haklarından mahrum tutulan göçmenler, işçiler, işsizler, güvencesiz çalışanlar. Genel ve soyut bir çoğunluk değil ama sonu gelmez şekidle iktidar ilişkilerinin ürettiği azınlıklar. Deleuze’ün deyişini hatırlayalım: “Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir.”



Sonuç niyetine, sol liberalizmin başka bir eleştirisi
Türkiye’de güncel radikal / sistem karşıtı siyasetin en tartışılan konularından birisi sol liberalizm. Diğer tartışma olan Kemalist ulus devletçiliğin hegemonyası zaten ağır bir sarsıntı geçiriyor olduğundan ötürü onu hâlâ radikal siyasetin karşısına dikilen belirleyici engel olarak görmek anakronik bir hale geldi.
Sol liberalizm, genelde iki uçtan birbirine yönelen fiili ittifaklarla ya da söylemsel karışmalarla kendini gösteriyor. Birincisi kimlikler sorununa ve demokratikleşme sürecini kimliklerin mevcut siyasal sistem içinde temsil imkânına kavuşturmaya yönelik bir siyasayı izleyen ve bunun içinde ordunun siyaset üzerindeki vasiliğini altüst etmeyi birinci aciliyet olarak tarif etmeyi hemen hemen bir siyasal program seviyesinde sunan siyasal liberalizmin savunucusu entelektüel çevre. Kürt sorunu, azınlıklar ve onların vatandaşlık hakları, aleviler ve dini cemaatlerin kamusal alandaki etkinliklerinin önünün açılması önde gelen meseleler arasındadır bu yaklaşımda. Bu siyasal liberalizmin katı ulus devletçi bir çerçeveyi ya da Kemalist modernleşme zihniyetini aşındırmayı hedef aldığı onun ortalama iddiaları arasındadır. Sol liberalizmi, sola liberalizm noktasından eklemlenen bu unsurlar ile liberalizme sosyalist soldan eklemlenen diğer unsurların oluşturdukları bir yelpaze olarak tarif edebiliriz. Sol liberalizmin sosyalist kanadı, daha ziyade sosyalist mücadelenin önünün açılmasını sağlayacak demokratik standartları temin eden asgari hukuki zeminin oluşması ve güvence altına alınması açısından meseleye yaklaşıyor. Bu yüzden de Avrupa Birliğine giriş için gerekli düzenlemelerin hükümetlerce yapılmasını da öncelikli gündem maddelerinden birisi olarak savunuyor.
Kürt hareketinin yarattığı toplumsal mobilizasyon, hareketi yönlendirici iç kuvvetleri ve hegemonik aktörleri aşacak bir doğrultuda, aşağıdan yatay örgütlenmeleri eklemleyerek, çağdaş anti-kapitalist hareketlerin geldiği noktaya varmak üzere. Bu noktada sorunu ulus-devlet çerçevesi içerisinden, parlamenter reformlarla ya da AB’nin talep ettiği uygun hukuki düzenlemelerle çözülebileceği yanılmasını yaygınlaştıran sol liberalizmin eleştirisi, anti-kapitalist hareketlere içkin doğrudan demokratik ve komünalist eğilimlerle yapılabilir.
Zira bugün Türkiye ve Kürdistan’daki toplumsal hareketleri, gayri resmi, içkin bir özgürlükçü siyaset formundan alıkoyacak yön saptırması Kemalist ulus-devletçilikten ya da onun müttefiki konumundaki bazı sosyalist eğilimlerden gelmiyor. Asıl saptırma, özgürlükçü kavramları bir negatif özgürlük tasavvuru üzerinden şekillendirmekte olan sol liberalizmin sol kanadından geliyor. Bu sol kanat sol liberalizm, dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin 70lerden sonra bürokratik sosyalizmlere yaptığı eleştirileri liberal tarzda devşirerek, taban hareketlerine yönelik bir motivasyonu beslemek yerine, anti-kapitalist devrimci bir özgürlükçü anlayışı, sözüm ona otoriter solun eleştirisi iddiasıyla kalıcılaştırdı. Bundan çıkan sonuç ise, demokratikleşme ve haklar mücadelesini sınırlı bir radikal demokrasi arayışı içinde ifade etmek halini aldı. Kürt hareketine yönelik akıl vermelerle de kendisini gösteren bu yaklaşım, hareketin içinden gelecek içkin bir özgürlükçü eleştiriyi de sol liberal bir mecraya akıtma etkisi yaratmakta. Ne yazık ki bunun Kürt hareketinin siyasi önderleri arasında da alıcıları var. Otoriter solun olduğu kadar sol liberalizmin de siyaset tasavvuru, toplumsal hareketleri siyasetin o klasik alanına geri fırlatmaya teşebbüs ediyor: yani devlet işleri ya da iktidardan pay alma mücadelesi olarak siyaset. Bu ise siyasetin ezilenler açısından reddinden başka bir şey değil.
Ranciere’e kulak verelim: “Siyasal olan iki ayrı türden sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halinde insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik bir dağılımı vardır. Bu sürece polis adını vereceğim.
İkincisi ise eşitlik sürecidir. Herhangi birisinin herhangi bir başkasıyla eşit olduğunun varsayılması ve bu eşitliğin doğrulanması kaygısının kılavuzluk ettiği pratiklerin oyunundan ibarettir. Bu oyunu anlatacak en uygun ad, özgürleşmedir.[14]
Sol liberalizm ve ulus-devletçi siyasi çizgiler, ezilenlerin özgürleşme sürecinde siyaseti polis hattında saptırmaktan başka bir işlev görmüyorlar.






[1] 19. Yüzyılın sosyalizm çeşitliliğini anlatan tarih çalışmalarının yanı sıra ana noktaları ve dönüşüm uğraklarını sunan sistemli ve tarihselleştiren bir yaklaşım için bkz. Immanuel Wallerstein, “Sistem Karşıtı Hareketlerin Tarihi ve İkilemleri” G. Arrighi, I. Wallerstein, S. Amin, A. G. Frank (Der.), Büyük Kargaşa: Yeni Toplumsal Hareketlerin Krizi, İstanbul: Alan, 1993, ss. 10-53. ve W.G. Martin, Toplumsal Hareketler 1750-2005, İstanbul: Versus, 2008.
[2] Burada neden anarşizmi, özgürlükçü sosyalizm ve özgürlükçü komünizmin toplumsal mücadeleci geleneği olarak tarif ettiğim açık: başlangıcından itibaren bir devrimci toplumsal felsefi ve siyasal akım olarak anarşizm (toplumsal gelenekleri) ile toplumsal devrimle ilgili bir projesi olmayan bireyci anarşist eğilimleri birbirinden ayırıyorum. Birincisi yoğun toplumsal hareketler olarak örgütlenirken diğer devrimci akımlarla önemli farkları olmasına karşın yakın akraba bir siyaset geleneği içinden ortaya çıkar. Burada basitçe Bookchin’in formüle ettiği toplumsal anarşist yaşam tarzı anarşizmi ayrımına yaslanmıyorum. Farklı olarak, anarşizmi, tüm sosyalist, komünist akımların içinde yer aldığı daha geniş tarihsel şebekenin bir parçası olarak, yani mülkiyet karşıtı, radikal eşitlik ve özgürlük anlayışına yaslanan devletsiz toplumsallık biçimlerini arayan en eski heretik dini akımlardan, komüniteryan ve özgürlükçü halk hareketleri mirasına kadar yayılan bir deneyim içine yerleştiriyorum.
[3] Miladi bir nokta olarak değil ama dramatik bir artışı tetikleyici bir uğrak olarak Seattle 99’u alırsak, on küsur yıldan beri dünyayı değiştirme meselesini doktrinlerin çerçevesi dışına çıkararak ya da melez biçimler yaratarak tartışan ama hepsi de devletçi siyaset paradigmasını terk etmekte olan devrimci metinlerdeki çoğalmayı, bunlar arasındaki eş zamanlılığı ve ilişkisel tartışmayı dikkate almalıyız. Jacques Rancière veya Alain Badiou gibi komünist filozofların çalışmaları, Negri Hardt’ın İmparatorluk, Çokluk ve Commonwealth üçlemesi; Holloway’in İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek ve Kapitalizmi Yarın kitapları gibi otonomist Marksist metinler, Kojin Karatani’nin Transkritik kitabı, Katılımcı Ekonomi (Michael Albert ve Robin Hahnel gibi) üzerine yapılan çalışmalar, politik ekoloji alanındaki teorik üretimler, feminist ve queer çalışmaların ve politikaların giderek daha keskin bir radikalizm sergilemeleri, katılımcı, doğrudan ya da kapsayıcı demokrasi (Takis Fotopoulos) teorileri, anarşizm üzerinde devasa bir militan ve akademik külliyatın birikmesi gibi buraya sığması mümkün olmayan genişlikte militan düşünce üretiminin, içerdikleri bütün farklara rağmen hepsi de kapitalizmin aşılmasını radikal bir eşitlikçilik, radikal bir özgürlükçülük ve hiyerarşik olmayan siyasal örgütlenme biçimlerine bağladıklarını kaydetmek gerekiyor.
[4] Immanuel Wallerstein, “Sisteme Karşı Yeni İsyanlar”, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=281
[5] Claus Offe. "Yeni Sosyal Hareketler. Kurumsal Politikanın Sınırlarının Zorlanması," Kenan ÇAYIR (ed.), Yeni Sosyal Hareketler, İstanbul: Kaknüs, 1999.
[6] Bu söylediklerim için en güncel örnek Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın eşcinselliğin hastalık olduğuna dair beyanatları ve ikinci olarak da geçtiğimiz aylarda toplanan Aile konferansıdır. Bu konunun iktidar açısından nasıl bir siyaset içerdiğine dair çok taze ve güçlü bir analiz yazısı için bakınız: Emrah Göker, “Devletin Evanjelist Aygıtları”, Express, Ocak 2011, sayı 116, s. 18-21.
[7] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, çev. Ferhat Taylan - Hakan Yücefer, Bağlam Yayınları 2009, s. 432
[8] Cornelius Castoriadis, Marksizm ve Devrimci Kuram, çev. Hülya Tufan, İletişim Yay, 1997, s. 25. ayrıca  Castoriadis, “Günümüzde Marx”, Dünyaya, İnsana ve Topluma Dair, çev. Hülya Tufan, İletişim Yay, 3. Basım, 2005. Benzer bir tartışmayı yapan Badio da bir doktrine ya da örgütlenme geleneklerine alışkanlıklarına değil, devrimci projeyi hareket ettiren motivasyona ve onun şimdiye dönük eleştirisine ve geleceğe dönük tasavvuruna, en önemlisi dünyayı insanların kendilerinin değiştirebileceğine olan bağlılığa sadakate vurgu yapıyor. Alain Badiou, “Sadakata Sadakat: Eski Siyaset, Eski Örgütlenme Biçimi Doygunluğa Erişince”, Mesele, Sayı 9, Eylül 2007, ss: 31-33.
[9] Günümüz anti kapitalist hareketlerinin nitelikleri üstüne analitik bir çalışma için bak. Simon Tormey, Yeni Başlayanlar için Anti-Kapitalizm, çev. Ümit Aydoğmuş, Everest Yayınları, 2004.
[10] Marx’ın kapitalizm analiziyle ulus-devlet karşıtı bir özgürlükçü komünizmi ve Proudhon’u birleştiren istisnai bir çalışma için bak. Kojin Karatani, Transkritik Kant ve Marx Üzerine, çev. Erkal Ünal, Metis 2008, s. 41.
[11]Tarihsel olarak biz şunu anladık ki, içinde bulunduğumuz tekil durumları anlamak için tümel terimlerle düşünmeyi kavramak gerekir. Oysa şu ana dek toplumsal bir değişim hipotezi, her zaman için, sanki bu tümel soyut bir globallikmiş gibi, somut durumların üzerindeymiş gibi işlev gördü.” Miguel Benasayag ve Florence Aubenas, Direnmek Yaratmaktır, çeviren: Işık Ergüden, Versus Yayınları, 2007, s. 2.
[12] İrfan Aktan Express dergisindeki “Teoride ve Pratikte Özerklik” isimli yazısında, demokratik toplum kongresi çalıştayı sonrasında ortaya çıkan eleştirileri ve muhtemel gelişmeleri değerlendirdiği oldukça toparlayıcı yazısında, konuya dair eleştirilerini zikrederken Öcalan’ın yaklaşımları hakkında düpedüz iyimser bir aşırı yorum yapıyor: “Öcalan, aslında alternatif küreselleşme hareketlerinin temel argümanları üzerinden bir tarif yapıyor” diyerek kendisini alıntılıyor. Bunu söylerken, alternatif küreselleşme hareketlerinin başta gelen özelliğinin liderlik içeren temsil yapılarını ve siyasal partilerin dışındaki tabana dayalı hareketler olduğunu bilerek ihmal ediyor gibi. Kürt hareketi içinde, bağımsızlaşma eğilimi gösteren yeni sosyal hareketlerin önderliğe rağmen oluşması ayrı birşeydir, bu hareketlerin merkezden yürütülmesi ayrı bir şeydir. Exress, Ocak 2011, Sayı 116, s.17.
[13] Jacques Rancière, Siyasalın Kıyısında, çev. Aziz Ufuk Kılıç, Metis Yayınları, 2007, s. 139.
[14] Jacques Rancière, a.g.e. s. 71. 


Qijika Reş Dergisi / Sayı:3 Şubat 2011 

8 Aralık 2012 Cumartesi

Erkeklik ve iktidar ortaklığı

Erkeklerin en çok bildiği ama en çok inkâr ettiği sır:


Erkeklik sorgulanıyor. Erkeklik, artık erkekler tarafından da sorgulanabilir bir konu olarak görülüyor nihayet. Feminist ve Lgbt hareketlerinin yaygınlaşması ve güçlenmesinin de doğrudan bir etkisi olarak görebiliriz bunu aynı zamanda. Yaşadığımız ülkede bu alana dair şimdiye kadar neler yapıldığının özetiyle başlayalım: erkekler 2008’de ilk defa kadına yönelik şiddet, taciz tecavüz, homofobi, transfobi ve nefret suçları gibi konularda kendi inisiyatifleriyle sokağa çıkmaya ve eylem yapmaya başladılar. Bu sürecin ilk göze görünür aktörü olan Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi isimli anti-otoriter inisiyatifle birlikte bir takım farkındalık çalışmaları, sohbetler, atölye çalışmaları yapıldı. Bedi’nin doğrudan etkisi mi yoksa dönemin getirdiklerinden mi ayırt etmek zor, farklı sol, sosyalist partilerden de erkekler sokağa çıktılar. Esp, Edp, Yeşiller Partisi, BDP, gibi sol partiler de çeşitli zamanlarda öncelikli olarak kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokağa çıktılar, eylemler yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. İstanbul, Ankara, Van, Adana, İzmir, Diyarbakır, Malatya, Eskişehir (bilebildiklerim bunlar) gibi şehirlerde çeşitli zamanlarda çeşitli sol, sosyalist çevrelerden erkekler benzer eylemler gerçekleştirdiler. Bunun yanı sıra Erkek Muhabbeti isimli bir atölye çalışmaları dizisi de Sogep’in projesi olarak hayata geçirildi ve sürüyor. Geçtiğimiz Haziran ayında bu kez Kürtaj Yasağına Karşı Erkekler adıyla bir inisiyatif oluşturulmuş ve bir protesto yürüyüşü gerçekleştirmişti. İnternette bu konuları odağına alan bir kaç sosyal medya grubu da mevcut. Bazı blog ve web sitelerinde birçok yazılı kaynak ve bilgilendirici materyal toparlanıyor. Akademik alanda giderek artan bir üretim söz konusu: Son birkaç yıl içinde eleştirel erkeklik çalışmaları çerçevesi içinde görebileceğimiz yeni yeni telif kitaplar çıkmaya başladı. Konuyla ilgili tez çalışmalarının yanında ilk kez bundan 2 yıl önce bir de akademik sempozyum düzenlenmişti. Ana akım basında da bazı köşe yazarlarının konuyu sürekli olarak gündeme taşımasını da bu başlıklara ekleyebilirim.
Birkaç yıldır peş peşe birbirine eklenen ve bu dönüşüm alanını küçük katkılarla şekillendiren bu örneklerin en yenilerinden biri kendi alanında bir ilk oluşturan bir kitap: Bilinen Sır: Erkeklik ve Sosyalist Erkekler, Mesut Çeki tarafından derlenmiş. Çalışma bir grup erkeğin konuya dair doğrudan kendi deneyimlerinden ve erkekliği sorgulama süreçlerinden yola çıktığı yazılardan oluşuyor. Kitaba katkıda bulunan erkekler örgütlü sol hareketin içinden geliyor. Hem kendi içlerinde atölye çalışmaları ve konuya dair okumalar yürütmüşler hem de sokaktaki protesto eylemlerinin bazılarını örgütlemişler. Hatta bazı semt kahvelerine giderek atölye çalışmaları da yapmışlar.



Kitabın 17 yazarı toplam 18 metinde konuyu kendi deneyimleriyle ve dönüşümlerini nasıl gördüklerini anlatarak ele alıyor. Sosyalist feminist teoriden, Marksist literatürün bazı kaynaklarına, Lgbt hareketinden toplumsal cinsiyetin cinsiyet devrimi perspektifiyle birlikte ele alınışına ve Kürt özgürlük mücadelesinin bu konuya dair üretimlerinin katkısına kadar çeşitli meseleler tartışılıyor. Tartışılan en önemli sorunlardan birisi de örgütlü mücadele içindeki kadın yoldaşlarıyla ilişkiler sorunu. Kitapta yazan her erkek açısından kendi zihniyetinin yol açtığı sorunlara dair çok kayda değer bir farkındalık, bir yüzleşme boyutu mevcut.
Bu gibi yüzleşmelerin yapıldığı metinlerde en zorlayıcı nokta özellikle erkeklerin kendi deneyimlerini ele alırken, kendi duygularını başkalarına açmakta çekingen davranması ve rahat yazamamasıdır. Bir atölye çalışmasının yüz yüze ortamında yakınlık hissettiğimiz kişilere bile son derece sakınımlı davranabiliyoruz. Ancak bu yazıların tümünde, bu sınırlamayı aşmayı, kendi kırılganlığını da açık etmeyi isteyen ve bunu yer yer de başaran göze çarpan bir çaba var. Meselenin bu yönü, ortaya atılacak bütün çözümlemelerin ve derin politik analizlerin ötesinde bir önem taşıyor.
Erkeğin kendi iç dünyasında gerçekleştireceği dönüşüm, başkalarıyla sosyal ilişkilerinde yaşadığı duygulanımlarının dahi toplumsal olarak inşa edilmiş yapılardan süzülerek somutlaştığının bilincine varmakla mümkün. Bu, “duygularımız bize ait değildir” demek anlamına gelmez, ancak “duygulanımlarımız bile” salt mahrem ya da kişisel değildir. Kişisel olan aynı zamanda politiktir, aynı zamanda toplumsal ve kültüreldir.
Biz bunu birbirimizle yazılı ya da sözlü olarak deneyim paylaşımı esnasında deşifre edebilirsek aynı zamanda politik bir mesele de kılabiliriz. Dünyayı dönüştürme mücadelesinin kendimizi dönüştürme mücadelesinden ayrı bir şey olmadığını ayırt etmenin bir yolu da birbirimizi dönüştürmeye açık olmak, yani kendimizi açık ve eleştirilebilir kılmaktır. Bu yüzden erkeklik sadece bir benlik dönüşümü meselesi olarak kavranamaz, bir kolektif mücadele alanı olarak kavranması gereken şeydir. Kitabı özel ilk kılan şey de bu: elbette her okur, radikal / devrimci politikayı kendi algılaması çerçevesinde kitapla farklı şekilde ilişkilenebilir. Ancak deneyimin kolektif paylaşımı olarak görebileceğimiz bu çalışma, her birimizin farklı çevreler içinde kendi erkekliğimizle ne şekilde uğraşabileceğimize ve bunu bir devrimci politik dönüşüm mücadelesi olarak nasıl kavrayabileceğimize dair somutlaşmış bir örnek sunuyor.
Önsözde Mukaddes Erdoğdu Çelik’in dediği gibi “Kuşkusuz bunlar ilk devrimci girişimler, arkasının gelmesi gereken uzun soluklu mücadelenin başlangıcı sayılmalı”. Henüz bir arpa boyu kadar yol gitmedik, ama bu bile ne kadar uzun bir süreçten sonra, kendi dirençlerimizi birer birer kırmaya başlayınca oldu. Şimdi erkekliği sorgulamanın, egemen erkeklik ve iktidarla özdeşleşmemizi reddetmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu görebiliyoruz.
Örgütlü bir mücadele haline henüz gelememiş olsa da küçük farkındalık gruplarıyla, atölyelerle, düzenli okuma ve tartışmalarla daha da yol alabileceğimiz aşikâr. Sadece sokaklarda sesimizi duyurarak egemen erkekliğin dışına çıkmaya çalışmanın mümkün olduğunu göstermekle kalmamalı, örgütlü mücadelenin bütün alanlarında, sendikalarda, stk’larda, parti örgütlerinde, üniversite kantinlerinde, eylem alanlarında, kültür merkezlerinde bizzat erkekler çalışmalar örgütlemeliyiz. Bilinen Sır gibi kitapların daha da çoğalması ve kolektif deneyimlerin artması için.

Bilinen Sır - Erkeklik ve Sosyalist Erkekler
Derleyen Mesut Çeki, Akademi Yayın Ceylan Yayıncılık, Mayıs 2012

8 Kasım 2012 Perşembe

Anarşizmin bu topraklardaki alımlanışına ve güncel durumuna dair

Bir süreden beri 'anarşizmin kavramlarıyla konuşan bir liberalizmle karşılaştığımızı' düşünüyorum. Her an otoriter akıl yürütmelerin eline geçebilecek kadar kaygan bir 'beyan esastır' düsturunu bir kenara bırakıp, 'ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' demeyi zorulu kılan bir durumla karşı karşıyayız. Bunun da ötesinde bütün muhalif kesimleri ilgilendiren kritik politik konulardaki anarşistler arasındaki değişen tavır alışlar ve beyanatlara bakıp, bu beyanların bir kısmının -özellikle pek çok örneğini itaatsiz.org ve anarşist isimli derginin çevresinde gördüğümüz- özellikle siyasal liberallerin ve liberal sosyalistlerin tutumlarıyla konjontürel dalgalanmalar içindeki benzeşmesini takip edersek bu tarif ettiğim durumu daha net görürüz. Son olarak açlık grevleri karşısındaki burada özetlemek bile gerekmeyecek -artık anarşistler arasında neredeyse herkesçe bilinen- tutumlar ayrışması bunun tipik göstergesi oldu. Benzer ayrışmaların şiddetin kullanımları, anti-militarizm, Kürt özgürlük hareketine yaklaşım, anarşizmin toplumcu-komünist geleneğine yaklaşım, Marksizm’in anarşizmle de yakınlaşabilecek heterodoks yorumlarına yaklaşım, sosyalist çevrelerle ilişkiler, örgütlenme konusundaki yaklaşımlar, din-İslamiyet konularına bakış farkları gibi eksenlerde de yaşandığı biliniyor.
 Kısaca bütün ayrışmalar ilk bakışta ideolojik veya farklı anarşizm anlayışları üzerinden kuruluyor gibi görünse de kırılma daha farklı: siyasal iktidarın saldırılarına karşı mücadele yürüten politik öznellikler arasında anarşistlerin, anti-otoriter ya da liberter olduğunu beyan edenlerin nasıl bir rol oynayacağı hususunda şekilleniyor bütün ayrışmalar. tabi bu ayrışmaların 'anarşizmin otantik özünü korumak isteyen' has anarşistlerle onu 'reel siyaset'e bulaştırmak isteyenler arasında olduğunu öne süren zayıf bir demogoji de mevcut. Bu demogojinin kendi kendisini çürüttüğü nokta ise tam olarak şu: bu demogojiye sıkça başvuranların neredeyse ortak hattını oluşturan sol liberalizm, demin de saydığım belli başlı tüm kritik siyasi konularda tavır alışlarının özeti oluyor. Yani otantik anarşizmin katiyetle saf, bozulmamış bir halinin gereklerini dile getirdiğini iddia edenler, her ne hikmetse tam da gündelik siyasetin en temel noktalarında sol liberal akımlarla -siyasi liberaller ve liberal sosyalistlerle- neredeyse aynı dili, ama onun biraz daha bireyci bir versiyonunu paylaşıyorlar. yani kendi siyasi pozisyonları da elbette hepimizin olduğu gibi, yaşadığımız ülke ve dünya gündemini enine boyuna kesen tüm mevcut siyasal fay hatlarıyla belirleniyor. Ancak yine de gündelik politikaya bulaşmadan tertemiz bir konumda anarşizmin saflığını koruduklarını iddia edebiliyor bahsettiğim çevreler. Tuhaf bir durum: toplumsal devrim değil de anarşizmin müritleri olmanın kendisi amaç haline geliyor.
 Kabaca iki hat çıkıyor karşımıza: bir tarafta içe dönük, kapalı topluluk kurma eğilimli, anarşist kimliğini vurgulayan, bireyciliğe daha fazla değer biçen ve kendi varoluşunu sol karşıtlığını, hatta karalamacılığını misyon edinmek üzerinden kuran, pratik mücadeleler yaratmaktan çok anarşizmin tarih üstü değişmez ilkeleriyle bir grup olarak saflığını koruma çabasını öne çıkartan bir anarşizm yorumu. diğer tarafta radikal toplumsal mücadeleler içinde kompleks duymadan diğer devrimci gruplar ve bireylerle birlikte varolmakta, yeri geldiğinde işbirlikleri kurmakta beis görmeyen; anarşizmin tarihsel devrimci hattını ve günümüzün toplumsal mücadelelerini tutarlı bir şekilde sahiplenen; anarşist kimliğinden ziyade, anarşizmin, devrimci mücadeleye kattığı anti-hiyerarşik örgütlenme ve atak isyankar boyut, doğrudan eylem, temsilin reddedilmesi gibi pratik yönlerini öne çıkartan; ekolojist, hayvan özgürlüğü mücadelesi, göçmen mücadelesi, feminist, lgbt, kent mücadeleleri, emek mücadeleleri, Kürt özgürlük hareketi, savaş karşıtı protestolar gibi alanlarda farklı çevrelerle işbirliğine-eylem ortaklığına ya da birlikte mücadele yürütmeye yatkın; anarşizmin fikri saflığından çok çağdaş düşünce içindeki birbiriyle kesişen özgürlükçü radikal düşünce hatları arasında bağlantılar kuran ve bu anlamıyla çeşitli güncel toplumsal mücadele alanlarına etki eden ve buralarda yatay örgütlenme biçimleri geliştiren bir hat. Elbette bu kalın çizgilerle belirlediğim ayrımın homojen olduğunu söyleyemem, her iki hat da içinde çeşitlilik barındıyor. Ancak bu ayrışmanın özneleri özellikle belirgin konularda birbiriyle oldukça sert seyreden tartışmalara girdiğinde, sol liberal bir ziyniyet yapısının ilk hatta çok bariz bir şekilde olgunlaştığı görülüyor. Beraberinde entelektüel planda anarşist bir devrimci tutumla ilgili olamayacak türden muhafazakâr ve liberal görüşlerin tuhaf melezleriyle de karşılaşıyoruz.
 Bugünlerde birisinin anarşistlik beyanından, hiç de onun devrimci, özgürlükçü, radikal anlamda eşitlikçi, anti-kapitalist, cinsiyetçilik ve homofobi karşıtı, genel ahlak karşıtı, muhafazakârlık karşıtı ya da yaşadığımız coğrafyayı boydan boya sınıfsal ve kültürel olarak kesen beyaz türk / kürt kimliğinin yarattığı yarılmayı aşmaya yönelik gerçekten eşitlikçi bir politikadan yana olduğu gibi bir sonucu yazık ki çıkaramıyoruz. Anarşist dendiğinde, daha çok metodolojik bireyciliği benimsemiş, apolitik, örgütsüzlüğü özgürleşme olarak gören, bireysel farklılığı yücelten, eylemciliği yüzeysel bir gösteriye, isyanı da sadece kuru bir ruh haline indirgeyen bir tipoloji akla geliyor daha çok. Bu tek taraflı olarak anarşizme gıcık olan "solcu"ların ürettiği bir stereotip değil. Aynı zamanda anarşistlerin de kayda değer bir kısmının severek benimsediği veya kendilerinin de yeniden  ürettiği bir kalıp.
 Bu çerçevede, anarşizmin olmazsa olmaz bir boyutunu oluşturan anti otoriterlik,  soyut bir kavrama dönüşüyor ve yalnızca pratikte kolektif mücadele yolları geliştirmenin altını oymaya yarayan, aşırı kuşkucu bir mazeret halini alıyor. Sanki insanların kolektif bir araya gelişleri zorunlu olarak otorite doğururmuş gibi illüzyonlar ortalığı sarıyor. ki bu yapmacık tutum, liberallerin her örgütlü mücadelenin potansiyel olarak totaliter olduğu ve terörizme meyledebileceği vehminden bir tık farklı değil. öte yandan, bir sürü uyumsuz ve uygunsuz konum alış da kendini 'anarşizm' etiketi altında beyan edebiliyor ve bu da farklılığın onaylanması havasına büründürülüyor. bu tür bir alakasızlar yelpazesinin tuhaflıkları tartışmaya dahi açıldığında feryatlar kopuyor, bunu tartışanlar anarşizm dışı, hatta otoriter ilan edilmeye çalışıyor. Egemenlerin hizmetindeki kavramlarla konuşup, yine de ortalıkta anarşistlik beyan edenlerden geçilmiyor. Böylelikle anarşizm ölçü dışı hale geliyor: "beyan esastır!"
 Milliyetçiliğe yaklaşan yerlici fikirleriyle, liberallerin özgürlükçü olarak bağra basılmasıyla, koyu taassuba sempatiyle yaklaşan bir esneklikle, devletin bürokratlarının ağzına yakışacak sözlerle devrimci gruplara eleştiri yöneltebilmenin hoyratlığıyla, İslamiyet’in Sünni akımlarına ve halk ortalamasının sıradan ahlak değerlerine hayırhah tutumlarıyla, kurban ritüelini tasvip etmekten kürtaj yasağını savunanlara yaklaşanlarla aynı argümanları dillendirmeye varacak kadar muhafazakârlıkla içli dışlı olabilen, Ergenekon soruşturması müsameresinde iktidar partisinin toplumu militarizmden uzaklaştırdığı mavalını tekrar üretebilen birçok siyasal basiretsizlik örneğini bir bir görüyoruz ilgili cenahlarda.
 Anarşizm içindeki "her türlü farklılığı" muteber kılarak eleştirelliğin önünü kesmeye çalışan; eleştirel tartışmalara tahammülsüzce yaklaşıp kendisini dokunulmaz, saf, arı anarşizmin hakiki temsilcisi ilan eden; anarşizmi bir kimlik haline getiren, ancak özneler arası kolektif alanda inşa edilecek bir pratik olduğunu bir kenara koyan; anarşi mefhumunu sadece bir mistifikasyon haline dönüştüren; politika tartışmayan; iktidarın saldırılarına karşı toplumsal karşı koyuşların nasıl üretileceğine kafa yormayan; "her türlü şiddete karşı olma" şiarını dillerden düşürmeyip, anti-militarizmin şiddetsizliği temel alan bir biçimini anarşizmin resmi ideolojisi haline getirerek, anarşist tarihi inkar edercesine bunun antimilitarizmin olası tek biçimi olduğunda inat eden; klasik liberaller gibi sol düşmanlığını meslek edinmiş; ama muhafazakarlığa, toplumun "değerlerine" son derece hoşgörülü; kendi içindeki sınıfsal farkları ve bunun doğurduğu bakış açısı uyumsuzluklarını ve konformizmi görmezden gelmeye çalışan bir liberalizmin anarşizmin ta kendisi olarak hegemonik kılınmak istendiğini, ama bunu yapamayınca da hırçınlaştığını görüyoruz. Lakin bu anarşizm türevi, hegemonya kurabilmek şöyle dursun, teşhir edildikçe yalnızlaşıyor, kendi kemikleşmiş ön kabullerini tartışmaya açmıyor ve giderek de bu izole varoluşunda kendisini tüketiyor.
 Anarşizmin mutlak bir biçimi olmasa da, her akımında devrimci olmayanı olandan ayırmanın ölçütlerinin neler olabileceği hakkındaneyseki birçok insan hemfikir. Bu devrimci eğilimi sahiplenenler, eşitler arası bir diyaloğa hiçbir yararı olmayan gereksiz bir nezaketi bir yana bırakarak, anarşizmin kavramlarıyla konuşan bu liberalizm anlayışının, diğer sol liberaller, sosyal demokratlar, anarko kapitalistler ve liberteryanlerle aynı soydan geldiğini artık apaçık görüyorlar ve açıkça da dillendiriyorlar. Çünkü zaman içinde bu eğilim tıpkı solun önemli bir bölümünü domine eden ulusalcılık ve sol liberalizmin giderek berraklaşması gibi anarşizme sirayet eden sol liberalizm de daha belirgin şekilde kendisini şekillendirip söylemini netleştiriyor.
 Zira liberalizmin radikal bir türevi gibi görünen anarşizm çeşidi, anarşizmin devrimci eğilimleriyle kurduğu düşmanca ilişkide görüldüğü gibi hiç de antiotoriter olmadığı gibi özgürlükçü bir toplumsallaşmayı telaffuz edebilecek bir içeriğin de altını doldurabilmekten aciz. Varlığını sürtünmesiz uzayda ve ideal koşullarda tasavvur etmeye devam ediyor. Anarşizmin kavramlarıyla konuşan liberalizm, gündemin en kırılgan konularında sözüm ona bir üçüncü yol belirleme çabası içinde kabak gibi kendi kendisini daha da teşhir ediyor. aslında zaman zaman dillendirilen bu üçüncü yol her zaman en risksiz, kendine ahlaken üstün bir mevki tayin eden steril bir sinizm konumu almaktan ibaret.
 Tabi ki en bariz ayrışma noktası yine Kürt özgürlük hareketine yaklaşım meselesi: pek çok kez bu eğilim siyasal iktidarın Kürt hareketi ve onun direniş yöntemleri karşısındaki söylemine meşruiyet zemini oluşturacak açıklamalarda bulunuyor. Hoş devede kulak, kim takar sol liberal anarşistleri değil mi? Ama bu manzara, hegemonik siyasetin etkilerinin nerelere kadar uzanabildiğini görebilmek açısından anlamlı. O kemikleşmiş otantik anarşizm söyleminin, kendinden hoşnut hareketsizliğin, örgütlenme karşıtlığını öven tutumların geldiği son nokta ise saf liberalizmin anarşizmin terimleriyle konuşmaya başlamasıdır ve bazı mahfillerde anti-kapitalizmin bile anarşizmin temel bir niteliği olmaktan çıkarılmasını önermeye kadar gidiyor. Toplumsal mücadeleden, kolektivizmden, komünizmden filan söz ettiğinizde dinozor muamelesi görürsünüz. Lakin 80ler ve 90lar bitti, rüyadan, ya da kâbustan uyanmanın vakti geldi. 

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...