Küresel ölçekte tüm silahlı ulusal kurtuluş hareketleri çağını doldurdular. Köylü sınıfına ve kent yoksullarına yaslanan ve gerilla savaşı vererek siyasal egemenlik ve bağımsızlık mücadelesi sürdüren hareketler tarihsel devrini tamamladılar. Bu köklerden gelen siyasal hareketler ya dönüşmek ya da yerini başka ideolojik referanslarla yola çıkan hareketlere terk etmek zorunda kaldılar. Filistin'de ve tüm Ortadoğu'da gerçekleşen böyle bir dönüşümdü. Seküler sol bir güç olan FKÖ, hegemonyasını kaybederek yerini İslamcı bir hareket olan Hamas'a bıraktı. PKK ise, hem seküler bir çizgide kalma ısrarı hem de sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin sınırlarından çıkmakta kararlı tutumuyla, gerilla hareketleri arasında öncülüğünü Zapatista'ların yaptığı bir dönüşüme -bazı yönleriyle- benzer bir yol izlemekte. Rojava'daki süreç muhtemelen Zapatista örneğine biraz daha yakın.
Eğer Öcalan, bu dönüşümün ideolojik inşasını gerçekleştiren bir entelektüel mesai yapmasaydı, hareketin siyasi ve ideolojik önderliği eski ideolojisinde kalsaydı, muhtemelen PKK etkinliğini kaybedecek ve yerini ya milliyetçi Kürt örgütlerine bırakacaktı ya da Kürt İslamcıları kendi hegemonyalarını kuracaktı.
Ne var ki bu ideolojik dönüşüm sürecini Öcalan'ın kişisel becerisi, siyasal dehası olarak da yorumluyor bazen yurtsever arkadaşlar. Ben daha çok dünya sisteminin mecbur bıraktığı bir sıkışmanın, ve tabanda yaşanan toplumsal dönüşümün yol açtığı bir siyasal-ideolojik krizin içinden çıkmak zorunda olmasına bağlıyorum. Artık siyasal bağımsızlık peşinde koşan bir ulus devlet arayışı ya da talebi, özgürleşme olarak görülemez. Tersine küresel kapitalist sistem içinde tabi bir konuma talip olmaktır. Zira ulus devlet, sermayenin dünya sistemi içindeki yerel faili olarak iş gören, küresel tabiyet sistemi içinde yer alan bir zor gücünün örgütlenmesidir.
Buna karşın eş zamanlı olarak, Kürt siyasal hareketlerinin doğurduğu mobilizasyon, tek siyasal hedefin ulusal kimliğin tanınması etrafında tarif edilemeyeceği yeni yeni siyasal (gençler, kadınlar, Kürt emekçi sınıfları, lgbtt bireyler gibi) öznelliklerin de ortaya çıkmasına dolaylı olarak sebep oldu -bu eş zamanlı olarak küresel kapitalizmin ve neoliberal dönüşümün yol açtığı bir süreçti. Kürt toplumu, sadece 80'lerdeki yoksul tarım proleterlerinden ya da kent yoksullarından oluşmuyor artık. Hatta Öcalan'ın hapiste yeni okumalar yapmasını sağlayan basınç muhtemelen Kürt hareketi içindeki yeni kuşaktan geldi.
Ama bu dönüşüm tek taraflı olarak yalnızca tabandan gelseydi, yani sosyalizmin ve sömürge karşıtı milliyetçiliğin tarihsel krizini doğru okuyan Öcalan'da da karşılığını bulmasaydı, Öcalan mitine gönülden bağlı unsurlar tarafından muhtemelen dışlanacak ve bu tür bir eğilim hareketin davasına ters düşen bir liberalleşme olarak görülecekti belki de. Ama önderliğin etki gücünü kullanarak yukarıdan gelen ve aşağıdaki ihtiyaçları da karşılayan bir dönüşüm motivasyonu, hem onun hareket içindeki hegemonyasını korumasını hem de hareketin tarihsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladı ki bu da hareketin bütünlüğünün bozulmasını engelleyebildi böylelikle. Bu bakımdan, sonucu açısından hayırlı bir dönüşüm diyebiliriz buna, çünkü hem Kürt özgürlük hareketinin siyasal bütünlüğünü ve TC'ye karşı etkili mücadelesini sürdürmesini sağladı hem de Yeni Sol ve özgürlükçü teorilerin, yeni özgürlükçü mücadele hatlarının Kürt hareketiyle organik ilişkiler içerisinde, Kürdistan'da hayat bulmasına yol açtı. Bu yüzden de hareketin reel siyaset ve özgürlükçü siyaset arasındaki gerilimleri çözmeye çalışan ama aynı zamanda tutarlı da kalmaya gayret gösteren bir yol izlemekte olduğunu gözleyebiliriz. Bu sayede Kürt siyasal hareketi, hem Türkiye'deki siyasal iktidarın etkinlik alanının daralmasına hem de özgürlükçü siyaset alanının genişlemesine büyük bir güç sarf ediyor.
Kısaca hareketin geleneksel marksist leninist doğrultudan çıkarak ideolojik paradigmasını değiştirmesi, kendisini bir tarihsel yenilgiye mahkum olmaktan korumasına ve çağdaş toplumsal hareketlerle doğrudan bağ kurarak komünalist özgürlükçü bir doğrultuya girmesine olanak sağladı. Bu dönüşüm süreci halen hareket içinde devam ediyor ve farklı siyasal paradigmalar arası gerilim ve çatışmalar da hareket bünyesinde dışavuruyor sürekli olarak. Kimi zaman soldan bakıp hareketi bir gerileme içinde görenler ya da anarşist görüşten bakıp hareketi yeterince özgürlükçü görmeyenler harekete dışarıdan bir eleştiri yöneltiyorlar. Ancak sorun, hareketin içkin dönüşüm sürecinde ne doğrultuya gitmekte olduğu ve siyasal önderliğin de bu teorik-politik yeniden inşaya neden gerek duyduğunu takdir edebilmektir.
1 Ekim 2014 Çarşamba
Cehalet ile Aptallık arasındaki farka dair
Kentli ve eğitimli gözüyle bakınca cahil kalmış görünen birisi, aslında çoğunlukla emeğiyle geçinmek için mücadele eden ve çok kısıtlı koşullarda yaşayan birisidir. Onun için temel bilgi hayatta kalmanın bilgisidir. Bu noktada son derece donanımlı olmak zorundadır. Başka şansı da yoktur. Ama ufkunu kendi yaşamının dışına doğru geliştirilecek olanaklara sahip değildir. Bunun daima bilincindedir, mütevazıdır. Sınırlarını bilir. Bu yüzden cahillik ayıplanamaz. Cahillik aşağılanamaz. Cahillik ile dalga geçmek suçtur. Çünkü cehalet emeğin sömürüsünün yol açtığı en büyük yoksullaştırma biçimlerinden birisidir. Açlık gibidir. Yiyecek ekmeği olmama halidir.
Aptallık ise elinde bilgilenme, araştırma, sorgulama olanakları olduğu halde sırf konforunu bozmak istemediği için yavan düşüncelere teslim olma halidir. Edindiği mesleki, sınıfsal, kültürel, siyasi ya da yaşından gelen bir statünün sebep olduğu sabit bakış açısını değiştirmek için hiçbir zahmete girmeyen kişilere mahsus, çoğunlukla kibire eşlik eden yavan düşünce ya da ufuksuzluk halidir. Hayatta kalmanın bilgisi ile sınırlanmadığı halde düşüncenin farklı konumlara doğru hareket etmesine yönelik içsel bir direncin baskısıdır. Kendi baktığı yerden, hayatı sürdürmek için yeterli gördüğü bilgisi ve deneyimi ile kendisini güvenlikte hissettiren sabit bir konumu benimsemektir. Kültürlü, eğitimli, mesleki açıdan donanımlı, akademisyen veya yazar sıfatlı kişiler arasında aptalca fikirlerin ya da aptalca akıl yürütmelerin yaygınlığı özellikle de sığ indirgemeci polemiklerle kendisini gösterir çoğu kez. Aptallık kendini zeki göstermenin retorik araçlarına sahip olan zihin konformistleri için en korunaklı limandır. Minimum enerji sarfiyatı ile maksimum gösteriş yapabilirler. Hem en ufak bir yenileme, geliştirme gereği duymadan biteviye tekrarladıkları ezberlerini sunmaları hem de önemli şeyler söylüyor görünmeleri bu sayede mümkün olur. Aptallığın alameti düşünceyi akıl yürütme sürecinden koparıp sığ betimlemelere, amblemlere, sloganlara indirgemesidir. Aptallık despotça yargılara eşlik eder.
Aptallığın pornografik bir şehvetle sergilenmesi, herkese yapılan bir aşağılamadır. Kimsenin aptallıklarını "bu da benim fikrim" diye başkalarının üstüne, sorulmadan boca etmeye, aptallığıyla rahatsızlık vermeye, can sıkmaya, vakit ziyan etmeye hakkı yoktur.
Aptallık bir hak değildir.
Aptallık ise elinde bilgilenme, araştırma, sorgulama olanakları olduğu halde sırf konforunu bozmak istemediği için yavan düşüncelere teslim olma halidir. Edindiği mesleki, sınıfsal, kültürel, siyasi ya da yaşından gelen bir statünün sebep olduğu sabit bakış açısını değiştirmek için hiçbir zahmete girmeyen kişilere mahsus, çoğunlukla kibire eşlik eden yavan düşünce ya da ufuksuzluk halidir. Hayatta kalmanın bilgisi ile sınırlanmadığı halde düşüncenin farklı konumlara doğru hareket etmesine yönelik içsel bir direncin baskısıdır. Kendi baktığı yerden, hayatı sürdürmek için yeterli gördüğü bilgisi ve deneyimi ile kendisini güvenlikte hissettiren sabit bir konumu benimsemektir. Kültürlü, eğitimli, mesleki açıdan donanımlı, akademisyen veya yazar sıfatlı kişiler arasında aptalca fikirlerin ya da aptalca akıl yürütmelerin yaygınlığı özellikle de sığ indirgemeci polemiklerle kendisini gösterir çoğu kez. Aptallık kendini zeki göstermenin retorik araçlarına sahip olan zihin konformistleri için en korunaklı limandır. Minimum enerji sarfiyatı ile maksimum gösteriş yapabilirler. Hem en ufak bir yenileme, geliştirme gereği duymadan biteviye tekrarladıkları ezberlerini sunmaları hem de önemli şeyler söylüyor görünmeleri bu sayede mümkün olur. Aptallığın alameti düşünceyi akıl yürütme sürecinden koparıp sığ betimlemelere, amblemlere, sloganlara indirgemesidir. Aptallık despotça yargılara eşlik eder.
Aptallığın pornografik bir şehvetle sergilenmesi, herkese yapılan bir aşağılamadır. Kimsenin aptallıklarını "bu da benim fikrim" diye başkalarının üstüne, sorulmadan boca etmeye, aptallığıyla rahatsızlık vermeye, can sıkmaya, vakit ziyan etmeye hakkı yoktur.
Aptallık bir hak değildir.
9 Şubat 2014 Pazar
Androjin olabilir miyiz?
Androjin olabilir miyiz diye sormuştu bir arkadaşım, sorunun ilham verdiği uçuşan düşünceler:
Cinsiyet kimliklerimizce dışsal olarak belirlenmiş duygularımızı ve fikirlerimizi yeniden yapılandırabilirmişiz gibi geliyor bana. Bunun için birbirimize yardım edebileceğimizi düşünüyorum. Açığa çıkarmaktan ya da keşfetmekten korktuğumuz kadınlıkları keşfetmek ya da sürekli dış cephemizde görünmek zorunda olduğumuz erkeklik elbisesinden gıdım gıdım da olsa soyunabildiğimiz özgür ya da özerk ilişki alanları yaratabilmek de mümkün.
Hem erkek hem kadın olabilmek; elbette her an konum değiştirip öbürüymüş gibi yapmak anlamında değil, ötekini icra etmek meselesi ya da bir trans-gender geçiş meselesi de değil bence.
Kadınsı fikirler ve erkeksi fikirler, kadınsı duygular ve erkeksi duygulara şeklinde ikili cinsiyet kalıplarıyla çitler oluşturan dünyaya inat, kendimizi kadınlaştırabilmeliyiz ve erkekleştirebilmeliyiz diye düşünüyorum. Sadece kadınlığa atfedilen ve kadınlarca olumlu görülen nitelikler ve sadece erkeğe atfedilen ve erkeklerce olumlu görülen nitelikler arasında kurulan bu derin ayrımı çiğnemeliyiz. Kadınsı ya da erkeksi görülmesine bakmaksızın fikirlerimizin ve duygularımızın, cinsiyet temelli algılanmasının dışına bıkabiliriz. Aslında cinsiyet temelli olmak zorunda olmayan, bir insan için olumlu görülen nitelikleri (her ne iseler) mülksüzleştirebilmeliyiz. Açık sözlülük ya da cesurluk bir erkek duygusu mudur? Toplum bize öyle der, ama toplumun canı cehenneme diyebiliriz. Peki ya geniş kapsamlı süreçleri bütünler olarak görebilmek sadece erkek aklına ait niteliği midir? Bu tür belirlemelerin düpedüz kurgu olduğu ortadadır. Duygusal ilişkilerde incelikli olmak, ötekini gözetmek, empati kurma yetisi, kırılgan duygularını ya da incindiğini açık edebilmek, bunlar kadınsı nitelikler midir? Bu tür genellemeler kadınlar ve erkekler arasında sert çitler çizmeye yarar, karmaşık sosyal ilişkiler ve sonsuz çeşitlilik gösteren karakter özellikleri karşısında ise sırf temelsiz genellemeler hatta önyargılardır.
Belki şimdiye dek erkeklerin, savaşçılar, ya da güç gösterisi yapan ağalar gibi ortalarda dolanmak zorunda oldukları acizliklerinden ötürü az önce saydıklarım sadece kadınsı niteliklermiş gibi gelebilir insanlara.
Cinsiyetlere atfedilmiş tüm duygusal niteliklerin, davranış örüntülerinin, düşünme biçimlerinin ya da tutumların elbette o cinsiyetlerin şekillendirilmesinde etkisi olan bir tarihi vardır. Ama aynı zamanda o kalıpların daima dışına çıkan ve büyük farklılıklar gösteren bireylerin varlığı tüm bu genellemeleri bozar. Duygusal, ince ruhlu, korkularıyla yüzleşebilen bir erkek, cesur ve risk alan bir kadın her zaman vardır. Ve bunlar çoğu zaman sadece cinsiyet kodlarını düzenleyen söylemlerin genellemeleri içinde kalan soyutlamalar ve temsillerdir. Temsiller gerçek hayatla karşılaştığında daima bozulurlar, ancak kalıplara uymaya devam eden iktidara tabi bakış açısından bakınca erkeksi kadınlar ya da kadınsı erkekler gibi ikilikçi düşüncenin ürettiği tuhaflıklar türetilir. Oysa ne kadınsı erkekler ne de erkeksi kadınlar yoktur. Ne saf kadınlar ne de saf erkekler vardır. Daima çeşitlilik gösteren davranış ve duygu varyasyonlarına sahip bireyler vardır. Doğa toplumsal kategoriler yaratmaz. Toplumsal kategorilerse temsili kurgulardır.
Cinsiyetlere atfedilmiş nitelikleri saymaya kalkamayız genellikle. Sadece erkekler için en kaba olanlarını ve toplumun önyargılarında olan kadınlara atfedilmiş en aşağılayıcı olanları. Erkekler daima güç peşinde koşarlar ya da kadınlar daima kendilerini ardından sürükleyecek güçlü bir erkek arar gibisinden klişeleri sayabiliriz ancak... Daha fazlasını saymaya, betimlemeye, saptamaya, kalkmak her zaman özcülüğe düşme tehlikesini getirir.
Bir zamanlar erkeği üstün varlık olarak kutsayan toplumların kadınlarda değil yalnızca erkeklerde bulunduğunu farz ettiği birçok yetinin cinsiyet rollerinden kaynaklandığı ortaya çıktıkça erkek egemenlik dağılmaya başladı, erkekler iktidar konumunu kaybettikçe kadınlar güçleniyor sürekli olarak.
Peki aynı ikici/düalist dünyanın kadınlara atfettiği bir takım olumlu niteliklerin sadece kadınlarda değil erkeklerde de bulunabileceğini söylemek mümkün değil midir? Mesela doğayla bağlantılı olmak, beden ve ruh arasında bağını kaybetmeyen bir iç görü sahibi olmak, ötekilerle duygusal empati kurabilmek, duygularını gösterebilmek, müşfik olabilmek, bunlar kadınsı nitelikleri midir? Baskıcı eril kültürde bunlar kadınlarda daha çok bulunan ve kadınlar arası dayanışma ve direniş kuran niteliklerdir de). Erkeklerde bunlar mümkün değil mi? Mümkün olmasını şuna dayandırıyorum: ERKEK DOĞULMAZ, OLUNUR. O halde erkeklik sökülebilir.
Özcülük tehlikesini göze almak yerine başka bir şey önermek istiyorum: aslında bir BAŞKASIYLA ast ve üst ilişkisi kurmayan, hiyerarşi oluşturmayan, ikiliklerin içine girmeden sadece farklılıklar arasında kesişimler kuran, yaşamı çoğaltabilen, birbiriyle iyi etkileşimler kuran her iyi karşılaşmanın içinde bir çok olumlu nitelik yeşerir. Bunlar ne kadınsıdır artık ne de erkeksi.
Başkalarıyla bağlarını güçlendirebileceğin ve bu sayede her iki tarafı sevinçle duygulandırabilecek, ortaklıklar kurmaya dönük dayanıklı ve yaratıcı ilişkiler geliştirebilen insanların giderek cinsiyet kalıplarının dışına çıkabildiklerini düşünme eğilimindeyim. Bir nevi androjen oluş diyebiliriz bence buna.
Bir kadının biyolojik bedeninde doğan birisi trans erkek olurken toplumsal erkekliği yeniden üretmek zorunda olmadığı gibi bir erkek biyolojik bedeninde doğan trans kadın birey de toplumsal kadınlığı yeniden üretmek zorunda değil.
Kendimizi bu noktada yeniden düşünürsek, ruhumuzla, duygularımızla her iki cinsiyetli olabilmek nasıl mümkün olabilir? Mesela jestlerden başlasak, bana erkekliğin şanını bahşeden beden duruşlarını, pozları, ses tonlarını dayatan bu topluma inat kendimi ayıklayıp yeniden kurabilir miyim? Tersine bir kadın nasıl ona kadınlığın iffetinden bilinen dil ve beden kalıplarının dışına çıkabiliyorsa ben de erkekliğin dayatılmış bu kalıplarının dışına çıkabilir miyim? Ne kadar çıkabiliriz?
Dışarıda bize her an saldırmaya hazır bir dünya varken belki o kadar kolay her zaman ve her yerde olmaz. Yine de kendi belirleyebildiğimiz, seçebildiğimiz ilişkilerimizin, dostluklarımızın, yoldaşlıklarımızın, aşklarımızın içinde bu mümkün gibi geliyor bana. Giderek bunun yaşantımızın tüm alanlarına yayılan bir dönüşüm olmasını umuyorum.
******
Bu yazının üstüne gelen bir soru neden Queer ve Trans kavramını değil de androjin kavramını kullandığım üzerineydi:
Queer ya da trans kavramını bilerek kullanmadım. çünkü ne yazık ki ikisi de fazla kimlikçi bir hale geldi. mesele cinsellik ya da cinsel yönelim ile ilgili değil bu yazıda benim için.
Buradaki amaç kişinin kendi iç dünyasını göz önüne alarak ötekilerle ilişkisini, yani kişilik özelliklerini dönüştürebilir olduğunu vurgulamak. Bu anlamda insanları kadın ve erkek, heteroseksüel ve homoseksüel diye çitleyip sabitleştirdikten sonra o sabitliklerden yeniden melezleştirmeye çalışmanın, ya da o sabitlerin birinden diğerine olası geçişleri araştırmanın da kimlik hapishanesinden bir çıkış sağlamakta yetersiz olduğunu düşünüyorum. bu ap ayrı mücadelelerin konusudur. Hayır kadınlık ya da erkeklik kavramları daha başından itibaren kurgularla fiiliyat arasında hep bir farkın olduğu, bir çeşitlilik alanını sabitleme çabasıydı. biyolojik cinsiyetten ne kadar ayrıştırılabileceği belirsiz bir toplumsal cinsiyet kategorisinin eleştirisini yaparken bile hegemonik hale gelmesine yol açmıyor muyuz?
Bence bunları sürekli yapı söküme alarak konuşmak zorundayız. Yani kadınlıktan değil kadınlıklardan, erkeklikten değil erkekliklerden bahsetmekle başlamalıyız, ama bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Kadınlıkların ve erkekliklerin gösterdiği varsasyonların ötesinde belki de ne kadınlık ne de erkeklik kategorileri ile ilişkilendiremeyeceğimiz bir sürü cinsiyetsiz niteliğimizin (ortak ya da tekil) olduğunu keşfe çıkmak gerekiyor. Daha da ötesinde, hali hazırda herşeyin cinsiyetlendirildiği bir söylemsel hegemonyaya karşı, sadece cinsiyetten koparak ele alınabilecek bir davranışlar yelpazesinin sonsuz kombinasyonlarından, ne kadınlar ne de erkekler olmayan, farklılıkların olumlanmasıyla her bireyin kendi cinsiyete dayalı olmayan tekilliğini kurduğu bir sonsuz deneyim alanı açmanın sorusunu sormayı öneriyorum.
Bana göre Queer kategorisinin sınırlayıcı oluşu onun ikili cinsiyet sistemine ve hetero / homo ikiliğine karşı bir epistemolojik operasyon olmasındandır. Ama yine de ikili cinsiyet ve hetero homo / sisteminin ikiliğinin hegemonyasını tanır. Onun içinde işleyen bir dönüştürme ve aşma manevrasıdır. Hatta kadınlıkları ve erkeklikleri farklı kombinasyonlarla harmanlayarak, ve hetero normatifliği de cinsel arzunun çeşitliliği ile aşmaya çalışan bir içererek aşma manevrasıdır. Bu yüzden ikili cinsiyet sisteminin diyalektiğinin içinde kaldığını düşünüyorum ve ne yazık ki LGBT kategorilerini bırak ortadan kaldırmak, onlara eklenen bir Q harfine, bir kimliğe indirgenmiş durumdadır.
Peki ya her türlü davranışımız cinsiyet belirlenimli değilse? Neden bu varsayımı devreye sokmuyoruz? Sonsuz varsasyonları iki ana kategori etrafında gruplandırmaya yarayan basit temsil kümeleri ise cinsiyet dediğimiz? Cinsiyetsiz benliklerimizi inşa ederek bir ortak deneyim alanı yaratamaz mıyız? Cinsellik kavramı bile burada manasızlaşacaktır o zaman, belki de şuna dönüşecektir, birbirlerine karşı duygulanabilen, arzu duyan farklı bedenler arasındaki tensel akışlar. Yani benimkisi sadece kendi, içine saptandığımız cinsiyete değil, hepimizin ilişkide olduğumuz tüm insanları cinsiyetlendirerek görme çabasından çıkmaya yönelik bir çağrı. Bunun cinsiyetleri reddediyoruz demekle olmayacağını biliyorum. Bu 3 boyutlu bir evrenin N boyutlu olması gerektiğini söylemek gibi bir şey, ya da 3 boyutu ne boyuta dönüştürme çabasına çağrı. Bu n boyutlu evrenin tüm çeşitliliğinin, artık geçmişin cinsiyet ve cinsel yönelim kategorilerine referansla bir eleştirel operasyon olarak ortaya çıkmış "Queer" kategorisiyle karşılanabileceğine yönelik kuşkularım var.
Tabi bütün bu söylediklerim, fiilen var olan cinsiyet eşitsizliği dünyayı anlamaya çalışmak için toplumsal cinsiyet kategorisinin yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bir ütopik ufuk olarak cinsiyetlerden özerkleşmiş ya da cinsiyetsizleşmiş (tensellikten uzaklaşmış değil ama) bedenlerden oluşan bir çokluğu hayal etmekle ilgili bir denemedir bu.
Bence bunları sürekli yapı söküme alarak konuşmak zorundayız. Yani kadınlıktan değil kadınlıklardan, erkeklikten değil erkekliklerden bahsetmekle başlamalıyız, ama bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Kadınlıkların ve erkekliklerin gösterdiği varsasyonların ötesinde belki de ne kadınlık ne de erkeklik kategorileri ile ilişkilendiremeyeceğimiz bir sürü cinsiyetsiz niteliğimizin (ortak ya da tekil) olduğunu keşfe çıkmak gerekiyor. Daha da ötesinde, hali hazırda herşeyin cinsiyetlendirildiği bir söylemsel hegemonyaya karşı, sadece cinsiyetten koparak ele alınabilecek bir davranışlar yelpazesinin sonsuz kombinasyonlarından, ne kadınlar ne de erkekler olmayan, farklılıkların olumlanmasıyla her bireyin kendi cinsiyete dayalı olmayan tekilliğini kurduğu bir sonsuz deneyim alanı açmanın sorusunu sormayı öneriyorum.
8 Şubat 2014 Cumartesi
Gerontokrasi ve partiraykanın içiçeliği üzerine
Gerontokrasi ile patriyarkanın iç içeliğini
göz ardı etmemek gerek. Gerontokrasi, yani farklı yaş grupları arasında
hiyerarşi kuran egemenlik biçimi, patriyarkadan kavramsal olarak türetilemez ya
da ona indirgenemez. İçiçe geçtiği yerlere özel dikkat göstermek gerek, zira
bazı durumlarda gerontokratik bir iktidar pratiği çarpık bir şekilde bir
patriyarkal ilişki olarak görülebilir ya da kadınların “erkekleşmesi” gibi yine
eril aklın ürünü gibi görünen tuhaf açıklama biçimlerine başvurmayı mümkün hale
getirebilir. Oysa söz konusu olan erkekleşmek değil, hiyerarşi içinde üst bir
konumda yer alacak şekilde güçlenmektir.
***
Gerontokrasi insan yavrusunun çok uzun bir
biyolojik büyüme sürecine ihtiyaç duymasıyla ve bu dönemde yetişkinlerin onun
etrafında koruyucu bir ortam oluşturması zorunluluğuyla fazlasıyla ilgilidir.
İnsan, biyolojik ortalama ömrünün yaklaşık dörtte birini büyüme sürecinde
geçirir. Ömür ortalamasının 40’ı geçmediği uygarlık öncesi topluluklarda da
70’i geçtiği uygarlık sonrası ve modern toplumlarda da oran aşağı yukarı böyle.
Çünkü biyolojik erişkinlik artık kültürel yetişkinlik için yeterli değil.
Toplum içinde bağımsız birey haline gelmek modern toplumlarda 20’li yaşları
buluyor. Kültürel karmaşıklık arttıkça büyüme süreci de uzuyor. Bu tüm diğer
canlılara göre de en uzun büyüme sürecidir. Ebeveynin uzun süreli gerekliliği
çocuğun topluluk içinde kendi hayatını sürdürebilecek yeterliliğe, erişkinliğe
varana kadar ona her anlamda bağımlı oluşu gerontokratik iktidar ilişkisinin
kaynağıdır.
Bu zorunluluk özellikle topluluk yaşantısında
çocuklarla ebeveynler arasında derin bir tecrübe farkının oluşmasını
beraberinde getirir. Kuşaktan kuşağa aktarılacak çok fazla bilgi ve topluluk
ortak deneyiminin birikmesi, yaşlıların gençler ve çocuklar üzerinde egemen
konumda bulunmasına yol açar ya da tecrübenin egemenlik kurmak üzere olumsuz
kullanımına diyelim. Bu yüzden yaşlıların rolü topluluk ortak değerlerinin
gençlere aktarımında belirleyicidir. Çocuklara masal anlatan nine ya da dede
sadece eğlenceli bir hikaye anlatarak çocuğu oyalamaz. Nasihat veren nine ya da
dede daima yaşın kendisine verdiği karşı konulamaz bir otoritenin içinden
topluluk ortak değerlerinin devamlılığını sağlar. Premodern toplumlarda
yaşlıların belirleyiciliği daha fazladır ve etkisi bugüne kadar gelir.
Gerontokrasi, modern toplumlarımızda da halihazırda sürüyor. Hiyerarşinin
normalleştirilmesi, öğrenilmesi ve otoriteye itaat kültürü hane içinde,
çocukların her iki ebeveyne de itaat ettirilmesiyle başlar, toplumsal hayata
katılımda devam eder.
Gerontokratik iktidar doğrudan cinsiyetlerden kaynaklanmaz cinsiyetlerin kendi içinde de hiyerarşi oluşturucu bir yanı vardır. Ayrıca cinsiyetler arası ilişkilerde de çaprazlama hiyerarşiler oluşturur. Yetişkin ilişkilerinde de gerontokrasinin devamı görülür. Kurumsal organizasyonlarda da hiyerarşinin basamaklarında yükselmek yani kıdem, yaşla ve yaşa bağlı tecrübeyle bağlantılı olarak değişir.
***
Patriyarkanın nesilden nesile aktarımında
gerontokrasinin rolü nedir diye sormadan monolitik, hiç değişim geçirmeyen ve
başka hiyerarşik ilişkilerin üstünde yer alan bir patriyarka teorisine
yaslanmak pek de açıklayıcı görünmüyor. Hiyerarşik ilişkilerin, hiyerarşiyi
normalize eden değerlerle hiyerarşiyi içselleştirmeyi sağlayacak itaat
pratiklerinin kuşaklar arası aktarımını gerçekleştirenler her iki cinsiyetten
de yetişkinlerdir.
Patriyarka kadınları ne kadar hane içinde
tutmaya ve toplumsal hayatın bütününü ilgilendiren üretim ve karar süreçlerinin
dışında bırakmaya çalışsa da kadınlar hane içinde çocuklar üzerinde erk
sahibidirler. Aynı şekilde yaşlı kadınlar da genç kadınlar ve genç erkekler
üzerinde. Genellikle bu gerontokratik hiyerarşi, akrabalık, komşuluk gibi hane
dışı yapıları da belirler. Hiyerarşik iktidar ilişkileri içinde kadınlar da
erkekler de hiyerarşinin basamaklarında yer değiştirebilirler. Bu değişim
modern toplumda emek hiyerarşileri içinde yukarı hareketlenme imkanının da
önünü açar.
"Babaların", "ataların"
değerlerini çocuklara, genç kadın ve genç erkeklere aktaran babaların ve bir o
kadar da annelerin ya da üst kuşaktan ebeveynlerin varlığını göz ardı ederek
patriyarkayı da anlamak çok mümkün görünmüyor. Ancak bu noktada kadınların
patriyarkanın bir faili olarak düşünülmesi ya da erkekleştiklerinin düşünülmesi
sorunu çözmüyor bulanıklaştırıyor. Halbuki cinsiyete dayalı bir toplumsal
işbölümü olarak da ele alınabilecek cinsiyet rejiminin yanı sıra yaşla geldiği
varsayılan ama esasında toplum değerlerinin içselleştirlmesiyle pekişen
tecrübeye dayalı hiyerarşi yan yana ve iç içe işleyen ayrı yapılar gibi
düşünülebilir.
Çok uzun bir konu olmakla beraber, post
endüstriyel toplumda emek gücünün biliişsel gereksinimlerle donanmış olması gerekliği
genç emeğin yaşlı emek karşısında daha etkin bir konuma geçmesine yol açtı.
Tarihte ilk kez yaşlıların egemenliğinden sıyrılarak etkin bir konuma geçen bir
genç nüfus ortaya çıkmaya başladı. Bu durum gerontokrasiyi sarstığı kadar
yaşlıların da toplumda atıl bir yük olarak görülmesine yol açıyor. Bu durumla
paralel olarak patriyarkal ilişkilerin de dönüştüğünü kadınla erkek arasındaki
ilişkilerin, kırsal yaşamdan farklı olarak kentli yaşamda daha çok erkeklerin
baskın olduğu sert bir rekabet çatışma ilişkisine dönüşmeye başladığını da
söylemek mümkün. Çünkü kadınlar da hem emek hiyerarşileri içinde
yükselebiliyorlar hem de iktidar ilişkileri karşısında sosyal konumlarını
güçlendirebilecek şekilde donanım kazanıyorlar.
Gerontokrasi ortadan kalkması uzun sürecek ancak özellikle kentli yaşamın içinde giderek çözünen bir egemenlik ilişkisi. Gençliğin bir toplumsal figür olarak öne çıkması ve yaşlılar otoritesinin sarsılması beraberinde patriyarkayı da çok hızlı bir şekilde aşındırmakta olan bir sürecin içinde olduğumuzun alametidir. Bu süreçte kadınların da erkeklerin de eş zamanlı olarak yaş hiyerarşisine karşı mücadele ettiğini de gözlemleyebiliriz. Kısaca artık ninelerimizin ve dedelerimizin dünyasında yaşamıyoruz. Sorun gerontokratik bir hiyerarşinin patriyarkal bir egemenlik ilişkisiyle birbirine karıştırılmadan ele alınmasını gerektiriyor.
16 Ocak 2014 Perşembe
Tostoraman’ın Yavrusu - Babanın yasağı ihlal edilebilir mi?
Neden çocukların özgürlüklerini ve özgüvenlerini kazanmak için ebeveynlerin koydukları sınırları ihlal etmeleri gerekir? Otoriter ve geleneksel baskıcı yaklaşımlardan uzak her ebeveyn, çocukların, hem kendisini güvende hissetmek için sınırların belirlenmesine hem de sınırlar içinde hareket yetisi kazandıkça, bu sınırları aşmaya ve genişletmeye gerek duyduklarının farkındadır.
Ebeveynin hassas
rolünün önemi tam da bu aşamada belirir: sınırları fazla gevşetmenin ya da hiç
gevşetmemenin çocuğun ruhsal gelişimine ciddi zararları olacaktır. Ancak bunlar
üstüne ne kadar kafa yorup ince ayar tutturmaya çalışsak da çocuklar (ve
gençler) özgürlük alanlarını genişletmek için kendi bulabildikleri yoldan
gitmeye oldukça kararlı varlıklardır. Ve yeri geldiğinde ihlal etmeye
meylederler.
Julia Donaldson’ın
Tostoroman hikâyelerinden ikincisi olan Tostoraman’ın
Yavrusu bu gözle ele alınabilir. 2011’de BBC tarafından uyarlanan animasyon
filminde kitaptaki hikâyeye daha belirgin bir derinlik ve bazı açılardan
tutarlılık kazandırılmış.
Kitaptan farklı
olarak film, ilk hikâyedeki anne sincabın çocuklarına anlattığı bir masal
olarak başlıyor. Anne sincabın dış sesiyle yavru Tostoraman’ın hikâyesine
giriyoruz. Yuvasının etrafında koşturup neşeyle oynayan yavru Tostoraman’ın ormanın
derinliklerine heyecanla baktığını görürüz. Ormana doğru merakla, gözleri
kamaşmış ilerlerken babası onu koltuğunun altına alıyor ve ormanın
derinliklerine gitmemesi için sertçe uyarıyor. Ormandaki tehlikeden, ‘Koca Kötü
Fare’den bahsediyor. Onunla bir kez karşılaşmış olması, bir daha unutamadığı
acı verici bir deneyim olarak hafızasına kaydolmuş ve çocuğunu da bu yüzden
korumaya çalışıyor.
Çocuğuna nasihat
veren bu babanın, tümüyle iyi niyetle, sırf koruma duygusuyla davrandığından hiç
kuşkumuz yok ilk bakışta. Bu kadar sıkı bir öğüt ve yasak koymak çocukta büyük
merak yaratıyor ve yasağın ardındakini öğrenme arzusu da kendini gösteriyor.
Eğer bir yasak varsa potansiyel olarak ihlal de yanı başında tetikte bekler.
Çünkü yasağı delmek isteyen, yasağın mantıklı mı yoksa boşuna mı olduğunu anlamak ister.
İlk hikâyedeki minik
fındık faresinin Tostoraman’ın zihninde Koca Kötü Fare haline gelişi bizi
gülümsetir. Bu şekilde çarpıtarak hatırlamasının sebebinin, olsa olsa Tostoraman’ın
yaşadığı korkunun travmaya dönüşmesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Peki, nedir Tostoraman’ı
bu kadar dehşete düşüren?
Önceki hikâyede
fındık faresi, karşısına çıkıp onu yemek isteyen Tilki, Baykuş ve Yılanı
başından savmak için hayali bir canavarla onları korkutmuştu. Sonra bu heyula -korkularının
cisimleşmesi- ete kemiğe bürünmüş olarak karşısına dikilmiş, bu kez de canavardan
kurtulmak için kendisinin ormanın en korkulan yaratığı olduğuna onu inandırmıştı.
Ormanın bu “en
korkulası” yaratığı, diğerlerinin korkularını
onlara geri yansıtabilme becerisini gösteren, ormanın en zayıf yaratıklarından
birisiydi aslında. Eğer bir marifeti varsa, bu kendinin ve diğerlerinin korkularını
tanımasıydı. Böylece onu korkutanlara ayna tutup onları korkularıyla yüz yüze
getirebiliyordu.
Burada masalın bütün
sevimliliğini bir süreliğine kenara bırakıp, Tostoraman’ın, son derece zayıf
ama kendisini zekâsıyla savunmasını bilen fındık faresini en büyük korku
kaynağına, büyük kötüye, ötekine dönüştürmesinin mantığı nasıl anlaşılır hale
gelir?
Bu devin, fındık
faresi ile karşılaştığı ana kadar karşısına kendisi kadar korkutucu başka bir
yaratığın çıkmamış olmasının beslediği kibrin altını oyan şey, tüm orman
sakinlerinin önünde fare tarafından korkutulması ve alaya alınması olsa gerek.
Böyle bakarsak, Tostoraman’ın korkusunun kökenini, ormanda iktidarsızlaştırılması,
hatta “kastre edilmiş” olması olarak görebiliriz.
Ormanın en kendine
güvenen, gerçek olamayacak kadar korkunç canavarının, böylesi bir kastrasyonu
travma olarak hatırlaması, bu travmanın kaynağı olan minik fındık faresini abartarak
imgeleminde Koca Kötü Fareye çevirmesi bu durumda anlaşılır: bir devin
iktidarını sarsabilecek olan yine ancak bir dev olabilirdi bu mantığa göre.
Her ne kadar Tostoraman’ın
belleğinde fare belki tam olarak dev gibi anımsanmasa da artık çocuğuna onu kötü
bir dev olarak anlatır. Hikâyenin başında, onun nasıl bir şey olduğunu merakla
öğrenmeye çalışan yavrusuna “Üstünden geçmiş çok zaman” dedikten sonra kafasını
kaşıyıp “Pek iyi hatırlamıyorum” der ve düşünür. Sonra tıpkı fındık faresinin geçmişte
Tilki, Baykuş ve Yılana anlattığına benzer şekilde yavrusuna Koca Kötü Fare’yi
anlatmaya başlar.
Koca Kötü Fare
korkunç kuvvetli, uzun pullu kuyruğa sahip, gözleri ateş kuyusu, bıyıkları
dikenli telden sert bir yaratık olarak resmedilir. Bu sayede Tostoraman hem
ondan duyduğu korkuyu meşrulaştırmış olur hem de yavrusunun ormana ayak
basmasını korkutma yoluyla engellemeye çalışır. Bu engellemenin altında yatan
sebebin, farenin gerçekte hiç de böyle bir yaratık olmadığını farkında olmadan unutma
ve gizleme çabası olup olmadığını sorgulayamaz mıyız?
Ya günün birisinde
yavrusu ormana adım atıp Koca Kötü Fare diye bir şeyin aslında var olmadığını,
babasının korktuğu şeyin minicik bir fındık faresi olduğunu öğrenirse? O halde
yasak sadece yavruyu koruma işlevi görmez, hatta aslında böyle bir işlevi
yoktur bile. Gerçekte bu yasak yavruyu korumaktan çok babasının korkusunun
açığa çıkmamasını, ormanda yerinden edilen iktidarının en azından kendi yaşam
alanında sürdürülebilmesini sağlar.
Artık kastre edilmiş
olan eril iktidarını yeniden tesis edebileceği tek yer, yasakları ve
sınırlamalarıyla kendi yuvası olup, yapabileceği tek şey orada egemen olmak ve bunu
yavrusu üzerinde müşfik bir koruma hamlesiyle kabul edilir kılmaktır.
Ormanın en
güçsüzlerinden olan fındık faresinin korkularından türeyen, ormanın en güçlülerinden
birisi olan Tostoraman, eğer gücünü ötekilerin duyduğu korku sayesinde edinmişse,
bu gücü yerinden edecek olan da güçsüzlerin ondan korkmamayı öğrenmesidir.
Böylece korkma sırası ona gelir. Çünkü kimse kadiri mutlak değildir.
Bu tam da eril iktidarın
kendisini alt üst edecek olanla karşılaşmasıdır: İlk hikâyede -özellikle belirgin
şekilde animasyonda- ormanın yaşlıları ve güçlüleri olarak canlandırılan Tilki,
Baykuş ve Yılan tipleri ve Tostoraman eril iktidar ağının simgeleşmiş
figürleridir. Buna karşın fındık faresi bu eril iktidarı ve gerontokrasiyi
(yaşlılar iktidarını) sarsacak olan bağımsız bir genç figürü olarak karşımıza
çıkar.
Bizim dünyamızda eril
iktidarın kendini gerekçelendirmek için sürekli öteki korkusuna yaslanmasını tartışmamıza
katıp devam edelim. Masalda sevimli görünse de gerçek dünyada ufaklığına rağmen
ürkütücü ve tiksinti verici olan farenin toplumsal hayatta neyi simgeleyebileceğini
düşünelim: fare genellikle yerde, yerin altında, binanın dip ve köşelerinde,
karanlık ve nemli yerlerde, boru ve kanallarda, yani yaşam alanlarının en erişilmez
kuytularında, tekinsiz mekânlarda gezer. En küçüğünden en irisine kadar,
kontrolden kaçabilen, kolay yakalanamayan ve bu yüzden ev yaşamından her zaman uzaklaştırılmak
istenen, tiksinilen, görüldüğünde öldürülmek istenen bir hayvandır.
Masaldaki farenin
simgeledikleri arasında, eril iktidarın denetiminden kaçan birçok toplumsal
grubu görebiliriz: aile yaşamının kurallarının dışında kalan kadınların, başına
buyruk gençlerin, itaat etmeyen çocukların, eşcinsellerin, yabancıların, alt
sınıfların, ayak takımının, serserilerin, yoksulların, evsizlerin, sırf
varlığıyla ailenin ya da topluluk yaşamının kurulu düzenini tehdit ettiği
düşünülen her türlü aykırı, uyumsuz figürün oluşturduğu ötekilerin dünyası.
Ötekilerin dünyası bu
yüzden gerçek hayatta korkuyla, kuşkuyla, aşağılamayla, küçümsemeyle ve tiksintiyle
karşılanır. Kodlarını babanın, iktidar sahiplerinin belirlediği bu dünyada
ötekiler tek tek ne kadar küçük de olsalar, varlıkları, eril iktidarın altını
boşaltıp korkusunu yüzünü vurur ve giderek boyut değiştirip büyük korku nesnesi
haline getirilirler.
Bu yüzden onların
varlıklarının çocuklar tarafından bilinmeleri, keşfedilmeleri istenmez. Ne
kadar dost, zararsız ve kendi halinde olursa olsunlar, daima büyük bir tehdit
olarak kodlanırlar. Fındığını yiyip ormanın sükûnetine kendini bırakmak,
hayatını keyfince sürdürmek isteyen ama yeri geldiğinde bütün diğer “büyükleri”
korkutup kaçırmasını becerebilen minik fındık faresi, bu yüzden hikâyedeki eril
iktidar figürlerinin gözünde tehditkâr öteki olarak kodlanır: böylece Koca Kötü
Fare olur. Ondan en çok korkan da en büyük olan, yani Tostoraman’dır.
Babanın koyduğu
yasağı delmek isteyen yavru Tostoraman, gece yarısı hem de karlı bir havada
evden kaçıp Koca Kötü Fare’yi bulmaya gider. Çünkü bir yandan yasağın
doğruluğundan kuşku duyar. Ama yavru Tostoraman henüz o kadar küçüktür ki
babanın yasağına meydan okurken bile cesaretini zar zor toplar. Yanına en
sevdiği oyuncağını, Donaldson’ın başka bir kitabından tanıdığımız Değnek Adam’ı
alır. Küçük çocuklar için ebeveynden ayrışma sürecinin bir geçiş nesnesine
aktarımla simgelendiğini biliriz. Yavru Tostoraman’ın daha henüz ebeveynden
ayrışmamış bir çocuk olduğunu buradan anlarız.
Yavru, ormanın
derinliklerine daldığında, tıpkı minik fındık faresinin başına geldiği gibi
Yılan, Baykuş ve Tilki ile karşılaşır. Sırasıyla hepsinin çeşitli burnunun,
kuyruğunun, gözlerinin, bıyıklarının babasının anlattığı gibi Koca Kötü Fare’ye
benzeyip benzemediğini anlamaya çalışır. Hepsi Tostoraman’ın yavrusunu
gördüklerinde hem korkarlar hem de onu başlarından savmak için daha önce minik
fındık faresinin yaptığı numarayı tekrar ederler. Tostoraman’ın yavrusuna tabi
ki Koca Kötü Fare’nin olmadıklarını, onun başka bir yerde Tostoramanlı bir
şeyler yiyip içtiğini anlatırlar. Koca Kötü Fare efsanesini hem pekiştirirler
hem de kendilerini kurtarırlar.
Yavru Tostoraman,
korkusunu yenmeye çalışırken tüm aramasına rağmen bir Koca Kötü Fare bulamaz. Hikâyenin
bu noktasında Tostoraman’ın yavrusunun babasına olan güveninin azaldığını
görürüz. Hatta bir anlığına hayal kırıklığı yaşar ve herkesin ona oyun
oynadığını düşünmeye başlar: “Ben inanmıyorum Koca Kötü Fare’nin var olduğuna” diyerek
üzüntüsünü dile getirir.
Ancak tam o esnada
minik fındık faresinin yuvasını ve kapısının önündeki karları süpürmekte olan
fareyi görür karşısında. Yuvanın önünde bir de farenin yaptığı kardan
Tostoraman vardır! Her ne kadar bulduğu Koca Kötü Fare olmasa da arayışlarının
bir ödülü olarak onu mideye indirmeye karar verir. Fare, Tostoraman’ın yavrusunu
kandırmak için Koca Kötü Fare’yi tanıdığı ve onunla tanıştıracağı hikâyesini uydurur.
Ay ışığında ağaçtan yansıyan gölgesinin yere vurup dev gibi görünmesini sağlayarak
Tostoraman’ın yavrusunu Koca Kötü Fare’yi gördüğüne inandırır. Bunun üstüne yavru
da tıpkı babası gibi koşarak kaçar.
En sonunda yuvaya
ulaşan yavru, horul horul uyuyan baba Tostoraman’ın kolunun altına tekrar
yerleşir. Bu esnada baba hiçbir şeyin farkında değildir. Küçük yavru tehlikeli
macerayı kazasız belasız atlatıp güvenli yuvasına dönmüş olmanın huzuruyla
babasının kolunun altında yeniden uyumaya başladığında, artık eskisi kadar
cesaretli olmadığını ama eskisi kadar da canının sıkılmadığını öğreniriz. Minik
fındık faresi de onun izlerini takip edip yuvasına kadar gider. Bu sakin ve
güvenli sahneyi gördüğünde gülümser ve fındığını yemeye koyulur.
Anne sincap hikâyeyi
tamamlandığında, yavru sincaplar aralarında Tostoramancılık oynamaya başlarlar.
Bir kez daha anlatılan macera ormanın minik sakinleri arasında, zayıfın
güçlünün karşısındaki hayatta kalma hikâyesine dönüşür. Aynı zamanda da bir
büyüme ve özgüven kazanma hikâyesine.
Farenin kendisi
hakkında oluşan Koca Kötü Fare efsanesini boşa çıkarmaması kendisini korumak ve
aynı zamanda güçlüyü alt etmek için yaptığı bir şey. Tostoraman, Tilki, Yılan
ve Baykuş’un fare gibi minik bir varlık karşısındaki zayıflıkları, yalnızca
farenin onları büyük güç olarak görmemesinden kaynaklanır. İktidar korkusu ortadan
kalkınca iktidarın altı boşalır. O halde
korkularını yenen akıllı minik fareler, iktidarların korkulu rüyası halini gelirler!
Tostoraman’ın fındık
faresinin yaşam alanına bir daha girmemesi, onu tehdit etmemesi, hatta ondan
çekinmesi gerekliliği yavru Tostoraman için de doğrulanmış olur. Aynı zamanda
hem yavru Tostoraman’ın babasına olan güveni pekişir hem de onu ihlal ederek özgüven
kazanma denemesinde olumlu bir adım atmış olur.
Yavru Tostoraman’ın bir
çocuk olarak edindiği tecrübe gerçekten de yasağın ihlali mi yoksa babasının
çizdiği sınırlara huzurla geri dönmesi yasağı delme girişiminin boşa çıkması mı?
Bu kadar küçük bir çocuk için bu sorunun cevabı verilemez. Çünkü dünyayı
şekillendiren değerlerden henüz haberdar değildir ve onlar için öncelikli olan
yuvanın içindeki sahici güvendir.
Ebeveynler çocukları
için güvenli bir hayat oluşturmaya çalışırken çizdikleri tüm sınırların her
zaman o çocukların güvenlikleri için gerekli olduğuna inanır ve onları da
inandırmaya çalışırlar. Ama egemen toplumsal değerlere ve iktidar ilişkilerine
sorgusuz sualsiz bağlanmış olmaları yüzünden kendi icat ettikleri korkuları da çocuklarına
aşılarlar. Çocuklar ancak ebeveynlerinden bağımsızlaşıp genç olduklarında bu
değerleri sorgulayabilecek tecrübeye kavuşurlar.
İlk bakışta görünen o
ki yavru, babanın yasağını hem deldi hem kendince bunun haklı bir yasak
olduğunu deneyimledi. Ancak belki şunu da
söyleyebiliriz: Daha henüz küçük bir çocukken yasağın mantıksız olabileceğine dair
bu denli kuşku duyması, onun yasaklara karşı koyma konusunda büyüdüğünde daha cesur
olma ihtimalinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Çünkü güvenli yuvaya geri
dönmüş olsa bile bunun “şimdilik” bir dönüş olduğunu düşünebiliriz. Ebeveynden
ayrışma gerçekleştiğindeyse durum değişecektir.
Etrafındaki
tehlikelere rağmen, kendinden büyük güçlerden bağımsızlığını korumuş ve
tehlikeli dünyada bildiği gibi bir hayat süren genç fındık faresinin şefkatli
onayını alması da bu yüzden olabilir mi?
http://uzuncorap.com/2014/01/16/tostoraman%E2%80%99in-yavrusu/
1 Ocak 2014 Çarşamba
Tostoraman ya da Zayıfın Hayatta Kalma ve Güçlülerle Başa Çıkma Stratejisi
Tostoraman’dan
bahsedeceğim. Hani Julia Donaldson’ın yazdığı ve Axel Scheffler’in resimlediği,
artık çocuk edebiyatı klasikleri arasına girmiş, çocuk edebiyatı alanında pek
çok ödül almış, otuzun üzerinde dile çevirilmiş, en çok satan ve sevilen çocuk
kitapları arasıan girmiş, BBC tarafından animasyonu çekilmiş, tiyatroya
uyarlanmış, bir çok oyuncağı ve çocuklar için objeleri üretilmiş, online oyun
ve şarkılar sitesi olan, dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de de çocuklar
için bir kült haline gelmiş, Türkiye’de de gayet iyi bildiği Tostoraman (The Gruffalo) ve onun devamı olan
Tostoraman’ın Yavrusu (The Gruffalo’s
Child) isimli hikayelerden bahsedeceğim.
1999’da
yayınlanan The Gruffao ve 2004’te
hikayenin devamı olan The Gruffalo’s
Child kitapları sırasıyla 2009 ve 2010 yıllarında BBC tarafından animasyon
olarak uyarlanmış. Şunu belirtelim, uyarlama süreci yazarı ve çizerinin tam
katılımıyla gerçekleştiği ve basılı eserdeki hikayeye tamamen sadık kalındığı,
ve kitabın görsel karakterleri birebir animasyona taşındığı için kitap kadar
güzel iki film çıkıyor ortaya. Hatta bana kalırsa, canlandırmanın, müziğin,
muazzam başarılı seslendirmenin etkisiyle kitaba daha da somut bir hayat kazandırdığı
için animasyon uyarlamalar bence daha da güzel.
Julia
Donaldsan’ın yazdığı ve Alex Scheffler’in çizdiği bugüne kadar Türkçe’de çıkmış
tüm kitaplar Rüya’nın kitaplığında yerlerini aldı geçtiğimiz iki-üç sene
içinde. Hepsini çok seviyor, ancak Tostoraman kitaplarının, onun için, tıpkı
benim için olduğu gibi, ayrı bir yeri var. Bu yazıya oturduğum zaman Rüya bir
şey göstermek için geldiğinde, yanıbaşımda Tostoraman kitaplarını görünce
şaşırdı ve sebebini sordu. Ona bu kitaplar hakkında bir yazı yazdığımı
anlattım, sebebini anladı mı ben de bilmiyorum!
Ebeveyn
bloglarında hakkında bu kadar çok yazılmış olmasına rağmen bir kere daha bu iki
hikayeden bahsetmek neden? Bana ilginç gelen, çok katmanlı ve hepimizi
ilgilendiren derin bir hikaye anlattığı için. Kitapların her ikisini de Rüya
ile birlikte kaç kez okumuş olduğumu sayamam bile, belki elli? Muhtemel. Fakat izlerken
beni zevkten dört köşe yapan bu iki hikayenin animasyon uyarlaması oldu. Sırf
Rüya’ya izletme bahabesiyle muhtemelen otuz kere filan izlemişimdir. Hikayedeki
her bir ayrıntı, müzik, seslendirme, canlandırılan figürler bence kusursuz. Arkadaşlarıma
izlettiğim ya da tavsiye ettiğim de oldu. Artık hikayeden tümüyle animasyon
filmlerinin bana sağladığı perspektif üzerinden bahsediyorum.
Derin,
sık, birbirinden farklı yaşam biçimleriyle dolu bir ormanda, hayatta kalmanın ne
kadar çetin bir uğraş olduğu neredeyse belgesellerdeki kadar apaçık bir şekilde
anlatılıyor. Suyun yüzeyindeki sinekler, onları yutan balık, balığı avlayan leylek,
suyun içinde kıvrılarak sessizce dolaşan yılan, bir konvoy halinde tırmandıkları
ağaçta teker teker bir kuşa yem olan karıncalar, kurbağanın büyük bir sükunetle
yuttukları solucanlar. Biyolojideki tabiriyle her bir canlı birey besin zincirinde
bir başkasına yem olabilir.
Hikayenin
başında bir baykuşun saldırısından son anda kurtulan anne sincap, yavrularının
isteği üstüne derin karanlık ormanda geçen minik farenin hikayesini anlatmaya
koyuluyor. Anlıyoruz ki, başka büyük yırtıcılarla başı her an dertte olan bu
minik sincaplar için, minik farenin hikayesi, bir kahramanın hikayesi haline
gelmiş. Anlattıkça efsanesi yayılacak olan bir hikaye, bunu filmin devamında
yavaş yavaş anlayacağız.
Ormanda
dolaşırken tek isteği açlığını gidermek için fındık bulmak olan minik fındık
faresi, önce ilk bulduğu fındığını uyanık bir kuşa kaptırıyor, bu da
yetmiyormuş gibi onun alaylı ötüşüne maruz kalıyor. Sonra uzaktaki fındık
ağacını görünce kendisini bir fındık cennetinde hayal edip uzun yola koyuluyor,
ormanın bütün güzelliklerini tadarak yolda ilerliyor. Ancak işte o zaman
ormanın avcıları başına musallat oluyor. İlk olarak karşısına tilki dikiliyor,
tabi ki önce kurnazca onu inine davet etmek istiyor birlikte bir yemek yemek
için! Lakin onu korkunç derecede kibar bulan fare bir bahane uydurmaya
çalıştığı sırada, tilki onu sıkıştırınca, düşünüp taşınırken kafasından bir
canavar uyduruyor.
Hikayenin
en şahane anlarından birisi burada: Tilkinin kızgın bir şekilde GIRRRlamaası ve
farenin düşünüp bir türlü ne diyeceğini bilemeyince tilkinin sıkıştırıp daha da
gırlaması üstüne farenin aceleyle uydurduğu isim GRRRRAFFALO oluyor! Tilkiden
kurtulmak için uydurduğu hayali canavarın adı, aslında tilkinin korkutucu
gırlama seslerinden gelen bir isim. Bunun üstüne şaşıran tilki “Gruffalo” da
neyin nesi diye sorunca, “Niye bilmiyorsun ki?”diye sorup sanki herkesin
bildiği birşeyden bahseder edası takınarak tilkiye karşı bir üstünlük elde
ediyor. Daha sonra farenin anlattığı bütün caydırıcı özellikler bizzat tilkinin
özellikleri. Tilkiye her baktığında gördüğü dişler, pençeler, farenin yaratmaya
başladığı canavarın korkunç sivri bir çift dişi, korkunç pençeleri, korkunç
ağzındaki korkunç dişlere dönüşüveriyor. Fare tilkiden duyduğu korkuyu hayali
bir başka yaratık olarak ona geri yansıtıyor, ve o hayali yaratığın, az sonra
hemen orada buluşacağı Gruffalo’nun, en sevdiği yiyeceğin de tilki fırında olduğunu
söylemesi artık tilkinin pes etmesine ve kaçıp gitmesine yeterli oluyor. Bütün
hikayenin en güzel nakaratı: “Silly old Fox! Doesn't he know, There's no such
thing as a gruffalo?”* / “Sersem ihtiyar tilki, Gruffalo diye bir şey
olmadığını bilmez mi ki?” [Yıldırım Türker’in çevirisiyle: Tilkideki beyin
değil saman, Benim uydurduğum biri Tostoraman].
Fare,
tilki gibi tehlikeli bir düşmanı savuşturmuş olmanın gururuyla artık ormanda daha
bir güvenli yürürken karşısına baykuş ve ardından yılan çıkar. Hikayenin
gerisinde aynı numarayla baykuş ve yılanı da kandırmayı başarır. Diğer ikisine anlattığı
Gruffalo/Tostoramanın farklı özellikleri de yine o ikisinden esinlenen
özelliklerdir. Başkuşun yamru yumru dizleri, büyük tırnakları, burnunun
üstündeki yeşil çıban ve yılanın siyah dili, sırtındaki pullar, korkutucu
gözleri Tostoraman’ın özellikleri haline gelir.
Farenin
hayalinde yarattığı Tostoraman, onun en çok korktuğu avcılar olan tilki, baykuş
ve yılanın özelliklerinin bir toplamıdır. Fare tilkiyi savuştururkenki kadar
korku duymadan baykuş ve yılanı savuşturabileceğinden çok daha emin, çok daha
kendine güvenen bir ses tonu ve rahat jestlerle konuşur. Çünkü onların da tilki
kadar ahmak olacaklarını ve hemen kanacaklarını artık bilir. Onlarla da aynı
şekilde dalgasını geçer, gururla yoluna devam eder. Farenin yarattığı efsane o
kadar büyük bir etki yaratır ki ormanın bu avcı üçlüsü kendi aralarında
meseleyi istişare etmek için toplantı yaparlar, fakat üçü de bu yaratığın neyin
nesi olduğuna akıl sır erdiremez. Fare kendisinden artık o kadar emindir ki Tostoraman’ın
adıyla şarkılar söylemeye başlar. Sanki minik fındık faresinin bu kurnazlıkla,
bu zekasıyla alt edemeyeceği bir başka canlı kalmamış gibidir.
Derken
birden bire karşısında bir dev zuhur eder: tilki, baykuş ve yılana anlattığı bütün
özelliklerin toplamı olan bir canavardır karşısındaki. Daha evvel buna benzer
birşeyi kendisi de görmemiş olan fare, bunun tam da kendi anlattığı gibi bir Tostoraman
olduğunu idrak eder. Bunu idrak eder etmesine
ama onun tarafından yakalanır. Ona yem olmaktan kurtulmak diğerleri kadar kolay
olmayacaktır. Ona karşı diğerlerine izlediğinden farklı bir yol izlemeye
başlar. Kendisinin bu ormanın en korkulan yaratığı olduğunu söyler ve tabi ki
Tostoraman onunla alay eder.
Koca
Tostoraman, fareye bir şans verir. Fare bu iddiasını ispatlamak için yolu geriye
giderler ve teker teker yılan, baykuş ve tilki ile karşılaşırlar. Her
karşılaşmada anlatılan Tostoramanın gerçek bir canavar olduğunu gören öbürleri
fareye veda edip kaçarlar. Fare yanı başında Tostoramanla birlikte yürürken onu
gören her hayvanın öcü gibi korkacağını çok iyi bilmektedir. Ama Tostoraman
bunu bilmez. Tostoramanın gördüğü ve inandığı ise yılan, tilki ve baykuşun
fareden korktuklarıdır. Tostoraman diğer hayvanların fareden bu kadar
korkmalarından çok etkilenir ve en sonunda fare en sevdiği yiyeceğin tostoraman
külbastı olduğunu söyleyince onun da korkudan ödü kopar ve çığlık çığlığa
koşarak kaçar.
Diğer
üçünün Tostoramandan duyduğu korkuyu, fare Tostoramana karşı, onların sanki kendisinden
duyduğu korkuymuş gibi kullanır. Yaptığı asıl büyük kurnazlık budur: o üç
hayvandan duyduğu korkunun sağladığı malzemeyle onları korkutacak hayali bir
yaratık vücuda getirmesi kurnazlığının ilk aşamasıydı. Ancak bu hayali
yaratığın gerçeklik etkisi o kadar büyüktür ki bunun yol açtığı gurur, kibir ve
bu işin artık sadece canını kurtarmak için bir kurnazlık olmaktan çıkıp bir
keyif halini alması yüzünden kendisi de bunun gerçekliğine kapılır. Özellikle
yılana karşı son derece tiyatral tavrından bu işten ne kadar keyif aldığını
artık görebiliriz.
Bence
hikayenin öğrettiği etik tecrübe de burada: eğer canını kurtarmak için
kendinden daha güçlü bir varlığı savuşturmak üzere taktik olarak uydurmacaya,
hayali bir güce başvuruyorsan sorun yok.Ama bu bir süre sonra bu kendini üstün
görmene yol açacak bir eğlenceye dönüşüyorsa, o zaman başkasının başına
saldığın korkular senin başına da musallat olabilir. Fare bir kez daha
kendinden daha büyük bir varlığın karşısında güçsüz duruma düşmektedir, lakin bir farkla,
bu daha büyük varlık tümüyle onun muhayyilesinin ürünüdür. Gerçekliği ve etkisi
tümüyle ötekilerin buna ne kadar inandığına bağlıdır. Zaten iktidarın
sırlarından birisi de bu değil mi? Her kim ki kendisini muktedir bir konumda
göstermeye çalışsın, diğerleri buna inanmadığı sürece iktidar olamaz. Ta ki
diğerleri kendi kudretlerinden vaazgeçip ona o iktidarı bahşedene kadar. Burada
muktedirler ve ona tabi olanlar arasındaki ilişki tekrar eden ritüeller boyunca
diğerlerinin hep onun muktedir olduğu ve kendilerinin de ondan zayıf olduğu
inancını tekrarlamalarına bağlıdır.
Farenin
ikinci aşamada yaşadığı sorun doğanın en temel gerçeğini ihlal etmesidir: kimse
kadiri mutlak değildir. Bu yanılsamaya kendisini kaptırdığı anda doğa ona bunun
imkansız olduğunu hatırlatır. Tostoromanın bütün cesametiyle karşısında zuhur
etmesi, iktidarın, tâbi olanların inancına bağlı olmasından kaynaklanır. Eğer
herkes ona inanırsa, güç sadece bir tasavvur olmaktan çıkar ve gerçeklik kazanır.
Fare,
kendisinden güçlü olanlardan kurtulmaya çalışmakla kalmayıp, onlar karşısında
sembolik bir güç de elde etmeye kalkışmasının ardından aynı güç kendisine
döner. Neyse ki durumu çabuk kavrayan fare tekrar gerçekteki zayıf durumunu
hatırlayıp buna uygun bir stratejiyle hem asıl hasımlarına karşı kendisini
koruma imkanını pekiştirir hem de onun başına musallat olacak bir muktedir
konumunu terk edip başına musallat olan Tostoramanı da başından savar. Zayıfın
güçlüyle baş etmede asıl etik stratejisi budur. Mesele bir iktidar ilişkisini
yıkıp yenisini kurmak değil, o iktidar ilişkisini dağıtmak, ondan tümüyle
çekilmektir, o iktidar ilişkisinin güçlü tarafını güçten düşürmek ve güçleri
daha adil bir şekilde yeniden dağıtmaktır. Fare böylelikle erklenmiş ama
iktidar olmamıştır. Günün sonunda farenin tek istediği güzel bir fındığın
tadını çıkarıp ormandaki neşeli hayatın güzelliğine katılmaktır.
Animasyonun
sonunda, annelerinin anlattığı fare hikayesi bitince sincap yavruları az evvel
saldıran baykuşun yol açtığı korkuyu üstlerinden atıp dışarıdaki dalın üstünde
annelerinin baykuştan kaçarken bıraktığı fındık tanesini almak için çıkacak
cesareti bulurlar. Farenin hayatta kalmanın da ötesinde erklenme mücadelesi,
diğerlerinin hayatta kalma ve güçlülerle başa çıkma mücadelesinin esin kaynağına
dönüşen bir efsane olur.
*Tostoraman’ın İngilizce tam metni için:
http://uzuncorap.com/2014/01/01/tostoraman-ya-da-zayifin-hayatta-kalma-ve-guclulerle-basa-cikma-stratejisi/
20 Aralık 2013 Cuma
Evet, Erkekler de Yapabilir!
Yukarıdaki foroğrafı ilk gördüğümde epeyce güldüm,
dilerseniz bu fotoğrafın alt mesajına “erkekteki meme haseti” adını da
verebilirsiniz. J Kadınların doğurganlık özelliklerinin onların çocukları
büyütmek için de özel bir yaradılışa sahip oldukları anlamına geldiği düşüncesinin,
kadını ev içine çivileyen bir toplumsal tahakküm eğiliminin gerekçesi kılındığı
bir toplumda, kadınların bu yetisi karşısında dehşete kapılan kimi erkeklerin böylesi
bir hasedi olabilirdi sahiden. Şaka bir yana bu resme bakınca bunu anlamıyorum.
Daha çok, “ya evet, ben de bu bebeğin bakımını verme konusunda bir şeyler
yapabilirim, televizyon kumandasına komutanlık eden bir erkek olmak yerine bir
takım işlerin ucundan tutabilirim” diyebilen, hatta bundan daha fazlasını
diyebilen yeni bir eğilimin komik bir ifadesi. “Biz içine hapsedildiğimiz erkeklik rollerine mahkum değiliz! Ortak yaşamın bütün sorumlululuklarını
yerine getirebilir, anneliği de bir cinsiyet rolü olmaktan çıkartıp ebeveynliği
eşitlikçi bir şekilde yeniden düzenleyebiliriz.” diyebilen bir yeni yaklaşımın
mesajı var bu resimde bana kalırsa. ‘İyi’ ebeveynliği, ‘iyi’ bir baba olmayı
çocuklarıyla iyi oynayan bir adam olmaya indirgemekten çıkıp, bugüne kadar
sadece kadınların alanına ait olduğu sanılan konulara erkeklerin de dahil
olabileceği, hatta biraz öteye giderse, aslında bu alanların zaten kadınlara
ait olmadığı, bilakis kadınların bu alanlara hapsedildiği gerçeğini idrak
etmeye dair bir işaret! Zira kadınlık herşeyden önce anne olma kapasitesi ile
tanımlanır ve kadınların evdeki görünmeyen emeğinin sömürüsü böylelikle
doğallaştırılır. Bu ilişki biçimi nasıl yıkılır peki? Bu yazıda uzun uzadıya ‘cinsiyetcilikten
özgürleşme devriminin ulu reçetesini’ sıralamaya kalkışacak değilim. Daha basit
bir şey anlatmak istiyorum: Erkekler de yapabilirler!
Bir dönemin feminizminin temel meseleleri arasında,
kadınlara kapatılmış olan alanlara -siyaset, bilim, sanat, spor, çeşitli
meslekler, toplumsal konular vs.- kadınların da girebileceğini ortaya
koyabilmekti. Feminist düşünce toplumsal cisniyet temelli bu işbölümünün
kurduğu kavramları ve değer yargılarını çok güçlü bir şekilde yerinden oynattı,
ve bugün kadın hareketlerinin de gücüyle toplumsal sistemin içinde her alanda
erk kazanan kadınlar, gittikçe yaygınlaşan bir oranda yer alıyorlar ve eşit
temsil istiyorlar. Öte yandan 1970’lerden itibaren, İngiltere’de bir harekete
dönüşen sonradan profeminist olarak da anlandırılacak, cinsiyetçilik /
patriyarka karşıtı erkek gruplarında bilinç yükseltme çalışmalarının yanı sıra,
kadınların sosyal hayata, politik mücadeleye katılımının önündeki en büyük
engel olan ev işi tahakkümünün azaltılması, bir zorunluluk olmaktan
çıkartılması için, erkeklerin bu alana daha fazla dahil olması gerektiğini
ortaya koyan bir yaklaşım ve hareket gelişmeye başladı. Bu yaklaşımla eş
zamanlı olarak günümüzde ebeveynlik ve çekirdek aile yapısı çok ciddi bir değişim
geçiriyor. Artık erkekler sadece ev işlerine “yardım” etme lütfunda bulunmakla
kalmıyor. Ev içindeki emeğin cinsiyeçti işbölümüne karşı çıkan erkekler de
çoğalıyor.
Ancak bu işbölümünün giderilmesinin en netameli
olduğu alan yine de bebek/çocuk büyütme konusudur. En radikal muhalif
çevrelerdekiler de dahil olmak üzere erkeklerin çoğu teoride değilse de
pratikte hâlâ kadınlık/ annelik konusunda bazı eski kafalı değer yargılarından ve
bu işlere uzaklıktan çıkabilmiş değiller. Fakat her türlü kültürel dirence
rağmen bu durum değişiyor. Bazı erkekler kadınlığa özgü kabul edilen bir çok
uğraşın aslında böyle olmadığını keşfetmeye ve anne / baba cinsiyet rol
ayrımının yol açtığı eşitsizliğe karşı koymaya başlıyorlar. Evin içinde sadece
partneri bebek emzirirken, ortalığı temizleyip toz alan “iyi eş, iyi baba”
modelinin eşitliği kurmakta yetersiz olduğu görülmeye başlandı. Hâlâ sokaklarda
bebeklerini besleyen, altlarını değiştiren adamlara rastlamak nadir olmasına
rağmen, yukarıdaki esprili resimde olduğu gibi, bakım sorumluluğunu bütünüyle
eşitlikçi bir şekilde üstlenmeye çaba sarfeden, eli yatkın, becerikli, çok
ilgili bir yeni nesil erkek ebeveyn (artık buna klasik anlamda ‘baba’ demek bile
sorunlu geliyor bana) örneği oluşmaya başladı.
Cinsiyet eşitliğinin ev içinde sağlanması için bence
en önemli başlama noktası erkeklerin, “bunu ben de yapabilir miyim?” sorusunu
sormaktan bir sonraki adıma geçmek, tüm bu işleri üstlenerek pratiğe geçmek.
Tabi ki eril bir rekabet saplantısına kapılmadan! Çocuk bakımı konusunda da,
bazen yemek pişirme konusunda olduğu gibi ukalalıktan vaz geçemeyen erkeklerin
üstünlük gösterme saplantısına kapılmadan. Özellikle annelerin yazıp
çizdiklerinden öğrendiğim şikayetlerden birisi, çocuk bakım işinin
sorumluluğunu yeterince üstlenmediği ve yükü eşitlemediği halde, çok bilen ve
kadınlara çocuklara yaklaşım konusunda bolca pedagojik tavsiyelerde bulunup kadınlara
eleştiri yapan bir eğitimli erkek modelinin varlığı.
Resimdeki espriye dönecek olursak, öncelikle emzirme
duygusunu yaşamak ya da bebeği beslemek isteyen erkekler için daha gerçekçi
alternatifler mevcut: protez meme, göğüs pompası ile sağılmış ve saklanmış anne
sütünün biberon yoluyla içirilmesi veya devam sütü ve benzeri, ama teknik
ayrıntıları bir yana bırakalım, öğrenmek isteyen bulur. J Zaten bu esprili görselin verdiği mesaj bence bir
kadının yapabildiği herşeyi erkeklerin de eksiksiz yapmaya yeltenmesi değil
belli ki. Bir kadının yapabildiği gibi erkeklerin de yapabilmesi mümkün olan herşeyi
devralmak, bebeğin / çocuğun her türlü bakım sorumluluğunu eşitlikçi şekilde
üstlenmek, paylaşmak olarak anlıyorum bunu. J
Bunu bebeklik aşamasından çocuğun büyümesine ve erişkin olmasına kadar her aşamada devam edecek bir pratik sorumluluk olarak görebiliriz. Yani kendimizi resimdeki gibi erken bebeklik evresiyle sınırlamamamız gerekiyor. Zira bir bebek dünyaya geldiğinde ilgimizin sevgimizin odak noktası oluverir ve onunla ilgilenmek çok zevklidir filan ama, “bakın ben ne iyi babayım çocuğuma biberonla mama yediriyorum” demekten daha fazlasını yapmaya gelince bir sürü erkeğin yelkenlerinin suya indiğini de biliyoruz. Sonrasında çocuğuyla oyun oynadığında yapması gereken herşeyi yaptığını düşünüyor bu adamlar.
Bunu bebeklik aşamasından çocuğun büyümesine ve erişkin olmasına kadar her aşamada devam edecek bir pratik sorumluluk olarak görebiliriz. Yani kendimizi resimdeki gibi erken bebeklik evresiyle sınırlamamamız gerekiyor. Zira bir bebek dünyaya geldiğinde ilgimizin sevgimizin odak noktası oluverir ve onunla ilgilenmek çok zevklidir filan ama, “bakın ben ne iyi babayım çocuğuma biberonla mama yediriyorum” demekten daha fazlasını yapmaya gelince bir sürü erkeğin yelkenlerinin suya indiğini de biliyoruz. Sonrasında çocuğuyla oyun oynadığında yapması gereken herşeyi yaptığını düşünüyor bu adamlar.
Beni çok güldüren bir konu da uçak mühendisi bir
arkadaşımın altı aylık bebeğini bezlemek hakkında, “ben onu yapamıyorum, ben
yapınca mutlaka bir yerinden kaçırıyor” diye gülümseyerek anlatmasıydı J Başka bir uçak mühendisi arkadaş da yemek yapmayı
beceremediğinden dem vuruyordu J “Be adamlar uçak mühendisi olmayı beceriyorsunuz
ama el becerisi konusunda kendinizi geliştiremiyorsunuz” demek geliyor içimden,
demeden kalıyorum, çok kolay alınıyorlar bu bizim eğitimli erkekler! Oh burada
dedim en azından J
Velhasıl emzirmekten başka, 5-6 aylıktan itibaren bu
bebek meyve püresi yiyecek, sebze çorbası içecek, kahvaltıya başlayacak, başlayacak
vs. vs. Bunlar nasıl hazırlanır, nasıl yedirilir, bir yaşına yaklaşan bir
bebeğe kendi yemek yemesi nasıl öğretilir? Nasıl yıkanır, nasıl giydirilir,
nasıl uyutulur, buyüyen bir çocukla iletişim nasıl kurulur, onunla nasıl
oyunlar oynanır gibi çocuğun yaşıyla birlitke giderek çoğalan bir meseleler
dizisi uç uca eklenir. Erkekler genelde bu işlerin en ev dışı olanlarıyla
ilginir de ev içi olanlarıyla ilgilenmeyi daha çok kadınlara bırakırlar yaygın
olarak. Oysa bunların hepsi kadın-erkek fark etmez zaman içinde öğrenilebilen
işler. Yani bu işlerin hiçbirisi, kadınlar için de doğuştan gelen yetiler
değil, bir çok kadın benden daha iyi bilir ki kendi memesiyle bebeğini emzirmek
bile öğrenilen bir şey.
O yüzden benim basit sloganım şu: Tüm bu ev içi
işleri, ebeveynliğin gerektirdiği herşeyi, yapmak-öğrenmek isteyen yapar. Yani
bütün eksiğimiz meme vermekti de onu mu talep ediyoruz, bırakalım o da rahmi ve
memesi olanların kalsın da diyebilirim. Misal kadın bebeği emziriyor, ey baba sen
bunu belki yapamazsın, ama yine de diğer besleme ihtiyaçlarını karşılaman
önünde engel yok. Ayrıca hamilelik ve lohusa aşamasındaki bir kadının fevkalade
özen gerektiren bakımını bizzat o kadına sen verebilirsin! Bu dönemde
yapabileceklerin sadece aşeren kadına gecenin bir yarısı istediği şeyi bulup
getirmek ve torbaları taşımakla sınırlı olmadığını da artık anladın. Bebeğin
emzirilmesinden sonra gazını çıkarıp, uyutabilirsin pekala. Bebek gece
uyandığında kalkıp yanına gidip bakabilirsin, ihtiyaçlarını anlayabilirsin,
altını değiştirebilirsin. Verdiği sinyalleri, ağlama ses tonundan ve ağlama
şeklinden o sıradaki derdinin ne olduğunu sana ne anlatmaya çalıştığını
öğrenebilirsin. Hastlıklarında nasıl davranmak gerektiğini öğrenebilirsin. Bunların
hepsi çocukla kurulan duygusal bağ ve sorumluluk duygusunun eşliğinde gelişen,
kazanılan becerilerdir ve bunun için hiçkimsenin özel bir yatkınlığı olması
gerekmez, zaten yoktur. Kısaca yavruyu doğurmak ve kendi memenle emzirmek
dışındaki herşeyi, HERŞEYİ yapabilirsin. Bunun için kendi zihnindekiler
haricinde hiçbir engel ya da yetersizlik söz konusu değil erkekler açısından. Bunları
yapabilmek için kadın ya da erkek olmak zorunlu değildir. Hatta biyolojik
olarak anne ya da biyolojik olarak baba olmak da zorunlu değildir. Biyolojik
ebeveynlik bebeğin dünyaya gelmesine sebep olmakla sınırlı bir pratiktir.
Ebeveynlik ise çocuğun dünyaya hazırlanması için gerekenleri öğrenmek ve onu
hayata hazırlayan kişi olmak demektir. ‘Annelik
içgüdüsü’ üstüne söylenenlerin, erkek egemen sistemin kadınlar üstündeki
tahakkümlerini sürdürmek için bugünün dünyasında devam ettirilen bir mit
olduğunu hâlâ anlamadık mı? Kadın ya da erkek, kim
bir çocuk doğmadan evvel çocukla nasıl yaşanır, onun ihtiyaçları nasıl
karşılanır biliyor ki? Bu pratik sadece ve sadece tecrübe ile edinilir: Bir
insan yavrusunun hayatta kalması ve sosyal hayata hazırlanması için gerekenleri
yapmak yönündeki sezgiler, ortak tecrübenin aktarımı ve bilgi yoluyla.
"Anne" ya da "Baba" doğulmaz,
"Anne" veya "Baba" olunur. Hatta bunu ikili cinsiyet ve
biyolojik determinizmden de çıkaralım: Ebeveynlik ortak bir yaşam pratiğidir,
isteyen herkes bunu öğrenebilir. Bakılması gereken çocuğun biyolojik ebeveyni
olmak gerekmez. Her çocuk onun ihtiyaçlarını karşılayan ve duygusal gelişimi
için ona destek olanları benimser, onlarla derin duygusal bağlar kurar. Bu
bakımı sağlayan kişilerin adının Anne / Baba olması da zorunlu değildir.
Çocuklar bizler kadar yapılandırılmış kalıplarla hayata bakmazlar, onları bu
kalıplara sonradan bizler sokarız. Bu yüzden çocuk bakımı konusunda iki kişilik,
heteroseksüel çekirdek ailenin ürettiği Anne ve Baba rollerinin dar sınırlarına
hapsolmak gerekmez.
Evet, erkekler de yapabilir!
Evet, erkekler de yapabilir!
http://uzuncorap.com/2013/12/20/evet-erkekler-de-yapabilir/
5 Aralık 2013 Perşembe
“Çocuklar siyasi tutuklulardır”
“Çocuklar siyasi tutuklulardır”[i]
Kürşad
Kızıltuğ
Önce
sıradan bir üçüncü sayfa haberi okuduk: Harun adlı bir genç erkek, annesiyle
tartıştığı sırada öfkelenip bir pencere camını kırmış ancak talihsizlik sonucu kırılan
cam kazara kendi ölümüne yol açmıştı. Sonu Harun’un ölümüne varan anne
oğul-tartışması Harun’un boynundaki ateşli bir öpüşmeden kalan morluk yüzünden
çıkmıştı. Ayşe Arman’ın 27 ve 28 Kasım tarihinde Hürriyet gazetesindeki
köşesinde yaptığı iki röportajda, Harun’un sevgilisi olan kadın ve Harun’un
ablası olayı iki farklı pencereden görmemizi sağladı. Gencecik bir kadın,
sürtük olmakla suçlanıyor ve sevgilisi’nin ölümüne üzülmesi bile çok görülüp
hakaretleri savuşturabilmek için kendisini savunmak zorunda kalıyordu.
Yaptığının masumiyetini anlatmak zorunda kalıyordu. Diğer tarafta ise egemenin
suretinde konuşan anne ve abla, Harun’un ölümünün bütün suçunu neredeyse kadına
yüklemek istercesine ona saldırmışlar, hakaret etmişler, oysa kendi baskıcı
ahlak anlayışlarının bu ölümde payı olabileceğine dair en küçük bir içebakış
belirtisi göstermemişlerdi. Ölenin yasını tuttukları esnada bile egemen ahlak
değerlerinin bekçiliğini yaparak bozulan düzeni yeniden kurmaya, bir suçlu
bulmaya ve onu yaftalamaya çalışıyorlardı.
Sosyal
medyada ve benzeri internet ortamlarında çok fazla tartışılan bu konuda hemen
herkes Harun’un talihsiz ölümüne üzülürken, sıradan bir hezeyanın yol açtığı
talihsiz bir kaza olmanın ötesinde hayati bir meselenin, çok daha büyük bir
bütünün parçası olduğunun farkında. Harun’un annesinin oğluna abartılı bağlılık
duymasının ve onun üzerinde baskıcı bir kontrol sahibi olma çabasının ölüme
sebep olduğunu, hatta annenin ruh hastası olabileceğini söyleyenler oldu.
Bu
ölüme sebep olan zincirin, genç kadın ve erkekleri, çocukları, evli ya da kendi
başına yaşayan kadın ve erkekleri, standart evlilik kurumu dışında hayatlar
yaşamayı tercih etmiş bireyleri, heteroseksüel ilişkilerin dışında kalanları ağır
bir cendereye sokan baskıcı ahlak değerleri ve bunlara hukuki boyutlar
kazandırmaya çalışan muhafazakâr hegemnya olduğu noktasından bakamazsak olayı
sadece münferit düzeyde açıklamak zorunda kalırız. Oysa Ayşe Arman’ın 28 kasım
tarihli röportajını pür dikkat tekrar okuduğumda aklıma ilk olarak şu kelime
geliyor: çoğunluk!
Tüm
bunlar bir tür ‘kahverengi veba’nın
yayılmakta olduğunu, kadınların, transların, eşcinsellerin, çocukların
canlarını almaya, hayatlarını söndürmeye
ya da bir tür sosyal kontrol düzeni altında ezmeye yol açan muhafazakar
ahlakçı hegemonya ile bu gencin ölümü arasında bir bağlantı olduğunu
düşündürüyor: Her yerinden sapır sapır dökülen ama hâlâ kusursuz evrensel bir
ideal olarak gösterilip herkese dayatılan çekirdek aile idealinin etrafındaki
ataerkil ahlaki değerleri, gündelik hayatta herkesi birbirinin ahlak polisi, savcısı,
gardiyanı, celladı olarak davranmak zorunda bırakıyor. Sıradan bir aile draması
olarak yaşanan benzer her gündelik olayda, hatta olaysız geçen her günümüzde bu
toplumsal yapının -ailenin- nasıl kabusa benzer bir tahakküm sistemi olduğunu
yeniden görebilecek fırsatı buluyoruz. Harun’un ölümü ve Ferzan’ın yaşadıkları
biraz daha sembolik bir boyut kazanmış durumda. Sanki modern aile idealinin
kurallarının bir anlığına bile dışına çıkanların nasıl cezalandırılacağının trajik
bir temsili gibi.
Öyle
bir olay ki tek bir örnekte bile, mikro ölçekte bütün hayatı yönetmeye yarayan bir
sosyal kontrol politikası olarak işleyen “aile politikaları”nın, hükümetin
büyük ölçekli siyasi hedefleriyle ne kadar doğrudan ilişkili olduğunu da açığa
çıkarıyor. Öğrenciyken evlenenlere maddi devlet teşviki, yargıya müdahale etmek
suretiyle boşanmaların azaltılmasına yönelik girişimler, aile olarak yaşamanın
teşvik edilmesi, aileye dayalı kültürel değerlerin yüceltilmesi, aile modeli
dışında yaşanan hayatlara yönelik saldırgan bir dil, bakanlık isimlerinden
“kadın” sözcüğünün çıkarılması, her tür muhalif hareketin aynı zamanda ahlakçı
kodlarla da hedef alınması ve gözden düşürülmeye çalışılması, sürekli yinelenen
üç çocuk teşviki, kürtajı yasaklamaya kalkışıp onu beceremeyince de bu kez
hastanelere baskı yapıp el altından engellemeye çalışmak, kadınların kendi
bedenleri üzerindeki tasarruflarını geriletmek üzere nasıl doğum yapacağına
bile karışan bir Başbakan. Sahi, Harun’un ablasının sözleriyle Başbakan’ın
sözleri arasındaki benzerliği herkes görebiliyor değil mi? Zaten ondan bir iki
gün önce de annesi, Harun’un sevgilisinin facebook duvarına başbakana şikayet
edeceğim diye yazmamış mıydı?
Tüm
toplumsal kontrol mekanizmalarının yaşamımızda karşılaştığımız ilki olan aile
sonraki yaşamımızda, toplumsal sisteme uyumlu birer birey olmak için edinmemiz
gereken tüm itaat değerlerinin kişiliğimize işlendiği bir kurum olarak iş
görüyor. Anti-psikiyatri akımının önde gelen temsilcisi David Cooper modern
aile kurumunu tepeden tırnağa tartışmaya açtığı, 1968’deki devrimci dalganın
bütün özelliklerini tarşıyan 1972 tarihli Ailenin
Ölümü isimli kitabında şunu söylüyor: “Ailenin
gücü, toplumsal aracılık işlevinden gelir. Aile, her toplumsal kuruma hayli
denetlenebilir bir tarzda örnek olarak, bütün sömüren toplumlarda yönetici
sınıfın etkin iktidarını pekiştirmektedir. Bu nedenle ailenin biçiminin,
fabrikada, sendikada, okulda, (ilk ve ortaöğretim), üniversitede, iş
kuruluşunda, kilisede, siyasal partilerde, hükümet aygıtında, silahlı
kuvvetlerde, genel hastaneler ve akıl hastanelerinde varolan toplumsal yapıda
kopya edildiğini görürüz. İyi ya da kötü, sevilen ya da nefret edilen “anneler”
ve “babalar”, büyük ya da küçük “erkek kardeşler” ve “kız kardeşler”, hükümsüz
ya da çaktırmadan denetleyen “büyük anneler” ve “büyük babalar” her zaman
vardır.”[ii]
Aile
öyle bir kontrol mekanizması ki herkese rolünü baştan biçiyor ve ömür boyu o
rolün değişen aşamalarını icra etmek kalıyor size. Bunun dışına çıkarsanız ya
da çıktığınız en azından görülürse kınama, yargılama, aşağılama, dışlama,
cezalandırma ve yeniden hizaya çekilip rolünüze döndürülme mekanizmaları
devreye giriyor. Bu mekanizmanın asli unsuru kadınlara biçilen annelik rolü.
Bir kadın yalnızca annelik kimliğini çocukluğundan itabaren içselleştirip, ona
göre oyunlar oynayıp, evlenmeyi bekleyip sonra da sorgusuz sualsiz bu rolün
gereklerini yerine getiren bir ev kölesine dönüştüğü zaman ideal kadın olur.
Bunun dışına çıkma girişimleri, eskaza kendi duygularına ve aklına göre yaşama
arzusunu bırakın yaşamak, ifade etmesi bile en ağır cezalara ya da yaptırımlara
maruz kalmasına yol açabilir. Anneliğin
yüklediği en ağır yüklere isyan etmeyi engellemek için bu rol tümüyle
doğallaştırılır ve kutsallaştırılır. Kadınlara anne olmaktan başka bir varoluş
alanı tanınmaz. Cinsiyetçi tahakküm sisteminde kadınların onaylanmak için
anneliğe sarılması bundan kaynaklanıyor. Bu yüzden annelikle olan bu
özdeşleşme, beraberinde çocuklara karşı aşırı bir kontrol ve duygusal
bağımlılık haline geliyor ve çocuklarını da kendilerine bağımlı kılmak
istiyorlar. Bu kadınların hiç de kendi lehlerine olmayan bu durumu, zorunluluk
altında içselleştirdiklerini düşünüyorum. Yani aşırı baskıcı bir cinsel
tahakküm altında, kadına nefes alacak hiçbir alanın bırakılmadığı bir yaşantı
içinde, duygusal doyum sağlayabilecek tek uğraş çocuklar oluyor kadınlar için. Harun’un
annesinin yaşadığı durumun aşağı yukarı bu aşırı özdeşleşmeden kaynaklanan bir
duygusal bağımlılığın yarattığı hezeyan olduğunu düşünmek için ruhbilimci
olmaya pek de gerek olduğunu sanmıyorum. Hem annenin hem de, kız arkadaşının
beyanlarından, Harun’un içine hapsolduğu boğucu aile ortamından kaçmaya /
çıkmaya nefes almaya çalışan zor bir durumda olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak annesinin
ve ablasının erkek egemen mantığı fazlasıyla içselleştirmiş, onun arzularını
deneylemeye çalışan birer despota dönüştüklerini de görebiliyoruz. Kadınlar
toplumsal yapının her alanında güçsüz bırakıldıkları, güçlenmeye çalışmalarının
bedelini her zaman erkek rakiplerinden daha fazla emek sarfederek, daha büyük
duygusal baskıları savuşturmaya çalışarak varolma mücadelesi verdikleri için,
çoğu zaman evden burnunu bile çıkaramayan kadınların kendilerini güçlü hissedebildikleri
tek alan annelik oluyor. Harun’un babasının erken ölmüş olduğu bilgisi,
anneliğin babanın rolüyle de birleştiğinde nasıl bir despotizme
dönüşebileceğine dair çok fazla şey söylüyor bize. Çocukla özdeşleşen ebevevnler,
hayatın yol açtığı mutsuzluğu, hayat mücadelesinin zorluklarını, kendi hayal
kırıklıklarını aşmak icin tüm duygusal yatırımlarını çocuklara yapıyorlar. Harun’un
annesinin trajedisi de pek çok kadında olduğu gibi, çocukları tatmin
için kullanan son derece yaygın bir ebeveyn modelinin talihsiz bir sonucundan
başka bir şey değil. Kadınlar özellikle de anneyseler, içine
kapatıldıkları ahlâk zindanında bedenlerine ve duygularına tamamen yabancılaşıyorlar.
Ablanın cinsellik, aşk, ve benzeri konularda despotun dilini tümüyle
içselleştirmiş üslubu, neredeyse otoriter bir baba gibi konuşması, hatta
başbakan’a özenen konuşması iki genç insanın arzularını yaşamalarındaki masumiyetin
ve doğallıın karşısındaki hoyratlığı, aslında onun kendi hayatında belki de
tümüyle unuttuğu, safi göreve dönüşmüş, artık yabancı hale gelmiş bir yaşantıya
-cinselliğe- duyduğu kinin, nefretin
dışavurumu gibi. Bu kadar indirgenmiş bir varoluş içindeki kadın ya da erkek
ebeveynler, kendi arzularını ortaya koyamadıklarında, ev kadınına / anneye ya
da aile babasına indirgenmiş bu kadın ve erkekler çocuklarını duygusal olarak sömürebiliyor,
onları kendi arzularının cisimleşeceği bir sahnenin oyuncuları haline getirmeye
kalkışabiliyorlar. Buradaki aşırı duygusal yatırıma aileler sevgi adını
verebiliyorlar, ancak bu bir ‘sevgiyse’ eğer karşısındaki daimi olarak
kendisine bağımlı kılmak isteyen, onun bireyselleşmesini ve kendisinden
ayrışmasını, başka bir insan olmasını kabullenemeyen canavarca bir sevgi
olmalı.
Bu
olayı ne kadar tartışsak az, ancak burada tek başına bir kusurlu özne, bir ruh
hastası bulmaya çalışmak işin kolayına kaçmak olur. Geleneksel aile modeline ve
ahlak değerlerine bağlı her örnekte,
çocuklar üstüne kurulan egemenlik onların da bu rolleri olduğu gibi
üstlenmeleri ve bu toplumsal kontrol sistemini kusursuzca yeniden
üretmeleridir. Harun’un ve Ferzan’ın kabahati, aslında belki de hiç
sorgulamadıkları bu sosyal kontrol mekanizmasını, sırf doğal dürtüleri ve arzuları
onları yakınlaştırdığı için farkında bile olmadan ihlal edecek bir falsolu
hareket yapmış olmalarıdır. Eğer açığa çıkmasaydı belki onlar da bu düzenin
içine çekilecek taze adaylar olacaktı. Ama açığa çıkması Harun’un ölümüne ve
muhtemelen Ferzan’ın hayat boyu unutamayacağı bir travmaya dönüştü. Olayın
başlangıçtaki sıradanlığına karşın sonunun trajikliği bir anda aile kurumunun
herkes için nasıl bir tahakküm mekanizması olduğunu açığa çıkaran bir alamete
dönüşüyor.
Fakat
burada yine de Harun’u bir kurban olarak görmeye içim elvermiyor. Onu daha
ziyade kendisini sarıp boğan bir aile hapishanesini çaktırmadan ihlal eden,
buna boyun eğmek istemeyen, kendi arzularına göre davranmak isteyen, özgürlük
arayışındaki bir genç olarak görmeyi tercih ediyorum. Tıpkı tüm toplumu kontrol
etmek isteyen otoriter baba modeli despotu bir anda yerin dibine sokan Gezi
isyanı gençliği gibi, belki talihsizlik onu aramızdan aldı, ama görünen o ki
hem o hem de sevgilisi Ferzan boyun eğmemeyi tercih etmişlerdi.
“İnsan özerkliğini yaşamının ilk yılında
keşfetmez ve çocukluğundan daha sonraki dönemine özgü o keder anında da
farketmezse, ya ergenlik çağının sonunda delirip çıkar, ya da ruhunu teslim
edip normal bir vatandaş olur, ya da sonraki ilişkilerinde özgürlüğü bulma
kavgası verir … İnsan ne olursa olsun günün birinde evini
terk etmek zorundadır. Ne kadar erken terk ederse o kadar iyi olur heralde.”[iii]
http://uzuncorap.com/2013/12/05/%E2%80%9Ccocuklar-siyasi-tutuklulardir%E2%80%9D/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Giriş Gündelik yaşamımız boyunca gerçekleştirdiğimiz, artık otomatik bir hal kazanmış ve kaynağını düşünmediğimiz davranışla...


