16 Ocak 2014 Perşembe

Tostoraman’ın Yavrusu - Babanın yasağı ihlal edilebilir mi?


Neden çocukların özgürlüklerini ve özgüvenlerini kazanmak için ebeveynlerin koydukları sınırları ihlal etmeleri gerekir? Otoriter ve geleneksel baskıcı yaklaşımlardan uzak her ebeveyn, çocukların, hem kendisini güvende hissetmek için sınırların belirlenmesine hem de sınırlar içinde hareket yetisi kazandıkça, bu sınırları aşmaya ve genişletmeye gerek duyduklarının farkındadır.
Ebeveynin hassas rolünün önemi tam da bu aşamada belirir: sınırları fazla gevşetmenin ya da hiç gevşetmemenin çocuğun ruhsal gelişimine ciddi zararları olacaktır. Ancak bunlar üstüne ne kadar kafa yorup ince ayar tutturmaya çalışsak da çocuklar (ve gençler) özgürlük alanlarını genişletmek için kendi bulabildikleri yoldan gitmeye oldukça kararlı varlıklardır. Ve yeri geldiğinde ihlal etmeye meylederler.
Julia Donaldson’ın Tostoroman hikâyelerinden ikincisi olan Tostoraman’ın Yavrusu bu gözle ele alınabilir. 2011’de BBC tarafından uyarlanan animasyon filminde kitaptaki hikâyeye daha belirgin bir derinlik ve bazı açılardan tutarlılık kazandırılmış.
Kitaptan farklı olarak film, ilk hikâyedeki anne sincabın çocuklarına anlattığı bir masal olarak başlıyor. Anne sincabın dış sesiyle yavru Tostoraman’ın hikâyesine giriyoruz. Yuvasının etrafında koşturup neşeyle oynayan yavru Tostoraman’ın ormanın derinliklerine heyecanla baktığını görürüz. Ormana doğru merakla, gözleri kamaşmış ilerlerken babası onu koltuğunun altına alıyor ve ormanın derinliklerine gitmemesi için sertçe uyarıyor. Ormandaki tehlikeden, ‘Koca Kötü Fare’den bahsediyor. Onunla bir kez karşılaşmış olması, bir daha unutamadığı acı verici bir deneyim olarak hafızasına kaydolmuş ve çocuğunu da bu yüzden korumaya çalışıyor.



Çocuğuna nasihat veren bu babanın, tümüyle iyi niyetle, sırf koruma duygusuyla davrandığından hiç kuşkumuz yok ilk bakışta. Bu kadar sıkı bir öğüt ve yasak koymak çocukta büyük merak yaratıyor ve yasağın ardındakini öğrenme arzusu da kendini gösteriyor. Eğer bir yasak varsa potansiyel olarak ihlal de yanı başında tetikte bekler. Çünkü yasağı delmek isteyen, yasağın mantıklı mı yoksa boşuna mı olduğunu  anlamak ister.
İlk hikâyedeki minik fındık faresinin Tostoraman’ın zihninde Koca Kötü Fare haline gelişi bizi gülümsetir. Bu şekilde çarpıtarak hatırlamasının sebebinin, olsa olsa Tostoraman’ın yaşadığı korkunun travmaya dönüşmesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Peki, nedir Tostoraman’ı bu kadar dehşete düşüren?
Önceki hikâyede fındık faresi, karşısına çıkıp onu yemek isteyen Tilki, Baykuş ve Yılanı başından savmak için hayali bir canavarla onları korkutmuştu. Sonra bu heyula -korkularının cisimleşmesi- ete kemiğe bürünmüş olarak karşısına dikilmiş, bu kez de canavardan kurtulmak için kendisinin ormanın en korkulan yaratığı olduğuna onu inandırmıştı.
Ormanın bu “en korkulası” yaratığı,  diğerlerinin korkularını onlara geri yansıtabilme becerisini gösteren, ormanın en zayıf yaratıklarından birisiydi aslında. Eğer bir marifeti varsa, bu kendinin ve diğerlerinin korkularını tanımasıydı. Böylece onu korkutanlara ayna tutup onları korkularıyla yüz yüze getirebiliyordu.
Burada masalın bütün sevimliliğini bir süreliğine kenara bırakıp, Tostoraman’ın, son derece zayıf ama kendisini zekâsıyla savunmasını bilen fındık faresini en büyük korku kaynağına, büyük kötüye, ötekine dönüştürmesinin mantığı nasıl anlaşılır hale gelir?
Bu devin, fındık faresi ile karşılaştığı ana kadar karşısına kendisi kadar korkutucu başka bir yaratığın çıkmamış olmasının beslediği kibrin altını oyan şey, tüm orman sakinlerinin önünde fare tarafından korkutulması ve alaya alınması olsa gerek. Böyle bakarsak, Tostoraman’ın korkusunun  kökenini, ormanda iktidarsızlaştırılması, hatta “kastre edilmiş” olması olarak görebiliriz.
Ormanın en kendine güvenen, gerçek olamayacak kadar korkunç canavarının, böylesi bir kastrasyonu travma olarak hatırlaması, bu travmanın kaynağı olan minik fındık faresini abartarak imgeleminde Koca Kötü Fareye çevirmesi bu durumda anlaşılır: bir devin iktidarını sarsabilecek olan yine ancak bir dev olabilirdi bu mantığa göre.
Her ne kadar Tostoraman’ın belleğinde fare belki tam olarak dev gibi anımsanmasa da artık çocuğuna onu kötü bir dev olarak anlatır. Hikâyenin başında, onun nasıl bir şey olduğunu merakla öğrenmeye çalışan yavrusuna “Üstünden geçmiş çok zaman” dedikten sonra kafasını kaşıyıp “Pek iyi hatırlamıyorum” der ve düşünür. Sonra tıpkı fındık faresinin geçmişte Tilki, Baykuş ve Yılana anlattığına benzer şekilde yavrusuna Koca Kötü Fare’yi anlatmaya başlar.
Koca Kötü Fare korkunç kuvvetli, uzun pullu kuyruğa sahip, gözleri ateş kuyusu, bıyıkları dikenli telden sert bir yaratık olarak resmedilir. Bu sayede Tostoraman hem ondan duyduğu korkuyu meşrulaştırmış olur hem de yavrusunun ormana ayak basmasını korkutma yoluyla engellemeye çalışır. Bu engellemenin altında yatan sebebin, farenin gerçekte hiç de böyle bir yaratık olmadığını farkında olmadan unutma ve gizleme çabası olup olmadığını sorgulayamaz mıyız?
Ya günün birisinde yavrusu ormana adım atıp Koca Kötü Fare diye bir şeyin aslında var olmadığını, babasının korktuğu şeyin minicik bir fındık faresi olduğunu öğrenirse? O halde yasak sadece yavruyu koruma işlevi görmez, hatta aslında böyle bir işlevi yoktur bile. Gerçekte bu yasak yavruyu korumaktan çok babasının korkusunun açığa çıkmamasını, ormanda yerinden edilen iktidarının en azından kendi yaşam alanında sürdürülebilmesini sağlar.
Artık kastre edilmiş olan eril iktidarını yeniden tesis edebileceği tek yer, yasakları ve sınırlamalarıyla kendi yuvası olup, yapabileceği tek şey orada egemen olmak ve bunu yavrusu üzerinde müşfik bir koruma hamlesiyle kabul edilir kılmaktır.
Ormanın en güçsüzlerinden olan fındık faresinin korkularından türeyen, ormanın en güçlülerinden birisi olan Tostoraman, eğer gücünü ötekilerin duyduğu korku sayesinde edinmişse, bu gücü yerinden edecek olan da güçsüzlerin ondan korkmamayı öğrenmesidir. Böylece korkma sırası ona gelir. Çünkü kimse kadiri mutlak değildir.
Bu tam da eril iktidarın kendisini alt üst edecek olanla karşılaşmasıdır: İlk hikâyede -özellikle belirgin şekilde animasyonda- ormanın yaşlıları ve güçlüleri olarak canlandırılan Tilki, Baykuş ve Yılan tipleri ve Tostoraman eril iktidar ağının simgeleşmiş figürleridir. Buna karşın fındık faresi bu eril iktidarı ve gerontokrasiyi (yaşlılar iktidarını) sarsacak olan bağımsız bir genç figürü olarak karşımıza çıkar.
Bizim dünyamızda eril iktidarın kendini gerekçelendirmek için sürekli öteki korkusuna yaslanmasını tartışmamıza katıp devam edelim. Masalda sevimli görünse de gerçek dünyada ufaklığına rağmen ürkütücü ve tiksinti verici olan farenin toplumsal hayatta neyi simgeleyebileceğini düşünelim: fare genellikle yerde, yerin altında, binanın dip ve köşelerinde, karanlık ve nemli yerlerde, boru ve kanallarda, yani yaşam alanlarının en erişilmez kuytularında, tekinsiz mekânlarda gezer. En küçüğünden en irisine kadar, kontrolden kaçabilen, kolay yakalanamayan ve bu yüzden ev yaşamından her zaman uzaklaştırılmak istenen, tiksinilen, görüldüğünde öldürülmek istenen bir hayvandır.
Masaldaki farenin simgeledikleri arasında, eril iktidarın denetiminden kaçan birçok toplumsal grubu görebiliriz: aile yaşamının kurallarının dışında kalan kadınların, başına buyruk gençlerin, itaat etmeyen çocukların, eşcinsellerin, yabancıların, alt sınıfların, ayak takımının, serserilerin, yoksulların, evsizlerin, sırf varlığıyla ailenin ya da topluluk yaşamının kurulu düzenini tehdit ettiği düşünülen her türlü aykırı, uyumsuz figürün oluşturduğu ötekilerin dünyası.
Ötekilerin dünyası bu yüzden gerçek hayatta korkuyla, kuşkuyla, aşağılamayla, küçümsemeyle ve tiksintiyle karşılanır. Kodlarını babanın, iktidar sahiplerinin belirlediği bu dünyada ötekiler tek tek ne kadar küçük de olsalar, varlıkları, eril iktidarın altını boşaltıp korkusunu yüzünü vurur ve giderek boyut değiştirip büyük korku nesnesi haline getirilirler.
Bu yüzden onların varlıklarının çocuklar tarafından bilinmeleri, keşfedilmeleri istenmez. Ne kadar dost, zararsız ve kendi halinde olursa olsunlar, daima büyük bir tehdit olarak kodlanırlar. Fındığını yiyip ormanın sükûnetine kendini bırakmak, hayatını keyfince sürdürmek isteyen ama yeri geldiğinde bütün diğer “büyükleri” korkutup kaçırmasını becerebilen minik fındık faresi, bu yüzden hikâyedeki eril iktidar figürlerinin gözünde tehditkâr öteki olarak kodlanır: böylece Koca Kötü Fare olur. Ondan en çok korkan da en büyük olan, yani Tostoraman’dır.
Babanın koyduğu yasağı delmek isteyen yavru Tostoraman, gece yarısı hem de karlı bir havada evden kaçıp Koca Kötü Fare’yi bulmaya gider. Çünkü bir yandan yasağın doğruluğundan kuşku duyar. Ama yavru Tostoraman henüz o kadar küçüktür ki babanın yasağına meydan okurken bile cesaretini zar zor toplar. Yanına en sevdiği oyuncağını, Donaldson’ın başka bir kitabından tanıdığımız Değnek Adam’ı alır. Küçük çocuklar için ebeveynden ayrışma sürecinin bir geçiş nesnesine aktarımla simgelendiğini biliriz. Yavru Tostoraman’ın daha henüz ebeveynden ayrışmamış bir çocuk olduğunu buradan anlarız.
Yavru, ormanın derinliklerine daldığında, tıpkı minik fındık faresinin başına geldiği gibi Yılan, Baykuş ve Tilki ile karşılaşır. Sırasıyla hepsinin çeşitli burnunun, kuyruğunun, gözlerinin, bıyıklarının babasının anlattığı gibi Koca Kötü Fare’ye benzeyip benzemediğini anlamaya çalışır. Hepsi Tostoraman’ın yavrusunu gördüklerinde hem korkarlar hem de onu başlarından savmak için daha önce minik fındık faresinin yaptığı numarayı tekrar ederler. Tostoraman’ın yavrusuna tabi ki Koca Kötü Fare’nin olmadıklarını, onun başka bir yerde Tostoramanlı bir şeyler yiyip içtiğini anlatırlar. Koca Kötü Fare efsanesini hem pekiştirirler hem de kendilerini kurtarırlar.
Yavru Tostoraman, korkusunu yenmeye çalışırken tüm aramasına rağmen bir Koca Kötü Fare bulamaz. Hikâyenin bu noktasında Tostoraman’ın yavrusunun babasına olan güveninin azaldığını görürüz. Hatta bir anlığına hayal kırıklığı yaşar ve herkesin ona oyun oynadığını düşünmeye başlar: “Ben inanmıyorum  Koca Kötü Fare’nin var olduğuna” diyerek üzüntüsünü dile getirir.
Ancak tam o esnada minik fındık faresinin yuvasını ve kapısının önündeki karları süpürmekte olan fareyi görür karşısında. Yuvanın önünde bir de farenin yaptığı kardan Tostoraman vardır! Her ne kadar bulduğu Koca Kötü Fare olmasa da arayışlarının bir ödülü olarak onu mideye indirmeye karar verir. Fare, Tostoraman’ın yavrusunu kandırmak için Koca Kötü Fare’yi tanıdığı ve onunla tanıştıracağı hikâyesini uydurur. Ay ışığında ağaçtan yansıyan gölgesinin yere vurup dev gibi görünmesini sağlayarak Tostoraman’ın yavrusunu Koca Kötü Fare’yi gördüğüne inandırır. Bunun üstüne yavru da tıpkı babası gibi koşarak kaçar.
En sonunda yuvaya ulaşan yavru, horul horul uyuyan baba Tostoraman’ın kolunun altına tekrar yerleşir. Bu esnada baba hiçbir şeyin farkında değildir. Küçük yavru tehlikeli macerayı kazasız belasız atlatıp güvenli yuvasına dönmüş olmanın huzuruyla babasının kolunun altında yeniden uyumaya başladığında, artık eskisi kadar cesaretli olmadığını ama eskisi kadar da canının sıkılmadığını öğreniriz. Minik fındık faresi de onun izlerini takip edip yuvasına kadar gider. Bu sakin ve güvenli sahneyi gördüğünde gülümser ve fındığını yemeye koyulur.
Anne sincap hikâyeyi tamamlandığında, yavru sincaplar aralarında Tostoramancılık oynamaya başlarlar. Bir kez daha anlatılan macera ormanın minik sakinleri arasında, zayıfın güçlünün karşısındaki hayatta kalma hikâyesine dönüşür. Aynı zamanda da bir büyüme ve özgüven kazanma hikâyesine.
Farenin kendisi hakkında oluşan Koca Kötü Fare efsanesini boşa çıkarmaması kendisini korumak ve aynı zamanda güçlüyü alt etmek için yaptığı bir şey. Tostoraman, Tilki, Yılan ve Baykuş’un fare gibi minik bir varlık karşısındaki zayıflıkları, yalnızca farenin onları büyük güç olarak görmemesinden kaynaklanır. İktidar korkusu ortadan kalkınca iktidarın altı boşalır. O halde korkularını yenen akıllı minik fareler, iktidarların korkulu rüyası halini gelirler!
Tostoraman’ın fındık faresinin yaşam alanına bir daha girmemesi, onu tehdit etmemesi, hatta ondan çekinmesi gerekliliği yavru Tostoraman için de doğrulanmış olur. Aynı zamanda hem yavru Tostoraman’ın babasına olan güveni pekişir hem de onu ihlal ederek özgüven kazanma denemesinde olumlu bir adım atmış olur.
Yavru Tostoraman’ın bir çocuk olarak edindiği tecrübe gerçekten de yasağın ihlali mi yoksa babasının çizdiği sınırlara huzurla geri dönmesi yasağı delme girişiminin boşa çıkması mı? Bu kadar küçük bir çocuk için bu sorunun cevabı verilemez. Çünkü dünyayı şekillendiren değerlerden henüz haberdar değildir ve onlar için öncelikli olan yuvanın içindeki sahici güvendir.
Ebeveynler çocukları için güvenli bir hayat oluşturmaya çalışırken çizdikleri tüm sınırların her zaman o çocukların güvenlikleri için gerekli olduğuna inanır ve onları da inandırmaya çalışırlar. Ama egemen toplumsal değerlere ve iktidar ilişkilerine sorgusuz sualsiz bağlanmış olmaları yüzünden kendi icat ettikleri korkuları da çocuklarına aşılarlar. Çocuklar ancak ebeveynlerinden bağımsızlaşıp genç olduklarında bu değerleri sorgulayabilecek tecrübeye kavuşurlar.
İlk bakışta görünen o ki yavru, babanın yasağını hem deldi hem kendince bunun haklı bir yasak olduğunu  deneyimledi. Ancak belki şunu da söyleyebiliriz: Daha henüz küçük bir çocukken yasağın mantıksız olabileceğine dair bu denli kuşku duyması, onun yasaklara karşı koyma konusunda büyüdüğünde daha cesur olma ihtimalinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Çünkü güvenli yuvaya geri dönmüş olsa bile bunun “şimdilik” bir dönüş olduğunu düşünebiliriz. Ebeveynden ayrışma gerçekleştiğindeyse durum değişecektir.

Etrafındaki tehlikelere rağmen, kendinden büyük güçlerden bağımsızlığını korumuş ve tehlikeli dünyada bildiği gibi bir hayat süren genç fındık faresinin şefkatli onayını alması da bu yüzden olabilir mi?


http://uzuncorap.com/2014/01/16/tostoraman%E2%80%99in-yavrusu/ 

1 Ocak 2014 Çarşamba

Tostoraman ya da Zayıfın Hayatta Kalma ve Güçlülerle Başa Çıkma Stratejisi



Tostoraman’dan bahsedeceğim. Hani Julia Donaldson’ın yazdığı ve Axel Scheffler’in resimlediği, artık çocuk edebiyatı klasikleri arasına girmiş, çocuk edebiyatı alanında pek çok ödül almış, otuzun üzerinde dile çevirilmiş, en çok satan ve sevilen çocuk kitapları arasıan girmiş, BBC tarafından animasyonu çekilmiş, tiyatroya uyarlanmış, bir çok oyuncağı ve çocuklar için objeleri üretilmiş, online oyun ve şarkılar sitesi olan, dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de de çocuklar için bir kült haline gelmiş, Türkiye’de de gayet iyi bildiği Tostoraman (The Gruffalo) ve onun devamı olan Tostoraman’ın Yavrusu (The Gruffalo’s Child) isimli hikayelerden bahsedeceğim.
1999’da yayınlanan The Gruffao ve 2004’te hikayenin devamı olan The Gruffalo’s Child kitapları sırasıyla 2009 ve 2010 yıllarında BBC tarafından animasyon olarak uyarlanmış. Şunu belirtelim, uyarlama süreci yazarı ve çizerinin tam katılımıyla gerçekleştiği ve basılı eserdeki hikayeye tamamen sadık kalındığı, ve kitabın görsel karakterleri birebir animasyona taşındığı için kitap kadar güzel iki film çıkıyor ortaya. Hatta bana kalırsa, canlandırmanın, müziğin, muazzam başarılı seslendirmenin etkisiyle kitaba daha da somut bir hayat kazandırdığı için animasyon uyarlamalar bence daha da güzel.
Julia Donaldsan’ın yazdığı ve Alex Scheffler’in çizdiği bugüne kadar Türkçe’de çıkmış tüm kitaplar Rüya’nın kitaplığında yerlerini aldı geçtiğimiz iki-üç sene içinde. Hepsini çok seviyor, ancak Tostoraman kitaplarının, onun için, tıpkı benim için olduğu gibi, ayrı bir yeri var. Bu yazıya oturduğum zaman Rüya bir şey göstermek için geldiğinde, yanıbaşımda Tostoraman kitaplarını görünce şaşırdı ve sebebini sordu. Ona bu kitaplar hakkında bir yazı yazdığımı anlattım, sebebini anladı mı ben de bilmiyorum!
Ebeveyn bloglarında hakkında bu kadar çok yazılmış olmasına rağmen bir kere daha bu iki hikayeden bahsetmek neden? Bana ilginç gelen, çok katmanlı ve hepimizi ilgilendiren derin bir hikaye anlattığı için. Kitapların her ikisini de Rüya ile birlikte kaç kez okumuş olduğumu sayamam bile, belki elli? Muhtemel. Fakat izlerken beni zevkten dört köşe yapan bu iki hikayenin animasyon uyarlaması oldu. Sırf Rüya’ya izletme bahabesiyle muhtemelen otuz kere filan izlemişimdir. Hikayedeki her bir ayrıntı, müzik, seslendirme, canlandırılan figürler bence kusursuz. Arkadaşlarıma izlettiğim ya da tavsiye ettiğim de oldu. Artık hikayeden tümüyle animasyon filmlerinin bana sağladığı perspektif üzerinden bahsediyorum.
Derin, sık, birbirinden farklı yaşam biçimleriyle dolu bir ormanda, hayatta kalmanın ne kadar çetin bir uğraş olduğu neredeyse belgesellerdeki kadar apaçık bir şekilde anlatılıyor. Suyun yüzeyindeki sinekler, onları yutan balık, balığı avlayan leylek, suyun içinde kıvrılarak sessizce dolaşan yılan, bir konvoy halinde tırmandıkları ağaçta teker teker bir kuşa yem olan karıncalar, kurbağanın büyük bir sükunetle yuttukları solucanlar. Biyolojideki tabiriyle her bir canlı birey besin zincirinde bir başkasına yem olabilir.
Hikayenin başında bir baykuşun saldırısından son anda kurtulan anne sincap, yavrularının isteği üstüne derin karanlık ormanda geçen minik farenin hikayesini anlatmaya koyuluyor. Anlıyoruz ki, başka büyük yırtıcılarla başı her an dertte olan bu minik sincaplar için, minik farenin hikayesi, bir kahramanın hikayesi haline gelmiş. Anlattıkça efsanesi yayılacak olan bir hikaye, bunu filmin devamında yavaş yavaş anlayacağız.
Ormanda dolaşırken tek isteği açlığını gidermek için fındık bulmak olan minik fındık faresi, önce ilk bulduğu fındığını uyanık bir kuşa kaptırıyor, bu da yetmiyormuş gibi onun alaylı ötüşüne maruz kalıyor. Sonra uzaktaki fındık ağacını görünce kendisini bir fındık cennetinde hayal edip uzun yola koyuluyor, ormanın bütün güzelliklerini tadarak yolda ilerliyor. Ancak işte o zaman ormanın avcıları başına musallat oluyor. İlk olarak karşısına tilki dikiliyor, tabi ki önce kurnazca onu inine davet etmek istiyor birlikte bir yemek yemek için! Lakin onu korkunç derecede kibar bulan fare bir bahane uydurmaya çalıştığı sırada, tilki onu sıkıştırınca, düşünüp taşınırken kafasından bir canavar uyduruyor.
Hikayenin en şahane anlarından birisi burada: Tilkinin kızgın bir şekilde GIRRRlamaası ve farenin düşünüp bir türlü ne diyeceğini bilemeyince tilkinin sıkıştırıp daha da gırlaması üstüne farenin aceleyle uydurduğu isim GRRRRAFFALO oluyor! Tilkiden kurtulmak için uydurduğu hayali canavarın adı, aslında tilkinin korkutucu gırlama seslerinden gelen bir isim. Bunun üstüne şaşıran tilki “Gruffalo” da neyin nesi diye sorunca, “Niye bilmiyorsun ki?”diye sorup sanki herkesin bildiği birşeyden bahseder edası takınarak tilkiye karşı bir üstünlük elde ediyor. Daha sonra farenin anlattığı bütün caydırıcı özellikler bizzat tilkinin özellikleri. Tilkiye her baktığında gördüğü dişler, pençeler, farenin yaratmaya başladığı canavarın korkunç sivri bir çift dişi, korkunç pençeleri, korkunç ağzındaki korkunç dişlere dönüşüveriyor. Fare tilkiden duyduğu korkuyu hayali bir başka yaratık olarak ona geri yansıtıyor, ve o hayali yaratığın, az sonra hemen orada buluşacağı Gruffalo’nun, en sevdiği yiyeceğin de tilki fırında olduğunu söylemesi artık tilkinin pes etmesine ve kaçıp gitmesine yeterli oluyor. Bütün hikayenin en güzel nakaratı: “Silly old Fox! Doesn't he know, There's no such thing as a gruffalo?”* / “Sersem ihtiyar tilki, Gruffalo diye bir şey olmadığını bilmez mi ki?” [Yıldırım Türker’in çevirisiyle: Tilkideki beyin değil saman, Benim uydurduğum biri Tostoraman].
Fare, tilki gibi tehlikeli bir düşmanı savuşturmuş olmanın gururuyla artık ormanda daha bir güvenli yürürken karşısına baykuş ve ardından yılan çıkar. Hikayenin gerisinde aynı numarayla baykuş ve yılanı da kandırmayı başarır. Diğer ikisine anlattığı Gruffalo/Tostoramanın farklı özellikleri de yine o ikisinden esinlenen özelliklerdir. Başkuşun yamru yumru dizleri, büyük tırnakları, burnunun üstündeki yeşil çıban ve yılanın siyah dili, sırtındaki pullar, korkutucu gözleri Tostoraman’ın özellikleri haline gelir.
Farenin hayalinde yarattığı Tostoraman, onun en çok korktuğu avcılar olan tilki, baykuş ve yılanın özelliklerinin bir toplamıdır. Fare tilkiyi savuştururkenki kadar korku duymadan baykuş ve yılanı savuşturabileceğinden çok daha emin, çok daha kendine güvenen bir ses tonu ve rahat jestlerle konuşur. Çünkü onların da tilki kadar ahmak olacaklarını ve hemen kanacaklarını artık bilir. Onlarla da aynı şekilde dalgasını geçer, gururla yoluna devam eder. Farenin yarattığı efsane o kadar büyük bir etki yaratır ki ormanın bu avcı üçlüsü kendi aralarında meseleyi istişare etmek için toplantı yaparlar, fakat üçü de bu yaratığın neyin nesi olduğuna akıl sır erdiremez. Fare kendisinden artık o kadar emindir ki Tostoraman’ın adıyla şarkılar söylemeye başlar. Sanki minik fındık faresinin bu kurnazlıkla, bu zekasıyla alt edemeyeceği bir başka canlı kalmamış gibidir.
Derken birden bire karşısında bir dev zuhur eder: tilki, baykuş ve yılana anlattığı bütün özelliklerin toplamı olan bir canavardır karşısındaki. Daha evvel buna benzer birşeyi kendisi de görmemiş olan fare, bunun tam da kendi anlattığı gibi bir Tostoraman olduğunu idrak eder. Bunu idrak eder  etmesine ama onun tarafından yakalanır. Ona yem olmaktan kurtulmak diğerleri kadar kolay olmayacaktır. Ona karşı diğerlerine izlediğinden farklı bir yol izlemeye başlar. Kendisinin bu ormanın en korkulan yaratığı olduğunu söyler ve tabi ki Tostoraman onunla alay eder.
Koca Tostoraman, fareye bir şans verir. Fare bu iddiasını ispatlamak için yolu geriye giderler ve teker teker yılan, baykuş ve tilki ile karşılaşırlar. Her karşılaşmada anlatılan Tostoramanın gerçek bir canavar olduğunu gören öbürleri fareye veda edip kaçarlar. Fare yanı başında Tostoramanla birlikte yürürken onu gören her hayvanın öcü gibi korkacağını çok iyi bilmektedir. Ama Tostoraman bunu bilmez. Tostoramanın gördüğü ve inandığı ise yılan, tilki ve baykuşun fareden korktuklarıdır. Tostoraman diğer hayvanların fareden bu kadar korkmalarından çok etkilenir ve en sonunda fare en sevdiği yiyeceğin tostoraman külbastı olduğunu söyleyince onun da korkudan ödü kopar ve çığlık çığlığa koşarak kaçar.
Diğer üçünün Tostoramandan duyduğu korkuyu, fare Tostoramana karşı, onların sanki kendisinden duyduğu korkuymuş gibi kullanır. Yaptığı asıl büyük kurnazlık budur: o üç hayvandan duyduğu korkunun sağladığı malzemeyle onları korkutacak hayali bir yaratık vücuda getirmesi kurnazlığının ilk aşamasıydı. Ancak bu hayali yaratığın gerçeklik etkisi o kadar büyüktür ki bunun yol açtığı gurur, kibir ve bu işin artık sadece canını kurtarmak için bir kurnazlık olmaktan çıkıp bir keyif halini alması yüzünden kendisi de bunun gerçekliğine kapılır. Özellikle yılana karşı son derece tiyatral tavrından bu işten ne kadar keyif aldığını artık görebiliriz.
Bence hikayenin öğrettiği etik tecrübe de burada: eğer canını kurtarmak için kendinden daha güçlü bir varlığı savuşturmak üzere taktik olarak uydurmacaya, hayali bir güce başvuruyorsan sorun yok.Ama bu bir süre sonra bu kendini üstün görmene yol açacak bir eğlenceye dönüşüyorsa, o zaman başkasının başına saldığın korkular senin başına da musallat olabilir. Fare bir kez daha kendinden daha büyük bir varlığın karşısında  güçsüz duruma düşmektedir, lakin bir farkla, bu daha büyük varlık tümüyle onun muhayyilesinin ürünüdür. Gerçekliği ve etkisi tümüyle ötekilerin buna ne kadar inandığına bağlıdır. Zaten iktidarın sırlarından birisi de bu değil mi? Her kim ki kendisini muktedir bir konumda göstermeye çalışsın, diğerleri buna inanmadığı sürece iktidar olamaz. Ta ki diğerleri kendi kudretlerinden vaazgeçip ona o iktidarı bahşedene kadar. Burada muktedirler ve ona tabi olanlar arasındaki ilişki tekrar eden ritüeller boyunca diğerlerinin hep onun muktedir olduğu ve kendilerinin de ondan zayıf olduğu inancını tekrarlamalarına bağlıdır.
Farenin ikinci aşamada yaşadığı sorun doğanın en temel gerçeğini ihlal etmesidir: kimse kadiri mutlak değildir. Bu yanılsamaya kendisini kaptırdığı anda doğa ona bunun imkansız olduğunu hatırlatır. Tostoromanın bütün cesametiyle karşısında zuhur etmesi, iktidarın, tâbi olanların inancına bağlı olmasından kaynaklanır. Eğer herkes ona inanırsa, güç sadece bir tasavvur olmaktan çıkar ve gerçeklik kazanır.
Fare, kendisinden güçlü olanlardan kurtulmaya çalışmakla kalmayıp, onlar karşısında sembolik bir güç de elde etmeye kalkışmasının ardından aynı güç kendisine döner. Neyse ki durumu çabuk kavrayan fare tekrar gerçekteki zayıf durumunu hatırlayıp buna uygun bir stratejiyle hem asıl hasımlarına karşı kendisini koruma imkanını pekiştirir hem de onun başına musallat olacak bir muktedir konumunu terk edip başına musallat olan Tostoramanı da başından savar. Zayıfın güçlüyle baş etmede asıl etik stratejisi budur. Mesele bir iktidar ilişkisini yıkıp yenisini kurmak değil, o iktidar ilişkisini dağıtmak, ondan tümüyle çekilmektir, o iktidar ilişkisinin güçlü tarafını güçten düşürmek ve güçleri daha adil bir şekilde yeniden dağıtmaktır. Fare böylelikle erklenmiş ama iktidar olmamıştır. Günün sonunda farenin tek istediği güzel bir fındığın tadını çıkarıp ormandaki neşeli hayatın güzelliğine katılmaktır.
Animasyonun sonunda, annelerinin anlattığı fare hikayesi bitince sincap yavruları az evvel saldıran baykuşun yol açtığı korkuyu üstlerinden atıp dışarıdaki dalın üstünde annelerinin baykuştan kaçarken bıraktığı fındık tanesini almak için çıkacak cesareti bulurlar. Farenin hayatta kalmanın da ötesinde erklenme mücadelesi, diğerlerinin hayatta kalma ve güçlülerle başa çıkma mücadelesinin esin kaynağına dönüşen bir efsane olur.


*Tostoraman’ın İngilizce tam metni için:


http://uzuncorap.com/2014/01/01/tostoraman-ya-da-zayifin-hayatta-kalma-ve-guclulerle-basa-cikma-stratejisi/


20 Aralık 2013 Cuma

Evet, Erkekler de Yapabilir!




Yukarıdaki foroğrafı ilk gördüğümde epeyce güldüm, dilerseniz bu fotoğrafın alt mesajına “erkekteki meme haseti” adını da verebilirsiniz. J Kadınların doğurganlık özelliklerinin onların çocukları büyütmek için de özel bir yaradılışa sahip oldukları anlamına geldiği düşüncesinin, kadını ev içine çivileyen bir toplumsal tahakküm eğiliminin gerekçesi kılındığı bir toplumda, kadınların bu yetisi karşısında dehşete kapılan kimi erkeklerin böylesi bir hasedi olabilirdi sahiden. Şaka bir yana bu resme bakınca bunu anlamıyorum. Daha çok, “ya evet, ben de bu bebeğin bakımını verme konusunda bir şeyler yapabilirim, televizyon kumandasına komutanlık eden bir erkek olmak yerine bir takım işlerin ucundan tutabilirim” diyebilen, hatta bundan daha fazlasını diyebilen yeni bir eğilimin komik bir ifadesi. “Biz içine hapsedildiğimiz erkeklik rollerine mahkum değiliz! Ortak yaşamın bütün sorumlululuklarını yerine getirebilir, anneliği de bir cinsiyet rolü olmaktan çıkartıp ebeveynliği eşitlikçi bir şekilde yeniden düzenleyebiliriz.” diyebilen bir yeni yaklaşımın mesajı var bu resimde bana kalırsa. ‘İyi’ ebeveynliği, ‘iyi’ bir baba olmayı çocuklarıyla iyi oynayan bir adam olmaya indirgemekten çıkıp, bugüne kadar sadece kadınların alanına ait olduğu sanılan konulara erkeklerin de dahil olabileceği, hatta biraz öteye giderse, aslında bu alanların zaten kadınlara ait olmadığı, bilakis kadınların bu alanlara hapsedildiği gerçeğini idrak etmeye dair bir işaret! Zira kadınlık herşeyden önce anne olma kapasitesi ile tanımlanır ve kadınların evdeki görünmeyen emeğinin sömürüsü böylelikle doğallaştırılır. Bu ilişki biçimi nasıl yıkılır peki? Bu yazıda uzun uzadıya ‘cinsiyetcilikten özgürleşme devriminin ulu reçetesini’ sıralamaya kalkışacak değilim. Daha basit bir şey anlatmak istiyorum: Erkekler de yapabilirler!
Bir dönemin feminizminin temel meseleleri arasında, kadınlara kapatılmış olan alanlara -siyaset, bilim, sanat, spor, çeşitli meslekler, toplumsal konular vs.- kadınların da girebileceğini ortaya koyabilmekti. Feminist düşünce toplumsal cisniyet temelli bu işbölümünün kurduğu kavramları ve değer yargılarını çok güçlü bir şekilde yerinden oynattı, ve bugün kadın hareketlerinin de gücüyle toplumsal sistemin içinde her alanda erk kazanan kadınlar, gittikçe yaygınlaşan bir oranda yer alıyorlar ve eşit temsil istiyorlar. Öte yandan 1970’lerden itibaren, İngiltere’de bir harekete dönüşen sonradan profeminist olarak da anlandırılacak, cinsiyetçilik / patriyarka karşıtı erkek gruplarında bilinç yükseltme çalışmalarının yanı sıra, kadınların sosyal hayata, politik mücadeleye katılımının önündeki en büyük engel olan ev işi tahakkümünün azaltılması, bir zorunluluk olmaktan çıkartılması için, erkeklerin bu alana daha fazla dahil olması gerektiğini ortaya koyan bir yaklaşım ve hareket gelişmeye başladı. Bu yaklaşımla eş zamanlı olarak günümüzde ebeveynlik ve çekirdek aile yapısı çok ciddi bir değişim geçiriyor. Artık erkekler sadece ev işlerine “yardım” etme lütfunda bulunmakla kalmıyor. Ev içindeki emeğin cinsiyeçti işbölümüne karşı çıkan erkekler de çoğalıyor.
Ancak bu işbölümünün giderilmesinin en netameli olduğu alan yine de bebek/çocuk büyütme konusudur. En radikal muhalif çevrelerdekiler de dahil olmak üzere erkeklerin çoğu teoride değilse de pratikte hâlâ kadınlık/ annelik konusunda bazı eski kafalı değer yargılarından ve bu işlere uzaklıktan çıkabilmiş değiller. Fakat her türlü kültürel dirence rağmen bu durum değişiyor. Bazı erkekler kadınlığa özgü kabul edilen bir çok uğraşın aslında böyle olmadığını keşfetmeye ve anne / baba cinsiyet rol ayrımının yol açtığı eşitsizliğe karşı koymaya başlıyorlar. Evin içinde sadece partneri bebek emzirirken, ortalığı temizleyip toz alan “iyi eş, iyi baba” modelinin eşitliği kurmakta yetersiz olduğu görülmeye başlandı. Hâlâ sokaklarda bebeklerini besleyen, altlarını değiştiren adamlara rastlamak nadir olmasına rağmen, yukarıdaki esprili resimde olduğu gibi, bakım sorumluluğunu bütünüyle eşitlikçi bir şekilde üstlenmeye çaba sarfeden, eli yatkın, becerikli, çok ilgili bir yeni nesil erkek ebeveyn (artık buna klasik anlamda ‘baba’ demek bile sorunlu geliyor bana) örneği oluşmaya başladı.
Cinsiyet eşitliğinin ev içinde sağlanması için bence en önemli başlama noktası erkeklerin, “bunu ben de yapabilir miyim?” sorusunu sormaktan bir sonraki adıma geçmek, tüm bu işleri üstlenerek pratiğe geçmek. Tabi ki eril bir rekabet saplantısına kapılmadan! Çocuk bakımı konusunda da, bazen yemek pişirme konusunda olduğu gibi ukalalıktan vaz geçemeyen erkeklerin üstünlük gösterme saplantısına kapılmadan. Özellikle annelerin yazıp çizdiklerinden öğrendiğim şikayetlerden birisi, çocuk bakım işinin sorumluluğunu yeterince üstlenmediği ve yükü eşitlemediği halde, çok bilen ve kadınlara çocuklara yaklaşım konusunda bolca pedagojik tavsiyelerde bulunup kadınlara eleştiri yapan bir eğitimli erkek modelinin varlığı.
Resimdeki espriye dönecek olursak, öncelikle emzirme duygusunu yaşamak ya da bebeği beslemek isteyen erkekler için daha gerçekçi alternatifler mevcut: protez meme, göğüs pompası ile sağılmış ve saklanmış anne sütünün biberon yoluyla içirilmesi veya devam sütü ve benzeri, ama teknik ayrıntıları bir yana bırakalım, öğrenmek isteyen bulur. J Zaten bu esprili görselin verdiği mesaj bence bir kadının yapabildiği herşeyi erkeklerin de eksiksiz yapmaya yeltenmesi değil belli ki. Bir kadının yapabildiği gibi erkeklerin de yapabilmesi mümkün olan herşeyi devralmak, bebeğin / çocuğun her türlü bakım sorumluluğunu eşitlikçi şekilde üstlenmek, paylaşmak olarak anlıyorum bunu. J

Bunu bebeklik aşamasından çocuğun büyümesine ve erişkin olmasına kadar her aşamada devam edecek bir pratik sorumluluk olarak görebiliriz. Yani kendimizi resimdeki gibi erken bebeklik evresiyle sınırlamamamız gerekiyor. Zira bir bebek dünyaya geldiğinde ilgimizin sevgimizin odak noktası oluverir ve onunla ilgilenmek çok zevklidir filan ama, “bakın ben ne iyi babayım çocuğuma biberonla mama yediriyorum” demekten daha fazlasını yapmaya gelince bir sürü erkeğin yelkenlerinin suya indiğini de biliyoruz. Sonrasında çocuğuyla oyun oynadığında yapması gereken herşeyi yaptığını düşünüyor bu adamlar.
Beni çok güldüren bir konu da uçak mühendisi bir arkadaşımın altı aylık bebeğini bezlemek hakkında, “ben onu yapamıyorum, ben yapınca mutlaka bir yerinden kaçırıyor” diye gülümseyerek anlatmasıydı J Başka bir uçak mühendisi arkadaş da yemek yapmayı beceremediğinden dem vuruyordu J “Be adamlar uçak mühendisi olmayı beceriyorsunuz ama el becerisi konusunda kendinizi geliştiremiyorsunuz” demek geliyor içimden, demeden kalıyorum, çok kolay alınıyorlar bu bizim eğitimli erkekler! Oh burada dedim en azından J
Velhasıl emzirmekten başka, 5-6 aylıktan itibaren bu bebek meyve püresi yiyecek, sebze çorbası içecek, kahvaltıya başlayacak, başlayacak vs. vs. Bunlar nasıl hazırlanır, nasıl yedirilir, bir yaşına yaklaşan bir bebeğe kendi yemek yemesi nasıl öğretilir? Nasıl yıkanır, nasıl giydirilir, nasıl uyutulur, buyüyen bir çocukla iletişim nasıl kurulur, onunla nasıl oyunlar oynanır gibi çocuğun yaşıyla birlitke giderek çoğalan bir meseleler dizisi uç uca eklenir. Erkekler genelde bu işlerin en ev dışı olanlarıyla ilginir de ev içi olanlarıyla ilgilenmeyi daha çok kadınlara bırakırlar yaygın olarak. Oysa bunların hepsi kadın-erkek fark etmez zaman içinde öğrenilebilen işler. Yani bu işlerin hiçbirisi, kadınlar için de doğuştan gelen yetiler değil, bir çok kadın benden daha iyi bilir ki kendi memesiyle bebeğini emzirmek bile öğrenilen bir şey.
O yüzden benim basit sloganım şu: Tüm bu ev içi işleri, ebeveynliğin gerektirdiği herşeyi, yapmak-öğrenmek isteyen yapar. Yani bütün eksiğimiz meme vermekti de onu mu talep ediyoruz, bırakalım o da rahmi ve memesi olanların kalsın da diyebilirim. Misal kadın bebeği emziriyor, ey baba sen bunu belki yapamazsın, ama yine de diğer besleme ihtiyaçlarını karşılaman önünde engel yok. Ayrıca hamilelik ve lohusa aşamasındaki bir kadının fevkalade özen gerektiren bakımını bizzat o kadına sen verebilirsin! Bu dönemde yapabileceklerin sadece aşeren kadına gecenin bir yarısı istediği şeyi bulup getirmek ve torbaları taşımakla sınırlı olmadığını da artık anladın. Bebeğin emzirilmesinden sonra gazını çıkarıp, uyutabilirsin pekala. Bebek gece uyandığında kalkıp yanına gidip bakabilirsin, ihtiyaçlarını anlayabilirsin, altını değiştirebilirsin. Verdiği sinyalleri, ağlama ses tonundan ve ağlama şeklinden o sıradaki derdinin ne olduğunu sana ne anlatmaya çalıştığını öğrenebilirsin. Hastlıklarında nasıl davranmak gerektiğini öğrenebilirsin. Bunların hepsi çocukla kurulan duygusal bağ ve sorumluluk duygusunun eşliğinde gelişen, kazanılan becerilerdir ve bunun için hiçkimsenin özel bir yatkınlığı olması gerekmez, zaten yoktur. Kısaca yavruyu doğurmak ve kendi memenle emzirmek dışındaki herşeyi, HERŞEYİ yapabilirsin. Bunun için kendi zihnindekiler haricinde hiçbir engel ya da yetersizlik söz konusu değil erkekler açısından. Bunları yapabilmek için kadın ya da erkek olmak zorunlu değildir. Hatta biyolojik olarak anne ya da biyolojik olarak baba olmak da zorunlu değildir. Biyolojik ebeveynlik bebeğin dünyaya gelmesine sebep olmakla sınırlı bir pratiktir. Ebeveynlik ise çocuğun dünyaya hazırlanması için gerekenleri öğrenmek ve onu hayata hazırlayan kişi olmak demektir. ‘Annelik içgüdüsü’ üstüne söylenenlerin, erkek egemen sistemin kadınlar üstündeki tahakkümlerini sürdürmek için bugünün dünyasında devam ettirilen bir mit olduğunu hâlâ anlamadık mı? Kadın ya da erkek, kim bir çocuk doğmadan evvel çocukla nasıl yaşanır, onun ihtiyaçları nasıl karşılanır biliyor ki? Bu pratik sadece ve sadece tecrübe ile edinilir: Bir insan yavrusunun hayatta kalması ve sosyal hayata hazırlanması için gerekenleri yapmak yönündeki sezgiler, ortak tecrübenin aktarımı ve bilgi yoluyla.

"Anne" ya da "Baba" doğulmaz, "Anne" veya "Baba" olunur. Hatta bunu ikili cinsiyet ve biyolojik determinizmden de çıkaralım: Ebeveynlik ortak bir yaşam pratiğidir, isteyen herkes bunu öğrenebilir. Bakılması gereken çocuğun biyolojik ebeveyni olmak gerekmez. Her çocuk onun ihtiyaçlarını karşılayan ve duygusal gelişimi için ona destek olanları benimser, onlarla derin duygusal bağlar kurar. Bu bakımı sağlayan kişilerin adının Anne / Baba olması da zorunlu değildir. Çocuklar bizler kadar yapılandırılmış kalıplarla hayata bakmazlar, onları bu kalıplara sonradan bizler sokarız. Bu yüzden çocuk bakımı konusunda iki kişilik, heteroseksüel çekirdek ailenin ürettiği Anne ve Baba rollerinin dar sınırlarına hapsolmak gerekmez.

Evet, erkekler de yapabilir! 

http://uzuncorap.com/2013/12/20/evet-erkekler-de-yapabilir/ 

5 Aralık 2013 Perşembe

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”

“Çocuklar siyasi tutuklulardır”[i]
Kürşad Kızıltuğ

Önce sıradan bir üçüncü sayfa haberi okuduk: Harun adlı bir genç erkek, annesiyle tartıştığı sırada öfkelenip bir pencere camını kırmış ancak talihsizlik sonucu kırılan cam kazara kendi ölümüne yol açmıştı. Sonu Harun’un ölümüne varan anne oğul-tartışması Harun’un boynundaki ateşli bir öpüşmeden kalan morluk yüzünden çıkmıştı. Ayşe Arman’ın 27 ve 28 Kasım tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde yaptığı iki röportajda, Harun’un sevgilisi olan kadın ve Harun’un ablası olayı iki farklı pencereden görmemizi sağladı. Gencecik bir kadın, sürtük olmakla suçlanıyor ve sevgilisi’nin ölümüne üzülmesi bile çok görülüp hakaretleri savuşturabilmek için kendisini savunmak zorunda kalıyordu. Yaptığının masumiyetini anlatmak zorunda kalıyordu. Diğer tarafta ise egemenin suretinde konuşan anne ve abla, Harun’un ölümünün bütün suçunu neredeyse kadına yüklemek istercesine ona saldırmışlar, hakaret etmişler, oysa kendi baskıcı ahlak anlayışlarının bu ölümde payı olabileceğine dair en küçük bir içebakış belirtisi göstermemişlerdi. Ölenin yasını tuttukları esnada bile egemen ahlak değerlerinin bekçiliğini yaparak bozulan düzeni yeniden kurmaya, bir suçlu bulmaya ve onu yaftalamaya çalışıyorlardı.
Sosyal medyada ve benzeri internet ortamlarında çok fazla tartışılan bu konuda hemen herkes Harun’un talihsiz ölümüne üzülürken, sıradan bir hezeyanın yol açtığı talihsiz bir kaza olmanın ötesinde hayati bir meselenin, çok daha büyük bir bütünün parçası olduğunun farkında. Harun’un annesinin oğluna abartılı bağlılık duymasının ve onun üzerinde baskıcı bir kontrol sahibi olma çabasının ölüme sebep olduğunu, hatta annenin ruh hastası olabileceğini söyleyenler oldu.
Bu ölüme sebep olan zincirin, genç kadın ve erkekleri, çocukları, evli ya da kendi başına yaşayan kadın ve erkekleri, standart evlilik kurumu dışında hayatlar yaşamayı tercih etmiş bireyleri, heteroseksüel ilişkilerin dışında kalanları ağır bir cendereye sokan baskıcı ahlak değerleri ve bunlara hukuki boyutlar kazandırmaya çalışan muhafazakâr hegemnya olduğu noktasından bakamazsak olayı sadece münferit düzeyde açıklamak zorunda kalırız. Oysa Ayşe Arman’ın 28 kasım tarihli röportajını pür dikkat tekrar okuduğumda aklıma ilk olarak şu kelime geliyor: çoğunluk!
Tüm bunlar bir tür ‘kahverengi veba’nın yayılmakta olduğunu, kadınların, transların, eşcinsellerin, çocukların canlarını almaya, hayatlarını söndürmeye  ya da bir tür sosyal kontrol düzeni altında ezmeye yol açan muhafazakar ahlakçı hegemonya ile bu gencin ölümü arasında bir bağlantı olduğunu düşündürüyor: Her yerinden sapır sapır dökülen ama hâlâ kusursuz evrensel bir ideal olarak gösterilip herkese dayatılan çekirdek aile idealinin etrafındaki ataerkil ahlaki değerleri, gündelik hayatta herkesi birbirinin ahlak polisi, savcısı, gardiyanı, celladı olarak davranmak zorunda bırakıyor. Sıradan bir aile draması olarak yaşanan benzer her gündelik olayda, hatta olaysız geçen her günümüzde bu toplumsal yapının -ailenin- nasıl kabusa benzer bir tahakküm sistemi olduğunu yeniden görebilecek fırsatı buluyoruz. Harun’un ölümü ve Ferzan’ın yaşadıkları biraz daha sembolik bir boyut kazanmış durumda. Sanki modern aile idealinin kurallarının bir anlığına bile dışına çıkanların nasıl cezalandırılacağının trajik bir temsili gibi.
Öyle bir olay ki tek bir örnekte bile, mikro ölçekte bütün hayatı yönetmeye yarayan bir sosyal kontrol politikası olarak işleyen “aile politikaları”nın, hükümetin büyük ölçekli siyasi hedefleriyle ne kadar doğrudan ilişkili olduğunu da açığa çıkarıyor. Öğrenciyken evlenenlere maddi devlet teşviki, yargıya müdahale etmek suretiyle boşanmaların azaltılmasına yönelik girişimler, aile olarak yaşamanın teşvik edilmesi, aileye dayalı kültürel değerlerin yüceltilmesi, aile modeli dışında yaşanan hayatlara yönelik saldırgan bir dil, bakanlık isimlerinden “kadın” sözcüğünün çıkarılması, her tür muhalif hareketin aynı zamanda ahlakçı kodlarla da hedef alınması ve gözden düşürülmeye çalışılması, sürekli yinelenen üç çocuk teşviki, kürtajı yasaklamaya kalkışıp onu beceremeyince de bu kez hastanelere baskı yapıp el altından engellemeye çalışmak, kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarını geriletmek üzere nasıl doğum yapacağına bile karışan bir Başbakan. Sahi, Harun’un ablasının sözleriyle Başbakan’ın sözleri arasındaki benzerliği herkes görebiliyor değil mi? Zaten ondan bir iki gün önce de annesi, Harun’un sevgilisinin facebook duvarına başbakana şikayet edeceğim diye yazmamış mıydı?
Tüm toplumsal kontrol mekanizmalarının yaşamımızda karşılaştığımız ilki olan aile sonraki yaşamımızda, toplumsal sisteme uyumlu birer birey olmak için edinmemiz gereken tüm itaat değerlerinin kişiliğimize işlendiği bir kurum olarak iş görüyor. Anti-psikiyatri akımının önde gelen temsilcisi David Cooper modern aile kurumunu tepeden tırnağa tartışmaya açtığı, 1968’deki devrimci dalganın bütün özelliklerini tarşıyan 1972 tarihli Ailenin Ölümü isimli kitabında şunu söylüyor: “Ailenin gücü, toplumsal aracılık işlevinden gelir. Aile, her toplumsal kuruma hayli denetlenebilir bir tarzda örnek olarak, bütün sömüren toplumlarda yönetici sınıfın etkin iktidarını pekiştirmektedir. Bu nedenle ailenin biçiminin, fabrikada, sendikada, okulda, (ilk ve ortaöğretim), üniversitede, iş kuruluşunda, kilisede, siyasal partilerde, hükümet aygıtında, silahlı kuvvetlerde, genel hastaneler ve akıl hastanelerinde varolan toplumsal yapıda kopya edildiğini görürüz. İyi ya da kötü, sevilen ya da nefret edilen “anneler” ve “babalar”, büyük ya da küçük “erkek kardeşler” ve “kız kardeşler”, hükümsüz ya da çaktırmadan denetleyen “büyük anneler” ve “büyük babalar” her zaman vardır.[ii]
Aile öyle bir kontrol mekanizması ki herkese rolünü baştan biçiyor ve ömür boyu o rolün değişen aşamalarını icra etmek kalıyor size. Bunun dışına çıkarsanız ya da çıktığınız en azından görülürse kınama, yargılama, aşağılama, dışlama, cezalandırma ve yeniden hizaya çekilip rolünüze döndürülme mekanizmaları devreye giriyor. Bu mekanizmanın asli unsuru kadınlara biçilen annelik rolü. Bir kadın yalnızca annelik kimliğini çocukluğundan itabaren içselleştirip, ona göre oyunlar oynayıp, evlenmeyi bekleyip sonra da sorgusuz sualsiz bu rolün gereklerini yerine getiren bir ev kölesine dönüştüğü zaman ideal kadın olur. Bunun dışına çıkma girişimleri, eskaza kendi duygularına ve aklına göre yaşama arzusunu bırakın yaşamak, ifade etmesi bile en ağır cezalara ya da yaptırımlara maruz kalmasına yol açabilir.  Anneliğin yüklediği en ağır yüklere isyan etmeyi engellemek için bu rol tümüyle doğallaştırılır ve kutsallaştırılır. Kadınlara anne olmaktan başka bir varoluş alanı tanınmaz. Cinsiyetçi tahakküm sisteminde kadınların onaylanmak için anneliğe sarılması bundan kaynaklanıyor. Bu yüzden annelikle olan bu özdeşleşme, beraberinde çocuklara karşı aşırı bir kontrol ve duygusal bağımlılık haline geliyor ve çocuklarını da kendilerine bağımlı kılmak istiyorlar. Bu kadınların hiç de kendi lehlerine olmayan bu durumu, zorunluluk altında içselleştirdiklerini düşünüyorum. Yani aşırı baskıcı bir cinsel tahakküm altında, kadına nefes alacak hiçbir alanın bırakılmadığı bir yaşantı içinde, duygusal doyum sağlayabilecek tek uğraş çocuklar oluyor kadınlar için. Harun’un annesinin yaşadığı durumun aşağı yukarı bu aşırı özdeşleşmeden kaynaklanan bir duygusal bağımlılığın yarattığı hezeyan olduğunu düşünmek için ruhbilimci olmaya pek de gerek olduğunu sanmıyorum. Hem annenin hem de, kız arkadaşının beyanlarından, Harun’un içine hapsolduğu boğucu aile ortamından kaçmaya / çıkmaya nefes almaya çalışan zor bir durumda olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak annesinin ve ablasının erkek egemen mantığı fazlasıyla içselleştirmiş, onun arzularını deneylemeye çalışan birer despota dönüştüklerini de görebiliyoruz. Kadınlar toplumsal yapının her alanında güçsüz bırakıldıkları, güçlenmeye çalışmalarının bedelini her zaman erkek rakiplerinden daha fazla emek sarfederek, daha büyük duygusal baskıları savuşturmaya çalışarak varolma mücadelesi verdikleri için, çoğu zaman evden burnunu bile çıkaramayan kadınların kendilerini güçlü hissedebildikleri tek alan annelik oluyor. Harun’un babasının erken ölmüş olduğu bilgisi, anneliğin babanın rolüyle de birleştiğinde nasıl bir despotizme dönüşebileceğine dair çok fazla şey söylüyor bize. Çocukla özdeşleşen ebevevnler, hayatın yol açtığı mutsuzluğu, hayat mücadelesinin zorluklarını, kendi hayal kırıklıklarını aşmak icin tüm duygusal yatırımlarını çocuklara yapıyorlar. Harun’un annesinin trajedisi de pek çok kadında olduğu gibi, çocukları tatmin için kullanan son derece yaygın bir ebeveyn modelinin talihsiz bir sonucundan başka bir şey değil. Kadınlar özellikle de anneyseler, içine kapatıldıkları ahlâk zindanında bedenlerine ve duygularına tamamen yabancılaşıyorlar. Ablanın cinsellik, aşk, ve benzeri konularda despotun dilini tümüyle içselleştirmiş üslubu, neredeyse otoriter bir baba gibi konuşması, hatta başbakan’a özenen konuşması iki genç insanın arzularını yaşamalarındaki masumiyetin ve doğallıın karşısındaki hoyratlığı, aslında onun kendi hayatında belki de tümüyle unuttuğu, safi göreve dönüşmüş, artık yabancı hale gelmiş bir yaşantıya  -cinselliğe- duyduğu kinin, nefretin dışavurumu gibi. Bu kadar indirgenmiş bir varoluş içindeki kadın ya da erkek ebeveynler, kendi arzularını ortaya koyamadıklarında, ev kadınına / anneye ya da aile babasına indirgenmiş bu kadın ve erkekler çocuklarını duygusal olarak sömürebiliyor, onları kendi arzularının cisimleşeceği bir sahnenin oyuncuları haline getirmeye kalkışabiliyorlar. Buradaki aşırı duygusal yatırıma aileler sevgi adını verebiliyorlar, ancak bu bir ‘sevgiyse’ eğer karşısındaki daimi olarak kendisine bağımlı kılmak isteyen, onun bireyselleşmesini ve kendisinden ayrışmasını, başka bir insan olmasını kabullenemeyen canavarca bir sevgi olmalı.
Bu olayı ne kadar tartışsak az, ancak burada tek başına bir kusurlu özne, bir ruh hastası bulmaya çalışmak işin kolayına kaçmak olur. Geleneksel aile modeline ve ahlak değerlerine bağlı her örnekte,  çocuklar üstüne kurulan egemenlik onların da bu rolleri olduğu gibi üstlenmeleri ve bu toplumsal kontrol sistemini kusursuzca yeniden üretmeleridir. Harun’un ve Ferzan’ın kabahati, aslında belki de hiç sorgulamadıkları bu sosyal kontrol mekanizmasını, sırf doğal dürtüleri ve arzuları onları yakınlaştırdığı için farkında bile olmadan ihlal edecek bir falsolu hareket yapmış olmalarıdır. Eğer açığa çıkmasaydı belki onlar da bu düzenin içine çekilecek taze adaylar olacaktı. Ama açığa çıkması Harun’un ölümüne ve muhtemelen Ferzan’ın hayat boyu unutamayacağı bir travmaya dönüştü. Olayın başlangıçtaki sıradanlığına karşın sonunun trajikliği bir anda aile kurumunun herkes için nasıl bir tahakküm mekanizması olduğunu açığa çıkaran bir alamete dönüşüyor.
Fakat burada yine de Harun’u bir kurban olarak görmeye içim elvermiyor. Onu daha ziyade kendisini sarıp boğan bir aile hapishanesini çaktırmadan ihlal eden, buna boyun eğmek istemeyen, kendi arzularına göre davranmak isteyen, özgürlük arayışındaki bir genç olarak görmeyi tercih ediyorum. Tıpkı tüm toplumu kontrol etmek isteyen otoriter baba modeli despotu bir anda yerin dibine sokan Gezi isyanı gençliği gibi, belki talihsizlik onu aramızdan aldı, ama görünen o ki hem o hem de sevgilisi Ferzan boyun eğmemeyi tercih etmişlerdi.
İnsan özerkliğini yaşamının ilk yılında keşfetmez ve çocukluğundan daha sonraki dönemine özgü o keder anında da farketmezse, ya ergenlik çağının sonunda delirip çıkar, ya da ruhunu teslim edip normal bir vatandaş olur, ya da sonraki ilişkilerinde özgürlüğü bulma kavgası verir  …  İnsan ne olursa olsun günün birinde evini terk etmek zorundadır. Ne kadar erken terk ederse o kadar iyi olur heralde.[iii]


http://uzuncorap.com/2013/12/05/%E2%80%9Ccocuklar-siyasi-tutuklulardir%E2%80%9D/



[i] Gilles Deleuze
[ii] David Cooper, çev. Güzin Özkan, Ailenin Ölümü, Kıyı Yayınları, İstanbul: 1988, s. 12.
[iii] David Cooper, s. 21.


18 Ekim 2013 Cuma

Sonsuzluğa açılan olanak: Aşk

Aşk ya da sevgi, karşılaşma anının yoğun merak ve taşkın arzusuna ("aşık olma" ya da "aşka düşme") sığdırılamayacak kadar karmaşık, zengin, zamana yayılan, emeği ve dostluğu içeren bir bağlanmayı, bir oluşu ifade ediyor. Badiou'nun değindiği gibi, özellikle romantik anlayışta ve popüler kültürde yaygın şekilde, aşkı ya da sevgiyi, yalnızca ilk karşılaşma ve onu takip eden kısa zaman dilimindeki karşı konulamaz merak ve yoğun kaynaşma arzusuna indirgeyen, kısa zamanda parlayıp sönen bu tür bir aşk tasavvuru vardır ki bence aşka ya da sevgiye dair zayıf, yoksul bir tasavvurdur. Buna karşın aşk ya da sevgi, mücadeleyi, sabrı, emeği, dostluğu, diğerkamlığı, bağlanmayı, aidiyeti, sahiplenmeyi, nezaketi, birleşmeyi ve birlikte farklılaşmayı, belirsizliği ve belirsizliğin üstüne birlikte yürümeyi, düşüşü ve yeniden yükselişi kat eden bir yoldaşlık, bir can yoldaşlığı halini içerir.

Liberal bir çağda tüketici ilişkilerin uçuculuğu karşısında tıpkı dostluğu savunurken olduğu gibi sevginin de sabır, saygı, diğerini tüm varlığıyla kucaklama ve duygusal sadakâti içerdiğini de savunmamız gerektiğini düşünüyorum. Aşk sönümlenecek ya da bir kez gelince elden kaçabilecek bir oluş olmak zorunda değildir. Eğer bu kadar kısa ömürlüyse muhtemelen iyi bir karşılaşma değil, arzunun kısa süreli bir konaklamasından ibarettir. Bu yüzden bana göre aşk kaçınılmaz olarak uzun ömürlüdür. Öyle her dönüşünde kendisini kendi kurucu mitinde yeniden canlandırır. kendisini yeniden yeniden çoğaltır. Oysa popüler ingirgenişinde aşkın imkansızlığı ya da kısa ömürlü olduğuna dair lafazanlıklar tam tersine bir gelip geçiciliği dayatıyor.

Oysa aşk ya da sevgi, insanın birbiri üstüne emek vererek, ya da alışkanlığın boğucu ritmiyle her rehavete düştüğünde ilk olarak nezaketi yeniden keşfettiği ve birbirine yönelik keşif ve merakı durmadan üretebileceği, ömürlendikçe daha da büyüyen bir oluş. Aşkın ya da sevginin demlendikçe daha da büyüdüğünü ve birlikte sonsuzluğu istemek olduğunu, uzun bir seyrin içinden, bütün ızdıraplı halleriyle birlikte geçenler bilir en iyi. Çünkü dünya daima onunla daha güzel, hayat daima onunla daha çekilir bir yer haline gelir her zaman. "İyi ki varsın sevgilim." diyebilmektir.

Her aşk sonsuzluğa açılan bir olanak, ve bu olanağı mümkün kılan kişiyi tüm varlığıyla sevmektir. Aşk, onu sonsuzca sevebilmeyi istemek ve bunun için her gün gündelik yaşamın sonluluğu ve tüketiciliği içinde bu sonsuzluğun olanağını, onun sayesinde yeniden görebilmektir.
 

22 Haziran 2013 Cumartesi

Park-Forum: İçi dolu mekân


İletişimin olduğu yerde devlet yoktur.

Internationale Situationniste, 1963



Tiyatrocular ve diğer performans sanatçıları bilir, bir sahne performansının gerçekleşmesi için çoğu zaman sadece asgari iki unsur gereklidir: bir mekân ve orada eyleyecek bedenler  -oyuncular, izleyiciler. Bunların dışında, mekâna ve bedenlere eşlik edecek, dekor, kostüm, ışık, aksesuar ve benzeri unsurlar olmazsa olmaz değildir. Zira onlar gerçeklik etkisini arttırabilecek unsurlardır. Oysa yeni bir gerçekliği yaratan, gerçeklik düzleminde yeni bir katmanı açacak ve iletecek olan ilk unsur, mekâna yeniden anlam katacak olan bedenlerin eylemidir. Oynayan bedenler, konuşan bedenler, hareket eden bedenler, izleyen, anlamlandıran kısaca iletişim kuran bedenler. Bir mekânı dolduran bedenlerin aralarında kurdukları iletişim ve eylemleri o mekânın niteliğini yeniden tanımlıyor. Bir park, bir meydan, bir üniversite kantini ya da bir sokak arasını, hatta bir evin oturma odasını siyasal mekâna çeviren de içini dolduranların eylemleridir.


Kendi başına hiçbir mekânın, içindeki eyleyicilerden bağımsız bir niteliği yok, bu yüzden de mekanı kuran şey bedenlerin arasında gerçekleşenlerdir. Herhangi bir mekanı ortak alan haline getiren, o bedenler arasındaki dilsel akıştır, ve mekana ve mekandan ortak belleğe naklettiği anlamlar, izlerdir. Gezi parkında başlayan mekânı dönüştürme pratiğinin yaptığı da bu: egemenlerin ve toplumu mühendislik konusu olarak algılayan yerel otoritelerin gözünde salt yeşil alan, kentin teneffüs ettiği bir bahçe, sadece bir dinlenme alanı ya da çocuk parkı olarak tasarlanmış bir mekânın, bu özelliklerinden kopmaksızın bambaşka bir geçici komünal dayanışma alanı, farklıkların siyasal ortaklaşma mekânı kılınabilmesi.


Egemenler Gezi parkını geri aldığını, fethettiğini, anlamını zapt ettiğini ve orayı tekrar dinlenme bahçesine dönüştürdüğünü sandığı anda gözlerinden kaçırdığı koskocaman bir ayrıntı vardı: mekâna anlamı ve işlevi içini dolduran insanlarca bir kere verilmiş ve ortak deneyim hafızalara kaydedilmişti artık, yerin bir önemi yoktu. Çünkü mekân yere bağımlı değildi, içini dolduran ilişkisel bedenlere bağlı olarak her yerde yeniden üretilebilirdi. O mekânı dolduran, deneyimi belleğine depolamış tüm insanlar, hangi mekânlara giderse gitsinler, aynı mekân pratiğini, içine geçici bir süreliğine yerleştikleri her yerde yeniden canlandırabilirlerdi. “Artık bize her yer Gezi parkı” demenin anlamı tam da buydu işte.


“Gezi parkı” ile yaratılan deneysel politik mekânın, her yere yayılmasını asıl sağlayacak siyasal biçim ise, herhangi bir mekânı, ortaklık alanına çevirecek ilk ve asli önemdeki adım oldu: bir mekânın içini dolduracak ve o alanda ortak dili inşa edecek olan yeter sayıda istekli insanın bir araya gelmesi, toplanması ve devamlılık gösteren bir iletişime başlamaları. Park-forum hareketinin bu kadar süratle, bulaşarak, örnek olarak çoğalması, yayılması (sayıları 60’ı buldu) bize tam da bunu yaşatıyor. Herhangi bir mekânda toplanmak ve topluca iletişim kurmak, doğrudan demokrasiye dayalı devrimci politikanın ilk ve en önemli adımını oluşturuyor.


İlk-örneği Gezi Parkı’ndaki forumlarda başlayan ve süratle mahallelere yayılan forum ya da semt meclisi girişimleri, Gezi’de denenebilmiş pratikten çok daha ileri ve gelişkin bir boyuta taşındı.  Farklı şehirlerde, ilçelerde ya da semtlerde, daha oranın tecrübelerini, ihtiyaçlarını da içererek yerelleşen bu forumlar, 2-3 günde her biri kendi özgün gündemlerini oluşturmanın ve hızla birbirleriyle haberleşmenin yollarını tartışıyor ve geliştiriyorlar. Yerel ölçekteki bu doğrudan demokrasi girişimleri, aralarında eşgüdüm sağlayarak belki de daha geniş bir hareket ağı ya da kim bilir belki de bir tür konfederel meclisler sistemine doğru gelişecek. Bunun nasıl bir sosyal hareket doğuracağı ya da sönümlenip sönümlenmeyeceği veya başka bir siyaset formuna evrilip evrilmeyeceği şu aşamada tahmin edilemez. Ancak merkeziyetçi parti formuna, ya da mevcuttaki siyasal partilerin dahline pek de izin vermeye niyet yok gibi görünüyor. Bunun anlamı, mevcut taban hareketi potansiyelinin ana akım siyasal kanallar içinde erimeksizin, ya da hiyerarşik temsil mekanizmaları geliştirmeksizin ayakta kalma yollarını aramak şeklinde görülebilir.


Görünen o ki her yerel forumun, semt ölçeğinde tanışma, iletişim kurma, semtin muhalif politik potansiyelleri hakkında katılımcılar arasında karşılıklı bilgilenme, farklı politik söylemlerin birbirleri arasında deneyim ve etik değerler alışverişi gibi etkileri olduğu da günden güne yaşanarak görülüyor. Her forumda tekrar tekrar göze çarpan şeyler arasında etnik ve kültürel farklara saygı, cinsiyet eşitliği, cinsel yönelim eşitliği, yaş ayrımcılığı yapmamak, siyasal farklılıklara saygı, iktidarın diline karşı koyarken onun üslubuyla benzeşmeme, diyaloğa açıklık, çoğulculuk, yaşanan mekânla doğrudan bağ kurma çabası, sınıfsal ve ekonomik-sosyal farklılaşmaların yarattığı eşitsizliklerin forumlar içinde ayrımcılık üretmesine yönelik dikkat, başkasının sözlerine ve sözü kullanma süresine saygı gibi bir sürü eksen sayılabilir. Hareketin hem radikal eşitlikçi hem de radikal özgürlükçü bir yönelimi çok güçlü bir potansiyel olarak barındırdığı ve geliştiremeye çalıştığı söylenebilir.


Tüm bu deneyim ne kadar sürerse sürsün şunu gösteriyor: şimdiye kadar her tekil siyasal hareketin ana meselesi olarak mücadelesini verdiği her konu (kent hakkı, lgbt mücadelesi, feminist hareket, kürt hareketi, emek hareketleri, insan hakları mücadelesi, etnik-kültürel ve dinsel farklılıkların özgürleştirilmesi, vb.) şimdi yavaş yavaş ortak bir hareket dilinin inşasının unsurları haline geliyor. Bu durum, radikal siyasetin aktif özneleri kadar, bu isyan sürecinin ardından henüz politikleşmiş öznelerin dilinde de karşılığını bulan ve hızla yayılan bir kültürel oluşum süreci anlamına geliyor. Dostluk, sevgi, karşılıklı güven, özgüven artışı, karşılıklı yardımlaşma, ortak neşe, merak ve bilgilenme arzusu tüm bunlar iç içe geçmiş ağlarda yayılan ve giderek mekândan da yerden de bağımsız olarak, hareketin ortak bedeninde cisimleşen bu hareket oluşun daimi enerji kaynağı haline geliyor.


Siyasetin öncelikli meselesi veya büyük-küçük meselesi gibi ayrımlarda yok. Her mesele önemli, forumlarda yapılan ve gerçekleştirilmesinin koşulları yaratabilecek somut her önerinin karşılığı var. Birçok forumda konuşulanlar arasında forumların kalıcılaşması ve forumlar ekseninde daha somut meseleler etrafında işbölümleri ya da çalışma gruplarının şekillenmesi hedefleniyor.


Hareket hem isyanın tüm öznelerini ilgilendiren büyük meseleleri göğüsleyebilecek ortak bir beden oluşturmaya meylediyor, hem de daha tekil konularda mikro siyaset biçimlerini sahipleniyor veya çoğaltıyor. Forumlar semt ya da yakın semtler arası tanışıklıkların artışına, mahalle ve komşuluk değerlerini daha dayanışmacı şekilde yeniden sahiplenmeye yol açtığı kadar yerel dayanışma ağları inşa etme yönünde arayışlar da dile getiriliyor. Aynı zamanda daha büyük ölçekli şekilde tüm yeni sosyal hareketlerin gündemleriyle doğrudan bağ kurarak devamlı bir toplumsal mobilizasyon potansiyelini diri tutuyor.


Mekân yalnızca onu belirli bir ilişki ağı ile dolduran insanlarca, onların gerçek fiili varlıklarıyla mekân haline geliyor, sıradan bir parkın ya da yeşil alanın o da yoksa bir meydanın, hatta bir büyük binanın önündeki boşluğun, bir üniversite kampüsündeki kantinin, yani sadece toplaşmaya elverişli herhangi bir yerin bir siyasal forum halini almasına, isyanın mümkün kıldığı bir tür büyü ya da mucizevi dönüşüm de diyebiliriz. Çünkü sadece içini dolduran ve birbiriyle yüz yüze iletişim kuran bedenler bir çırpıda o yerleri doğrudan demokrasi arayışının ortak siyasal mekânlarına dönüştürüyorlar. Bunu yapabilmek için kendi bedenlerimizi oraya getirmekten ve iletişim kurmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok. 



Hepimizin yeniden büyülenmeye ihtiyacımız vardı ve isyanın büyüsü, herhangi bir yere bağımlı kalmaksızın ortak mekânların yaratımını, hareketin ortak bedeninin inşasını mümkün kılıyor.

17 Haziran 2013 Pazartesi

Çapuldaşlara


Peki, yenildik mi? Son iki günde Gezi parkını mı elimizden kaçırdık? Taksim'i mi kaybettik? Sokaklara çıkma imkânımızı mı yitirdik? Akp postfaşizmi bu dalgayı sindirebilecek mi? Farklı formlara bürünerek çeşitlenecek ve artacak olan bu politikleşmeyi, radikal muhalifeti engelleyebilecek mi? Tabi ki hayır. Hele ki kepçeyle, dozerle gezi parkını yıkmaya bir kalkışsınlar, hele ki 30 Haziran’daki Onur yürüyüşünü engellemeye ya da 2014 bir Mayıs'ında Taksim'i vermemeye bir kalkışsınlar... 

Daha hepsi hepsi 20 günün şu son iki gününde, İstanbul'un ancak sıkıyönetim mantığı altında, muhtemelen 12 Eylül'den beri gördüğü en büyük şiddete rağmen sokaklara çıkmaktan korkmadık, birbirimizi yeniden bulduk, bir sürü yerde toplanık, geç saate kadar da kolay kolay terk etmedik. Bugün her noktada arılar gibi süratle barikat kuran, saldırı ağırlaşınca bir yerden kaçıp başka yerde toplanan, kentin merkezinde devasa bir bölgedeki bütün polis ablukasına rağmen her bulduğu kanaldan saçılıp uygun gediklerden toplaşmasını becerebilen bu kalabalıklar dünden beri, neyi ortaya koymuş oldu? Biz bugüne kadar hiç bu kadar cesur olmuş muyduk örneğin? Korkumuza rağmen korkunun üstüne üstüne gitmeyi, bugüne kadar deneyimlemiş miydik? Ama artık bunun duygusal eğitimini yapıyoruz, bedenlerimiz daha dinç, tıpkı duygularımızın daha gür olması gibi. 

Bu demektir ki yılmadık, sinmedik. Devlet 31 Mayıs gecesinin tekrarlanmaması için 15 ve 16 Haziran’da İstanbul'a bugüne dek görülmedik bir polis gücünü yığdı ve benzersiz bir polis şiddeti uyguladı. Demek ki birbirimize böylesine cesaret vermemizden gerçekten çok korktular. 

Kimi zaman sokakta, kimi zaman sessiz sedasız, hareketimiz mizahının, inceliğinin, zarafetinin, yaratıcılığının, dayanışmasının, kolektif zekâsının gücüyle, birçok farklı şekilde devam edecek. Çünkü çokuz, çeşit çeşidiz, birbirimize benzemiyoruz, parça parçayız, ama bir araya gelmek gerekince büyük kalabalıklar oluşturuyoruz. Çok güçlüyüz ve çok güzeliz. Birbirimizden durmadan bir sürü şey öğreniyoruz. Çoğalarak, entelektüel ve siyasal olarak daha da donanarak, bağlantılar ve ilişki ağları kurarak çok daha fazla yeni hayat biçimleri yaratacağız. Yeri geldiğinde yeni kanallardan yeryüzüne çıkmak üzere tekrar yeraltı akımları halinde bir süreliğine çekilebiliriz. Her an bir arada olmamız gerekmiyor. Her an sokakta olmamız gerekmiyor. Çekilip daha çok şey öğrenmemiz, daha çok şey okumamız, ve sonra tartışmak ya da sokağa çıkmak için yeniden bir araya gelmemiz de gerekiyor. Artık her an her yerden sokağa çıkabileceğimizi, hem de çok sert çıkabileceğimizi biliyoruz. Çünkü direnişin bedeni kendisini çok başlı bir canavarın bedeni gibi gösterdi. 

Gezi’de öğrendiklerimizi kendi yaşam alanlarımızda yeniden oluşturmaya, yaşatmaya devam edeceğiz. Ruhumuzu, bedenimizi, aklımızı, duygularımızı sömürgeleştiren bu kapitalist egemenliğe karşı önce kendi ruhumuzu, bedenimizi, aklımızı, duygularımızı geri aldık. Şimdi parça parça yeni yaşamlar öreceğiz, dostluklar, ilişki ağları, yoldaşlıklar, aşklar. Çünkü öğrendik ki yaşamı sürdürmek için çok az şeyin varlığı yeterliymiş de aslında asıl gereken birçok insana dokunmak, gülüşünü görmek, sesini işitip onunla sohbet etmekmiş. Öğrendik ki insan için en iyi şey yine dayanışacağı, paylaşacağı başka bir insanmış. Öğrendik ki gerisi kendiliğinden geliyormuş. Yeni parklarda, yeni işgallerde, yeni eylemlerde, yeni direnişlerde tekrar buluşacağız. Artık bize her yer Gezi, Her yer Taksim. 

Biz kazandık. Çünkü önce kendimizi, sonra birbirimizi kazandık.

17 Haziran 2013

13 Haziran 2013 Perşembe

Gezi Parkı’nda Mekânı Dönüştürme Pratiğinden Çokluğa Doğru


Gezi Parkı işgalinin gücü ve etkisi meşruiyetinden geliyor. Meşruiyeti ise öncelikle geniş katılımından, el birliğiyle yaratılan yüksek dayanışma ortamından ve bugüne kadar görülmemiş derecede artan çeşitliliğinden kaynaklanıyor. Sınırsız bir şekilde genişleyen iktidara, iktidarın hayatlarımızın her boyutunu planlama ve programlama yönündeki pervasızlığına ve hayatın her alanının ticarileştirilmesine karşı artık sindirilemez ve giderek toplumsallaşan tepki yıkıcı ve tümüyle meşru bir protesto dalgasına yol açtı. Meşruluğun tanımını değiştiren bu hareket, yasallığın bir meşruluk taşımadığını, yasallığın salt şiddet yoluyla mülkiyetin ve iktidarın devamının sağlanması olduğuna dair bir kavrayışı yaygınlaştırmaya başladı. Sokaklara ilk kez adım atanların fark ettikleri ve fark ettiklerinde en çok şaşırdıkları birinci şey bu oldu. Meşruluk ile yasallık arasındaki ayrımın iyice görülür ve yüksek sesle duyulur olması, kolektif siyasal eylemin kendi meşruluğunu, çoğalarak büyümenin gücünden aldığını ve mevcut hukukun dışında başka bir hakkın, kent hakkının, ortak olanın geri alınması hakkının inşa edilmesinin mümkün olabileceğini hissettirdi ve bu fikri yaygınlaştırdı. 

Gezi Parkı ve Taksim çevresindeki direniş ve işgal süreci, devletin olmadığı bir durumun neye benzeyeceğine dair bir eskiz çalışmasıdır: Elmadağ’dan Taksim’e giderken yola asılmış pankarttaki ‘Taksim Komününe Gider’ cümlesi bir şaka olarak görülmemeli, gerçekten geçici de olsa karşılıklı yardımlaşma ve komünal dayanışma deneyimidir söz konusu olan:  Birbirleriyle herhangi bir kimliksel bağı olmayanların, ortak mücadele gönüllülük ve pratikte somutlaşan ortak fikirler temelinde oluşturdukları bir topluluk dayanışması. Parkın her noktasında, herkesin iliklerine kadar yaşadığı, devletin geçici yokluğu veya etkisini göstermemesi halinde sıradan insanların sorumluluk üstlenip, bütün becerilerini, sosyal ilişkilerini ve olanaklarını seferber edip oradaki karmaşık ortamda hayatın önemli işlevlerinin sürdürülmesi için çabalamalarının olağan bir hal kazanması, topluluk olarak yaşamanın imkânlarını kavramaya dair altı sürekli çizilmesi gereken bir deneyimdir. Dahası, devletin ve kapitalizmin etkilerinin kısmi azalması halinde yaratıcılığın, icadın, mevcut kısıtlı olanakları en zekice kullanmanın nasıl maksimum düzeye çıkacağını ya da genel zekânın nasıl fışkıracağını da gördük. Devletin geçici olarak giremediği bu alanda, onların tabiriyle “otorite boşluğu” oluşur oluşmaz, özgürlükçü ve eşitlikçi, farklılıklara saygılı bir etiğin gelişmesinin olanakları da doğuyor. Gezi parkında bu durumun tüm görünür sorunlarına rağmen yaşandığını söyleyebiliriz. Zaten bir çırpıda kusursuz bir ortamın şekillenmesi de beklenemez, bu gerçek bir öğrenme sürecidir. 

Gezi parkı işgalinin meşruiyeti ortak olanın yani Gezi parkının geri alınmasına yönelik kolektif doğrudan eylemin kurucu gücünden geliyor. Gezi parkı ise yalnızca boş bir yeşil alan değil. Kapitalist toplumda yaşamlarımızdan sürekli çalınan bazı şeylerin geri alınmasını ve derhal hayata geçirilmesini mümkün kılan içi dolu bir ortak mekân olarak somutlaşıyor: Metropol ortasında, izole hayatlara kapatılmış, yalnızlaşmış ve depresyondaki benliklerimiz için daha çok karşılaşma alanı; endüstriyelleşmenin bunaltıcılığı karşısında daha çok yeşil alan; parodiden başka bir şey olmayan parlamenter temsilin yarattığı erksizleşme ve apolitikleşme karşısında doğrudan demokrasiye yönelik radikal bir istek ve bunun kısmi hayata geçirilmesi; kapitalizmin bireyselleştirdiği yaşamlarımızda tüketimin bıktırıcı döngüsünden bir süreliğine de olsa çıkmanın ve kolektif paylaşımın, dayanışma ve dostluğun verdiği güven; devletin sürekli ezdiği, çocuklaştırılmış bir toplumda otoritenin meşruluğunu yerle bir edip onurunu, kendine saygıyı geri kazanma duygusu; tekil kudretlerimizin kolektif eylem yoluyla artmış olmasından duyulan paylaşılan neşe! Bütün bu istekler ve arayışlar Türkiye’deki alt ve orta sınıfların çok farklı topluluk ya da katmanları tarafından farklı ifadelerle karşılık buluyor. Tek bir siyasi akıma, tek bir talebe, tek bir sosyal harekete ya da tek bir örgütlenmeye indirgenemeyecek olan bir Çokluğun oluşturulmasının adımı olarak okuyabiliriz bu hareketi. 

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı kendisini bir mekânda işaretleyen kolektif bedenin sembolüdür. Gezi parkı Taksim ya da İstanbul ölçeğinde farklı pratiklerin mümkün olabileceği bir mekân inşa ediyor. Deneysel bir süreç olarak siyasetin, daha doğrusu siyaset ile yaşamın iç içe geçişinin tecrübe alanını kuruyor. Özel ile kamusal arasındaki yapay ayrımı ortadan kaldıran bir politik yaşama alanı ya da politika ile yaşamın iç içe geçtiği bir ortaklık alanı oluşturuyor. Salt protesto siyasetinin negatif diliyle yetinmeyen, ortak yaratımın, inceliğin, dostluk olarak politikanın ve uzlaşmacı değil çatışmacı bir demokratik çoğulculuğun ortamını kuruyor. Gezi Parkı işgali, pek çok yerde süren diğer yıkıcı protestolar ve işgal girişimleri farklı bayraklar, amblemler altında kendisini gösteriyor olsalar da giderek radikalleşen, siyasal liberalizmin sınırlarını aşan bir demokrasi talebinin ifadesidirler.

Hareketin özneleri her ne kadar ilk başta halk kavramıyla, tekillikleri indirgeyerek homojenleştiren bir soyutlamayla ifade bulsa da, bu hareketin asli özelliğinin çeşitlilik ve indirgenemezlik olduğunun herkes farkında. Bu nedenle hareketin sınıfsallığını, antikapitalist siyasallığını ve tekilliklerin oluşturduğu bir ağ olma, öznesiz bir kolektif beden olma özelliğini ifade etmeye yetecek bir kavramlaştırma henüz şekillenmese de bunu sezgisel olarak ifade edecek bir ortak işaret olarak ters yüz edilmiş bir onur kazanma hamlesi olan özellikle de mülksüzlüğün olumlaması olarak Çapulcu’nun yaygın kabul görmesi, tekillikler çokluğuna giden yolu açacak kavram arayışının belirtisi olarak görülebilir. 

Bu yüzden Gezi parkı direnişinin, başka yerlerdeki tüm isyanlara ilham verebilmesi için bütün gücümüzle hem oradaki ve hem de başka yerlerdeki hayat kurucu, yaratıcı faaliyetlerimize devam edeceğiz. İsyanları yaygınlaştıracak olan budur, farklı karşılaşmalar ve deneyimler üretecek yeni karşılaşma mekânları oluşturabilmek için devletten icazet almaksızın eyleme geçmenin meşruluğu!

İşgalin sağladığı zengin çeşitlilik, politik sosyalleşmenin alabildiğine yaygınlaşması, yeni karşılaşmalar ve yeni bir politik kuşağın doğuşunu sağlayan bu benzersiz tecrübe alan(lar)ını ayakta tutarak, çoğaltarak, çeşitlendirerek ve artık Gezi parkı mekanının ötelerine de taşıyarak isyanı derinleştirebiliriz, çünkü tahayyül gücümüz arttı. Bu işgal hareketi neyle sonuçlanırsa sonuçlansın, bundan sonraki toplumsal mücadelelerde etkisi ve öğrettikleri uzun süre devam edecek bir mihenk taşıdır. Gezi işgali ve peşinden gelen artçılar bugüne kadar bu coğrafyada sürüp giden parçalı tekil mücadelelerin daha aktif ve karmaşık, birbirinden öğrenen bir ilişkiye sokulması ve bu coğrafyanın kendi çokluğunun yaratım süreci halini almakta.

11 Haziran tarihli Taksim meydanında barikatları açmak için sert saldırıların ardından, yeniden toparlanan Gezi işgalcileri için bu deneysel süreç, her zorluğun ve bastırma girişiminin ardından daha nitelikli, yaratım olarak siyaset açısından daha kurucu bir uğrağa taşınacaktır. Gezi Parkı işgali yarın devlet şiddetiyle bitirilmeye kalkışılsa dahi, bu hareketin hızla kendisine farklı formlar bularak devam edebileceğini ve birbirinden farklı protestoları tetiklemeye devam edeceğini görmek zor değil. Zira Gezi ve Taksim artık fiziksel olarak içinde olalım olmayalım, imgesel olarak geri alınmıştır. Bu sebeple Gezi hepimiz için bir hafıza mekânıdır ve adının ve yarattığı ortak deneyimin dile gelmesiyle etkileşime girebilecek herkes için artık isyanın ve doğrudan eylemin başlıca motivasyonudur. Bu nedenle o mekânın üzerindeki fiziki etkinliğe devam etmek, hareketin sürmesi için zorunlu bir ön koşul değildir, çünkü bu kurucu eşiği aştık. Sonucu ne olursa olsun, Taksim ve Gezi Parkı kazanılmıştır. Zaten devletin şu sıralar Gezi direnişini zor kullanarak bitirmeye yönelik hazırlıkları, Gezi direnişinin meşruiyetinin karşısında iktidarın ezildiğinin, ve meşruiyetini çok büyük oranda kaybettiğinin göstergesinden başka bir şey değildir. 

Bir öngörü olarak şunlar söylenebilir şimdiden: İşgalin, devlet şiddetiyle çatışmanın, sokakları, meydanları geri almanın gücü bir kez tadıldığı için, bunun ardından üniversite işgalleri, ev işgalleri, iş yeri işgalleri, toprak işgalleri de gelecektir. Kolektif mücadele ve yaşam deneyiminin öğrettiklerini insanlar gündelik yaşamlarında uygulamaya başlayacaklardır. Kapitalist yaşama kültürünün yerini alacak alternatifler aramaktan yaratıcı karşı kültürün hızla yaygınlaşmasına, anti-otoriter ve hiyerarşik olmayan siyasal örgütlenme biçimlerinin yaygınlaşmasından özgürlükçü eğitim arayışlarına, çok daha sorgulayıcı ve eleştirel bir bilim anlayışının ve akademik üretimin radikal mücadelelerle daha yoğun bir iç içe geçmesinden etkili bir üniversite ve öğrenci muhalefetine ve biraz daha orta vadede mortgage sistemindeki tıkanmanın ve inşaat sektörünün gerilemesinin yanı sıra ekonomideki sarsıntıların ardından da devasa işçi direnişlerine kadar bir sürü potansiyel sonucu var bu hareketin şimdiden. 



Gezi işgalini ve onun getirisi olan deneyimleri kalıcılaştırırsak, benzer başka karşılaşma mekânlarını ve ilişki formlarını yayarsak, birebir karşılaşmaları ve ilişkileri çoğaltan bu mekânı dönüştürme pratiğinin üretken ve devrimci etkisiyle peşi sıra gelişen mücadelelerin yükselmesini, canlı kalmasını da o kadar uzun ömürlü kılar ve başka kurucu biçimlere dönüşmelerini de sağlayabiliriz. Şimdi bizim zamanımız başlıyor… 

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...