1 Şubat 2013 Cuma

Devrimci paradigmada geçiş dönemi: Özgürleşme olarak siyaset


Türkiye’de muhaliflerin algısı, baskı altındaki toplumsal grupların demokratikleşme, eşitlik ya da çeşitli haklar için verdikleri güncel kolektif mücadelelerle kitlesel protestoları, hem tekil hareketler hem de yerel olgular şeklinde ayrıksı süreçler gibi ele alma eğiliminden genellikle kurtulamıyor. Bunun yanında, kolektif eylem repertuvarı ve örgütlenme biçimleri açısından kurumsal siyasal araçlardan niteliksel olarak farklı mücadele biçimlerinin yaratılması demek olan toplumsal hareketleri, sol yelpazedeki siyasi partilerin merkezinde yer aldığı bir siyasallaşma bakış açısı ve terminolojiyle ele alma alışkanlığı vardır. Siyasal stratejileri ve örgütlenme biçimleri fetişleştirme eğilimleri bu tarihsiz ve donmuş kategorileştirmelerden kaynaklanıyor.
Toplumsal hareket, örgütlü, kurumsallaşmış ve normatif siyasal eylemin yanı sıra, anlık, süreksiz ve kurumsallaşmamış kolektif eylemi de kapsar. Dünya sistemi içinde, sistem karşıtı hareket kümeleri, hem yerel ölçekte kendi aralarında etkileşimlidirler hem de uzun erimli tarihsel süreçlerin ve eğilimlerin etkilerine açıktırlar. Kapitalist dünya sistemine karşı koyan dünya çapında açıkça anti-kapitalist ve devlet karşıtı bir hareket son on küsur yıldır küresel ölçekte giderek yaygınlaşıyor. Bu hareketin, yaşadığımız coğrafyayı etkilemediğini varsaymak için hareketlerin ayrışık ve ulusal sınırlar içine kapalı oluşumlar olduğuna inanmak gerekir. Söz konusu ulusal karakterli hareketler bile olsa, küresel hareketlerin etkilerden muaf kalan hiçbir toplumsal hareket olmadığını baştan söyleyebiliriz. Bulunduğumuz coğrafyada yani hem Türkiye’nin batısında hem de Kürdistan’da, hem 68 sonrası yeni toplumsal hareketlerinden hem dünya genelindeki on küsur yıllık antikapitalist hareketlerle benzer nitelikleri olan kolektif eylem biçimlerinin ve toplumsal hareketlerin oluştuğunu söyleyerek hiç de yeni bir şey söylemiş olmayız, garip olan bunun gerçekleşmiyor olduğunu farz etmektir.

Sistem karşıtı hareketlerin dönüşümü
Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyılda eşitlikçi ve özgürleşme yolunda büründüğü evrensel biçim, farklı sosyalizm tasavvurları, işçi hareketleri ve eş zamanlı ulusal kurtuluş hareketleri içinde şekillendi. Sosyalizm tasavvurları derken bugün anlaşıldığı haliyle, hepsi de Marksist düşünce sistemine dayalı türlü politik akımları ve devletçi devrim anlayışlarını kapsayan Leninist, Troçkist, Maoist, Castrocu veya benzeri akımları kastetmiyorum. Böyle bakmak yirminci yüzyılın bakış açısını on dokuzuncu yüzyıla geri yansıtmak olurdu.
Sosyalizm ve/ya komünizm tasavvurları derken tam da Fransız devrimi sonrasında modern devrimci siyasal düşüncenin ve eylemin başat akımlarından birisi haline gelmiş bir düşünce çeşitliliği söz konusudur: bir yüzyıl boyunca, Babeuf, Saint-Simoncular, Fourier, Blanqui, Proudhon, Robert Owen, İngiliz işçi hareketi içindeki Çartistler, Morris, Weitling, Hess, Bebel, Marx, Engels, Lassalle, Bakunin, Herzen, Çernişevski, Kropotkin gibi sayısız sosyalist ya da komünist militan entelektüeller toplumsal hareketlerin inşasında etkili fikirler geliştirdiler. Eylem ve örgütlenme çalışmalarıyla devrimci projenin ilerletilmesinde hepsi farklı etkide bulunurken, kendi aralarında son derece bilinçli ve birbirlerinden haberdar şekilde, , stratejik, örgütlenmeye dayalı, derin felsefi, kültürel ve estetik tartışmalar yaptılar. Hiçbir zaman tek bir akımın mutlak hegemonyası ya da bir iki rakip akımın çatışmaları arasında bölünmüş bir sistem karşıtı hareket söz konusu olmadı. Bu geniş çeşitlilik içinde sosyalizm ve/ya komünizm akımları kapitalist sistemin bir devrimle nasıl aşılacağına dair zengin tartışmaların yapıldığı ortama sahipti. Dönemin karakteristiği içinde strateji ve buna bağlı olarak örgütlenmenin nasıl olacağı tartışması bu radikal sistem karşıtı hareketlerin bugün dahi içinde olduğumuz meselelerini çerçeveledi; geleceği ve aynı zamanda devrimci geleneği inşa etti.[1] Ancak kendi tarihinin hiçbir aşamasında bütünleşik ve homojen tek bir sosyalist ideolojiye dönüşmedi ya da anarşizm ve Marksizm gibi karşıt iki karşıt siyasal biçime ayrılmadı.
Bu çeşitlilik içerisinde liberter ya da devletçi sosyalist / komünist akımların ayrılma noktaları, siyasal mücadelenin 1) yatay, federatif örgütlenmelerle mi gerçekleşeceği yoksa merkezi bir yönetimi olan öncü partinin yönlendiriciliğiyle mi yürüyeceği 2) siyasal dönüşümün devrimci ayaklanmayla mı yoksa sosyal reformlarla mı olacağı 3) mücadelenin mekanının ulusal devletin kendi bütünü içinde mi yoksa enternasyonal karakterli bir örgütlenme ile mi olacağı 4) devlet iktidarını ele geçirerek mi yoksa onu yıkıp yeni bir toplumun devletsiz inşasına mı başlanacağı 5) toplumsal mücadelelerin asıl öznesinin kim olduğu gibi sorular farklı devrimci çizgilerin belirleyici tartışma başlıkları oldu. Bu çerçeve içinde Marksizm, sosyal demokrasi ve anarşizm gibi akımlar, yani devletçi sosyalizmin devrimci ve reformcu versiyonu ile özgürlükçü sosyalizmin veya özgürlükçü komünizmin değişen akımları yirminci yüzyılın başına devreden örgütlenme deneyimini, teorik miraslarını ve kelime dağarcığını oluşturdular.[2]
Bugün dünyayı değiştirme mücadeleleri açısından on dokuzuncu yüzyıl ortalarına benzer bir dönemi, yani devrimci paradigmanın bambaşka parametrelerle yeniden oluştuğu bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu benzerliklerin en önemli gösterenlerinden birisi, birbirinden farklı radikal siyasal eğilimlerin aralarındaki söylem farklılıklarına rağmen, eski paradigmadan giderek kopmakta olduğudur. Bu kopuş, klasik anarşizme bir dönüş olmaktan ziyade, radikal düşünce akımlarının ve yeni toplumsal hareketlerin hatırı sayılır bir bölümünün ortak paydası halini almıştır.
İkincisi de, devrim fikrinin meşruiyetinin kaybolduğu bir siyasal uzamda, devrim tahayyülünü yeniden kurmak için doktriner olmayan teorik arayışların, eş zamanlı siyasal mücadelelerle birlikte çoğalması ve çeşitlenmesidir.[3]
Eski paradigmanın en önemli özelliği kapitalizmi aşmak için siyasal stratejinin merkezi hedefi olarak devlet aygıtına yönelmiş olmasıydı. Hem devlet aygıtını bir devrimle devirmek anlamında, hem de yerine konulacak toplumsal inşanın devlet aygıtına dayalı olması anlamında. Bu sistem karşıtı hareketlerin yirminci yüzyıla devreden ana akımlarının tümünün ulus-devleti stratejik siyasal hedef olarak belirlemesi 19. Yüzyıl ortalarında netleşiyordu. 1850-1970 arasında dünya sistem karşıt hareketlerinde “devlet yapısı içinde güç kazanmak ve sonrasında dünyayı dönüştürmek” olarak özetlenen iki aşamalı bir strateji baskın oldu.[4]
Yirminci yüzyılın ilk yarısından başlayarak gerçekleşen sosyalist örgütlenmeler ve buna paralel olarak sömürgecilik karşıtı ya da ulusal kurtuluş mücadelelerinin her ikisi de on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde sistem karşıtı hareketlerin benimsemiş olduğu ulus-devletçi stratejiyle mücadelelerini örgütlediler. Önce Ekim devrimi, Çin’in başını çektiği Asya devrimleri, faşizme karşı mücadeleler içinde şekillenen Doğu Avrupa devrimleri, Latin Amerika ve Afrika’dan Güney Asya’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde devam eden sömürge kurtuluş mücadeleleri, dünya sisteminin siyasal coğrafyasını değiştiren yeni ulus-devletlerin kuruluş süreçlerini getirdi. Avrupa gibi merkez kapitalist ülkelerde, kapitalizmin 1930lardaki krizinden çıkış için benimsenen Keynesci sermaye birikim stratejisini refah devletinin ekonomik politikası kılan sosyal demokrasiler 1960lı yıllarda iktidara geldiler. Dünya sisteminin 1960larda aldığı manzara içinde, sistem karşıtı hareketler hem merkez kapitalist ülkelerde, hem sosyalist blokta hem de üçüncü dünyada -ister reformcu olsun isterse devrimci- ulus-devlet stratejisinin sonuçlarını aldılar. Çünkü hemen her yerde sistem karşıtı hareketler ya siyasal sistemin kurucu unsuru oldular, ya da siyasal rejimin tamamlayıcısı haline gelen muhalif partiler halinde siyasal sisteme eklemlendiler. Yani bir zamanların devrimci siyasetleri artık meşru kurumsal siyaset mekanizmasının parçası halini aldılar. Eski paradigmadan kopuş bu aşamada başladı ve halen devam ediyor.

Yeni sistem karşıtı mücadeleler
Sistem karşıtı hareketlerin 1960lardan sonraki dönüşümü mevcut kurumsallaşmış solun eleştirisi üzerinden şekillendi. Wallerstein gibi dünya sistemi teorisyenlerinin bir dünya devrimi olarak analiz ettikleri 1968 devrimleri, dünya sisteminin ve sistem karşıtı hareketlerin değişimine yol açtı.
1960larda Yeni Sol ve 1970lerde ortaya çıkan ve yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılan yeni sistem karşıtı hareketler, hem kapitalist dünya sisteminin gündelik hayatı içeren bir eleştirisini biçimlendirmeye başladılar hem de tüm eski sistem karşıtı hareketlerin stratejisini ve örgütlenme biçimlerini sorgulamaya başladılar.  Sınıf mücadelesinin bir canlanışının yanı sıra yeni statü ve kimlik gruplarının başkaldırısıyla birlikte yeni öznellikler doğdu.
1968’le doruğuna ulaşan ve bugün hâlâ içinde bulunduğumuz geçiş döneminin belli başlı tüm vasıflarını belirleyen devrimci hareketler dalgasının bıraktığı mirasın en önemli özelliği, on dokuzuncu yüzyılın devrimci paradigmasının karakteristik özelliği olan devlet iktidarını fethetmeye yönelik devrimci stratejinin değişmeye başlamış olmasıdır. ’68-sonrası toplumsal hareketlerin başka bir özelliği, önceki sistem karşıtı hareketlerde daha önce var olmamış bir çeşitlilik, genişlik ve yaygınlıkla yeni öznellik biçimlerinin ve yeni siyaset biçimlerinin tanımlanmaya başlaması oldu. O döneme kadar hâkim olan merkezîleştirişi bir örgütlenme ve strateji anlayışı, yerini merkezsizleştirici bir örgütlenme anlayışına ve taktik mücadelelere bırakmıştır. Radikal siyasetteki bu değişimler insanların siyasallaşma biçimlerinde de belirgin bir değişim getirdi. Her bir mevcut siyasal sistemin izin verdiği tek seçenek olarak resmi ve kurumsal siyaset kanallarının, yani temsili demokratik sistemlerin, yerleşik sol partilerin ve sendikaların siyasal sınırlarının yetmişli yıllarda eleştirisini geliştiren yeni toplumsal hareketler, siyasal mücadele alanının gündelik hayata doğru genişletilmesine eğilim gösterirler. Özel alan ve kamusal alan arasında, devlet otoritesinin korumaya çalıştığı ayrımı belirsizleştirip, siyaseti profesyonelleşmiş bir iş olmaktan çıkaran hareketlerin siyasallaştırdıkları konular “ne ‘özel’ (ötekilerle meşru ilgisi olmaması anlamında) ne de ‘kamusal’dır (resmi siyasal kurumların ve aktörlerin meşru objesi olarak tanınma anamında). Fakat ya özel ya da kurumsal siyasal aktörleri kolektif olarak ilgilendiren sonuçlar içermektedir.[5] Yeni toplumsal hareketlerin eylem alanı hem liberalizmin, hem devletin hem de eski sol hareketlerin öngörülerini aşacak şekilde siyaset alanının dışında kalan “kurumsal olmayan siyaset alanı” halini almıştır. Hem siyasalın gerçekleştiği mekânın değişimi anlamında, hem de siyasalın icra şekillerinin ve buna uygun düşen örgütlenmelerin ve pratiklerin değişimi anlamında.
Gündelik hayatın devrimcileştirilmesi bu dönemin başlıca düsturlarından birisi oldu. Guattari’nin “moleküler devrimler” olarak da adlandırdığı bu dönüşümler, devrimi makro ölçekte devletin, ekonomik ve hukuki sisteminin bünyesinde yaşanan büyük değişimlerle sınırlı gören bir devrim anlayışının yerine, tabanda yaşanan, gündelik ilişkilerde, yeni toplumsallık biçimlerinin yaratılmasına yol açacak yeni algılama biçimlerinin ve bunu ifade edecek dillerin, estetik formların, etik arayışların, gündelik pratiklerin şekillenmesidir. Hâkim baskıcı kodlama rejimlerinden kaçan her türlü kaçış çizgisinin akışları boyunca geçtiği yolları ve öznellikleri dönüştürdüğü ve kod rejimini dağıtmaya başlamasıdır bu.
Siyasetin kültürel etkilerinin ve kültürel alandaki siyasetin toplumsal etkilerinin iç içe geçtiği, bu bakımdan radikal siyasetin bir karşı kültür yaratımı olarak toplumsallaştığı bu dönüşümün farkına varmak, bunun ifade yollarını rafine etmek devrimci eylemciliği bir kolektif yaratıcılık ve inşa faaliyeti haline getirir. Verili kimliklerin bozuma uğratılması ve melezleşme sabit kodları aşındırır ve bir üstkodlama makinelerini sıradan akışların içinde kesintiye uğratır. Siyaset bedenlere kendini kaydetmiş iktidar rejimlerinin söküldüğü bir faaliyet olarak mikro alana nüfuz eder. Bu makro siyasetin artık beyhude bir uğraş haline gelmesi değildir soldan birçoklarının “postmodern” yaftası ile karikatürleştirdiği gibi. Daha çok makro süreçler içindeki mikro ve mikro süreçler içindeki makro ilişkileri ve mücadeleleri karşılıklı olarak açığa çıkartmaktır. Herkesin kendi bedeninden, ev içi alanından, dilden, kişiler arası ilişkilerden başlayarak siyasetin kalıplaşmış tanımlarıyla oynadığı aktif ve kurucu bir süreçtir. Siyasetin erkek entelektüel seçkinlerin önderliğinde, her şeye hazır reçeteleri olan bir uzman işi olarak algılanmasına son vermeye başlayan bir yıkıcılık girişimidir. Yaş, kültürel farklılık, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim farklılıkları ve hiyerarşi bütün kurumlar ve insan ilişkileri içinde sorgulanan başlıca konular haline gelir. Siyasal olanın başlayacağı merkezi bir konum anlayışı yerinden edilir, siyaset her yerdeki tahakküm ilişkilerinin karşısındaki oluşan yıkıcı ve dönüştürücü pratiklere doğru genişler ve kadınları, gençlik gruplarını, normatif olmayan cinsel yönelimleri, baskı altındaki etnik grupları, farklı ırktan olanları, göçmenleri, toplumsal uzamdan ve üretimden dışlanmış engellileri, yaşlıları, işsizleri, kiracıları ve bunun gibi sürekli uzayan bir zincir boyunca içermeye başlar. Bir eşitsizlik karşısında öne çıkarak eşitliğin anlamının yeniden tanımlanmasına yol açacak her karşılaşmada, yeni bir özneleşme süreci yaşanır.
 Sıradan insanların, “makul” siyasetin tanım aralığı içinde kayda geçmemiş sıradan sorunları, sıra dışı bir siyasal önem kazanır. O kadar ki, iktidarın bu dönüşümün doğuracağı tehdide dair sezgileri, geleneksel geçmişin olduğu gibi canlandırılmasıyla meşgul eski kafalı devrimcilerinkinden daha fazladır. Örneğin, kişinin hangi başka bedenle nasıl bir arzu ilişkisine geçmek istemesi, ya da hangi bedene sahip olursa olsun kendisini nasıl performe etmek istemesi, ilk bakışta büyük siyaset ve bıyıklı devrimcilerin siyaseti için önemsiz, tali görünen bu mesele, iktidarların bütün bir biyopolitik rejimi devreye sokup bedenleri faşizan bir baskı altına almak için alarma geçtiği bir durum olabilir.[6] Bedenler üzerinden gündelik hayatın kontrolü ise sonuçları tabi ki yalnızca bireysel yaşam olmayıp tüm kamusal yaşamın üzerinde muazzam bir tahakküm şeklinin işler kılınmasıdır. Bu nedenle mikro iktidar ilişkilerine karşı mikro mücadeleler bütünden bağımsız değildir. İktidarın bir ağ olarak kavranışı yaygın bir anlayış halini alır.
Bu dönüşümün sosyolojik sonuçlarından ziyade devrim paradigmasında neyi değiştirdiğine bakmak elzem görünüyor. Çünkü günümüz devrimci radikalizmin yaygın sinizminin ve nihilizminin bizleri inandırmak istediği gibi, devrimci paradigma bütünüyle buhar olup uçmuş, ve yeni dönemin siyasal hareketleri artık yalnızca sınırlı kimlik meseleleriyle uğraşıyor değildir. Yaşanan şey daha ziyade devrimci paradigmanın kendisinde, yeni bir devrim fikrini canlandırabilecek türden bir dönüşümdür. Bu devrim fikrinin başta gelen özelliği devrimin devlet iktidarını geçirmek olarak anlaşıldığı paradigmayı dağıtmasıdır. “Ama bugüne dek devrimci alanda hiç de devrimci olmayan bir şeyi, yani devlet aygıtını, asıl baskı organizmasını kendi tarzında yeniden üretmeyen bir makine var olmadı. İşte devrimin problemi: bir savaş makinesi nasıl güncel sistemin içinde oluşan bütün kaçışları onları ezmeden ve devlet aygıtını yeniden üretmeksizin hesaba katabilir?”[7]
Devrimci paradigmanın değişimi
Devrimci paradigmanın kendisinde devrimci bir dönüşüm olmadan, geçmişin devrimci projesinin emellerine sadakat mümkün değildir. Belirleyici tartışma Castoriadis’in kusursuzca ifade ettiği şu noktada yaşanır: “Devrimci Marksizm’den yola çıkıp, Marksist olarak kalmakla devrimci olarak kalmak arasında bir tercih yapmamızı gerektiren noktaya vardık, bu nokta uzun zamandan beri ne bir düşünümü ne de bir eylemi harekete geçiremez olmuş bir öğretiye sadık kalmakla, öncelikle değiştirmek istenen şeyin kavranmasını ve toplumun içinde o topluma karşı gerçekten karşı çıkan ve onun o anki biçimiyle gerçekten mücadele eden şeyin tanımlanmasını gerektiren bir projeye, toplumun radikal bir biçimde dönüştürülmesi projesine sadık kalmak arasında bir tercih yapmamızı da gerektirmekteydi.”[8] Çoğunlukla birbirine karıştırılan şey, henüz devrim fikrine sahip çıkan pek çoğunun algı eşiklerini aşamamış olan şey, geçmişin devrimci projesinin emellerine sadakatle, bu emelleri gerçekleştirmek için seçilen ve bugün artık Badio’nun deyişiyle “doygunluğa ulaşmış” olan yollara, usullere, bütün kavramsal sistematiğe karşı sadakat göstermektir. Yukarıda Deleuze’ün vurguladığı gibi devlet iktidarını ele geçirmeye odaklanmış parti-devlet modeli devrimci stratejiyi sürdürmek artık o projedeki devrimci ruha sadakat olmaktan çıkmanın ötesine geçmiş, devrim fikrinin başarısızlığının ve inandırıcılığını kaybetmesinin başlıca sebebi haline gelmiştir. 19. Yüzyılın devrimcilerinin tahayyül edebildikleri ve 20. Yüzyılın devrimcilerinin uğruna hayatlarını adadıkları devrimci dönüşüm projelerindeki canlı ruha sadakatin yolu, ortaya çıkan yeni öznellik biçimlerinin ve “yeni mücadele hatlarını” (Guattari) analiz edebilecek, doktriner olmayan bir devrim bilgisini oluşturmak, buna uygun düşen yeni devrimci mücadele yöntemlerini, araçlarının, geliştirmektir. Bugün tam da 1960lardan bu yana kapsamı genişleyen şekilde doktriner olmayan bir devrimci bilginin inşası sürüyor. Yeni mücadele alanları gelişiyor ve devrimci siyaset oldukça deneysel bir hal alıyor. Ancak hâlâ bir geçiş dönemini yaşıyoruz.
Mayıs 1968 sonrasından başlayıp ‘99 Seattle sonrasında devam eden bu kolektif eylem döngüsünün en önemli özelliği, dağınık ve örgütsüz sıradan insanların ve çoklu örgütlü siyasal aktörlerin kendi aralarında ağsal yeni birleşme metotlarını salt olumsal bir şekilde değil bilinçli bir şekilde tercih ediyor olmalarıdır. Yatay ilişkilenme biçimleri, doğrudan demokratik karar alma süreçleri, hiyerarşinin reddi, farklılıkların korunması, çeşitlilik ve ağsallık yeni örgütlenme biçimlerinin vazgeçilmez ortak noktalarıdır.[9] Kapitalizmin neoliberal politikalarının yaşama yönelik saldırılarına karşı yürütülen direniş ya da protesto eylemleri içinde kapitalizmi nasıl aşabiliriz sorusu, siyaset felsefesinin de birlikte sorduğu kapitalizmi ulus devletle ilişkisi içinde nasıl aşabiliriz sorusu halini alıyor. Antikapitalist olmak artık devletçilik karşıtı olmakla birlikte düşünülür hale geliyor. Bu 1850-1970 arasında sistem karşıtı hareketleri belirleyen stratejik paradigmanın aşılmasıdır. Karatani’nin ifadesiyle, “Demek ki sermayeye yönelecek herhangi bir karşı eylem devlet ve ulusu (cemaati) hedef almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, donanımı sayesinde gözüpektir. Üçlüden yalnızca birini inkar ederseniz, diğer ikisinin gücü sizi halkanın içine sonuna kadar çeker.[10]
Bu konuda Marksizm(lerin), anarşizm(lerin) ve politik ekolojilerin sunabileceği bütünsel cevaplardan başka yeni toplumsal hareketlerin parçalı cevapları mevcut. Geniş açıdan bakıldığında bu soru, ideolojilerin yükünden bağımsızlaşarak analitik içerik kazanmış bir komünizm ve doğrudan demokrasi –temsili olmayan demokrasi– sorunu halini almıştır. Ve bu iki kavram ailesinin karşılıklılığı etrafında ortaklaşan teoriler giderek çoğalmaktadır, doğrudan demokrasi pratiklerinin ve kapitalist olmayan ekonomik üretim ve mübadele biçimlerinin yaratılması yönünde eylemci grupların yaratıcı ve deneysel pratiklerin -patronsuz işyerleri, topluluk temelli ekonomiler, adil işbirliği deneyimleri, kâr amacı gütmeyen kooperatif işyerleri, işgal edilmiş konutlarda kolektif yaşam pratikleri, MST hareketinin toprak işgalleri yoluyla komünler yaratması, Zapasitaların özerk komünal topluluklar örgütlemeleri- gibi örneklerin sayısı çoğalıyor.
Geniş bir açıdan baktığımızda, kapitalizmi aşma sorusu, birbirinden ayrı akımların veya ideolojilerin verdiği alternatif cevaplar arasında en iyisini hedefleyen seçimi yapmak gibi bir dogmatikliği kaldırmaz. Öte taraftan her radikal cevabın muhtemel toplum tasavvurları için geçerli olabileceği bir ilişkisellik açısından meseleye bakılabilir. Aslında fiilen yaşanan da bugün hareketlerinin bazı meselelerinin giderek iç içe geçmeye başlamış olmasıdır. eko-sosyalizm, eko-anarşizm, toplumsal ekoloji, otonomist Marksizm, liberter komünizm, sosyalist feminizm, eko-feminizm, queer feminizm, anarka-feminizm, anarko-queer, özgürlükçü sosyalizm, kapsayıcı demokrasi, katılımcı ekonomi gibi giderek çoğalan melez siyasal yönelimlerin belirgin bir ortak özelliği vardır. Farklı mücadele hatlarında billurlaşan, eşitlikçi, anti-otoriter, anti-hiyerarşik, cinsiyetçilik karşıtı, ekolojist, çokkültürcü yaklaşımların radikal siyasal terminolojinin ortak hanesine yazılması, siyasal ve gündelik pratiği belirleyen bir ortak ethos halini alıyor. Ortak terimlerin yaygınlaştığı bir devrimci kültür yaratıyor. Odaklanılan sorun ne kadar tek gündemli olursa olsun, aktivist gruplar örneğin cinsiyet, yaş, deneyim, kimlik hiyerarşisi olmaksızın doğrudan demokratik karar alma süreçlerinde yer almak, ayrımcılığın tüm biçimlerine karşı olmak, devletten ve sermayeden bağımsız örgütlenmek, diğer aktivist gruplarla eşitlikçi ilişkiler kurmak gibi özellikle gösteriyor. Ve çoğu zamanda birçok aktivisti aynı anda birden çok gündemli mücadele alanının içinde yer alırken görebiliyoruz. Bu durum devrimci militanlığın içeriğini değiştirdiği kadar farklı mücadele alanlarında ortaklaşmış ortak etik değerlerin gündelik hayatın içine de sirayet edecek ölçüde yaygınlaşması anlamına da geliyor. Geçiş döneminin asıl sorunu bu noktadan başlıyor: farklı eylemcilikler arasına dağılmış olan ortak değerleri, birbiriyle ilişkili bir değerler sisteminin ortak değerleri haline getirip parçalı mücadeleler arasındaki evrenseli bulmak. Ya da tikel ve tümel arasındaki, yerel ve evrensel arasındaki ya da buradaki ve oradaki arasındaki bağı, yataygeçişliliği, etkileşimi ve ortak karar alma süreçlerini icat edebilmek.[11]

Bizim buralarda sistem karşıtı hareketlerin değişimi
Eski sol, Batıcı modernleşmeyi Kemalist tarzda ya da sosyalist modernleşmeyi Stalinist / Maoist tarzda ele alan evrensel bir ilerleme şemasına uygun olarak bir toplumsal dönüşüm anlayışına sahipti. Toplumun hegemonik Türk kimliği dışında bırakılmış kesimlerine duyarsız, kadınları yalnızca emekçi ya da devrimci kimliği üzerinden algılayan, oldukça muhafazakâr bir ahlak anlayışına sahip, otoriter, kültürel etnik dini farklılıkları önemsiz gören, başta toplumsal cinsiyet eşitsizliği olmak üzere pek çok karmaşık sorunu, bütüncül bir anlatı içinde eriten, ağırlıklı olarak kentli üniversite gençliğinden çıkan militan kadroların yönlendiriciliğindeki bir toplumsal hareket söz konusuydu. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 90’ların başındaki göreli serbest siyasi ortamda bu şemayı sorunsuzca yeniden canlandırmak isteyen sol kadroların bir kısmı bugün de varlıklarını sürdürüyorlar.
Öte yandan yavaş yavaş 80’lerde Türkiye’de yeni türden bir toplumsal hareket yelpazesi şekillendi. Kadın, ekoloji, lgbtt, kent mücadeleleri, insan hakları örgütleri, yerel ekoloji direnişleri, çiftçi örgütlenmeleri, öğrenci hareketleri, işçi hareketi, kamu çalışanları hareketleri, güvencesiz çalışanların hareketleri, Alevilerin siyasallaşması, Kürt hareketi derken, eski solun toparlayıcı şemsiyesine artık sığmayan bütün toplumsal kategoriler ayrı ayrı açığa çıkmaya başladılar.
Aslında eski sol dediğimiz şey, oluşumundan doruğuna vardığı 70lerin sonlarına kadar hiçbir zaman yekpare bir toplumsal hareket oluşturmamış ve hep çok sayıda siyasal örgütün hegemonya mücadelesi verdiği parçalı bir manzara sunsa da, rakip her bir siyasal aktörün söylemi, kendi içinde bütüncül ve herkesi kapsayan indirgemeci bir yaklaşımı ortaya koyuyordu. Hepsi de toplumun tüm ezilenlerini, emekçileri, işçileri, halk sınıflarını ve etnik çeşitliliğini temsil iddiasında olan örgütlü gruplar söz konusuydu. Aralarındaki farkların ana söyleme dair olmasından çok nüanslar üzerinden verilen bir hegemonya mücadelesi olduğunu söylemek adaletsiz olmaz.
70lerde eşzamanlı olarak ileri endüstriyel kapitalist toplumlarda gelişen yeni toplumsal hareketlerin sunduğu parçalı muhalefet biçimleri henüz burada söz konusu değildi. 68 isyancı patlamaları solun uzun bir tarihe sahip olduğu coğrafyalarda, eski solun otoriter, devletçi ve bürokratik yönlerinin özgürlükçü eleştirisinin yaygınlaşması, doğrudan eylemin ve gündelik hayatta devrim fikrinin benimsenmesi gibi yönler içeriyordu. Türkiye gibi o zaman için merkezin daha dışındaki az gelişmiş bir ülkede ise artık radikal bir eleştirisi yapılan devletçi sosyalist modellerin ilk kez yerleştiği ve toplumsal hareket örgütlenmeleri içinde kurumsallaştırıldığı bir dönemdir. Türk solu ve aynı siyasal entelektüel kaynaklardan beslenerek olgunlaşan Kürt solu için toplumsal hareketlere şekil verecek model, devletçi, hiyerarşik öncü partiye ile örgütlenen, anti-emperyalist ya da anti sömürgeci bir halk savaşı stratejisini benimsemiş bir Üçüncü Dünya sosyalizmi anlayışıydı. Dolayısıyla dünya solunda 70’lerde yaşanan özgürlükçü değişim ve yeni sosyal hareketlerin etkileri ancak 80’lerin ortalarında var olan sosyalizm deneyiminin kapitalist restorasyonu başladıktan sonra gerçekleşti.
Türkiye’de hâlâ benzer düşünsel çerçeveler içinde düşünen farklı sollar var olmakla birlikte, yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışıyla son yirmi yılda mücadele alanları alabildiğine çeşitlenmiş, bağımsız siyasal mücadeleler ve yeni siyasal özneler çoğalmıştır. Küresel toplumsal hareketin gelişiminden buradaki toplumsal hareketler de az ya da çok etkileniyor.
Türkiye’nin batısında olduğu kadar Kürt coğrafyasındaki toplumsal hareketlerde de değişimler yaşanıyor. En kapsamlı örnek olan Demokratik Toplum Kongresi ve Mezopotamya Sosyal Forumundan en minör örneklerden biri olan Kürt hareketi içinde Lgbtt aktivistlerin veya anarşist ve liberter düşüncelerin yaygınlaşmasına, sivil toplum örgütlerinin gelişiminden bağımsız bir kadın hareketinin oluşumuna kadar her alameti göz önünde bulundurduğumuzda artık terminolojimizi de değiştirmemiz gerektiren başka mücadelelerle karşı karşıyayız. Otoriter bir ulusal sol örgüt olan PKK’nin ruhani lideri konumundaki Abdullah Öcalan’ın çeşitli yazılarında devletçi söylemi eleştirmesini, bir entelektüel kafa karışıklığı ya da takiye olarak almayacak ve anlamaya çalışacaksak, dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin radikal söylemde yol açtığı derin ve geri dönüşsüz kırılmaya ayak uydurma girişimi olarak değerlendirmek ilginç olabilir. PKK’nin Latin Amerika’daki ve Hindistan ve Nepal gibi ülkelerdeki gerilla hareketlerine benzer bir yoldan geçtiğini, ulusal kimlik mücadelesine odaklı savaş stratejisinden kademeli olarak siyasal temsil kanallarını genişletmek isteyen, Kürtlerin artık sadece homojen bir ulusal kimlikten ibaret olmadığının ayırdına varmış, bu yüzden de farklı öznelliklerin ve mücadele alanlarının ortaya çıktığı bir toplumsal hareketler ağının PKK hegemonyasından sıyrılmaya başladığı bir dönüşümün yaşandığından söz etmek mümkün. Böyle bir dönüşümün mevcut siyasal temsilcilerin otoritesini sarsacağını öngörebilecek bir önderliğin bu olası yönelimlerle tarihsel bir uzlaşmaya girmesi ve siyasi projede katılımcı demokratik olarak yeniden yapılandırılacak yerel yönetimler üzerinde kendisini gösterecek, liberter sosyalizme yakın bir yapısal bir dönüşüm geçirmesi zorunluluk olarak kendisini dayatmış olabilir. Fakat ilk elde görülen şu ki bu yeni yol açma denemesi, bariz kavramsal ve siyasal tutarsızlıkları kendi içinde barındırıyor. Zira önderlik yapısının hali hazırdaki varlığı ve hegemonyası ile ortaya attığı ve harekete benimsetmek istediği söylem çelişiyor.[12]
Bugün Kürt hareketinin siyasal mücadelesinde görmeye başladığımız şey radikal bir siyasal alanın, hareket tarzları birbiriyle çekişen hatta çatışan öznelliklerin bir arada varoluşuna gittikçe daha fazla imkân tanıyan bir alan olmasıdır. Öteden beri bu siyaset alanını var eden şey, siyasetten dışlanmış olanların, bütün yıkıcılıklarıyla siyasete doğru akın etmesi, devlete huruç etmesidir. Bu alanın çeşitlenmesi, içerebileceği bütün olanakların açığa çıkması bu alanın dolayısıyla bu alanı kuran öznelerin meşruluğunun olumlanmasından geçiyor. Nasıl Kürt olmak bir kimlik olarak sabitlenemezse, Kürt hareketi içindeki siyasal özneler de türdeş bir öznelliğin tabiyetindeymiş gibi kurgulanamaz. Bu ise, söz konusu genişlemenin hareketin türdeş bir yapıda olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını kabul etmekten geçiyor.
Kürt hareketi içinde farklı siyasal öznelliklerin ortaya çıkmaları, ancak onların kendi çabalarıyla açıklanabilir, yoksa oradaki hegemonik güçlerin icazet vermesiyle değil. Kürt hareketinin içerdiği siyasal olanakları zenginleştirecek ve özgürlükçü siyaset biçimlerini açığa çıkaracak olanlar da bu özneler olacaktır. Bu siyasette hangi tonun baskın, hangisinin azınlık olduğuna bakıp, azınlık güçlerin oluşturduğu kaçış çizgilerini bütünüyle baskın tonun belirlenimindeymiş gibi görmek sadece dışarıdan konuşmak olur.

Siyasetin değişen anlamı
Sistem karşıtı hareketlerin bugünkü aşamasında, siyasetin tanımının aşağıdan ya da tabana dayalı örgütlenmeyle ortak anlama geldiğini söylemek aşırı olmaz. Siyasetin, gündelik algılanışında, devlet işleri ya da yönetim biçimi olarak algılanması, onun içini boşaltır. Siyasetin (politika) antik yunandaki kökensel anlamına eleştirel bir geri dönüşle doğrudan demokrasinin teorisini oluşturan Bookchin’le paralel şekilde Ranciere de siyasetin devlet işleri ya da iktidarı ele geçirilme mücadelesine indirgenmesine karşı çıkar. “Siyaseti iktidara sahip olma mücadelesiyle ve iktidar pratiğiyle özdeşleştirmek, onu daha baştan hesaptan düşmektir.”[13] Ranciere bu sürecin kenara itilmişlerin ayağa kalktıkları ve artık kendilerine biçilmiş kaderi, kimlikleri reddederek hayatları adına karar vermeye başladıkları uğraklar ile bunu takip eden eylem ve örgütlenme süreçleri olduğunu söyleyebiliriz. Siyaset, yalnızca bir egemenliğin tesisi ve bunun yeniden onaylanması (hali hazırdaki temsili demokrasi) olarak sınırlar içine kapatıldığında sıradan insanlar, bu sınırların dışına çıkıp, siyasetin alanını genişletmek için kurumsal siyaset yollarını zorlayan ve gündelik hayatın her yerini siyasallaştıran dönüştürücü eylemlere girişirler. Egemenliğin kendi mantığı açısından siyaset, devam eden merkezi iktidar yapılarının içinde hangi güç odağının kendisini temsil edecek kanallar yaratacağının kurumsal mekanizmaları olarak biçimlenir. Sıradan insanlar açısından ise siyaset, onların üstünde bir hâkimiyet tekniği olarak kurgulanmış olan bu siyasetin kenarına itilmişlerin ayağa kalktıkları kendilerini yok sayan bu siyasal alanı genişlemeye zorladıkları, kısaca sınırları ihlal ederek çatışmacı bir biçimi devreye soktukları uğraktır. Kimdir bu sıradan insanlar? Erkek egemen düzenin kamusal alandan dışlamayı ve ev içi emek sömürüsü süreçlerine hapsettiği kadınlar, kendilerine ait karar verme yetisinden yoksun görülen çocuklar ve gençler, hâkim ulus kimliğinin dışta bıraktığı etnik kimlikler, bir ülkenin vatandaşlık haklarından mahrum tutulan göçmenler, işçiler, işsizler, güvencesiz çalışanlar. Genel ve soyut bir çoğunluk değil ama sonu gelmez şekidle iktidar ilişkilerinin ürettiği azınlıklar. Deleuze’ün deyişini hatırlayalım: “Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir.”



Sonuç niyetine, sol liberalizmin başka bir eleştirisi
Türkiye’de güncel radikal / sistem karşıtı siyasetin en tartışılan konularından birisi sol liberalizm. Diğer tartışma olan Kemalist ulus devletçiliğin hegemonyası zaten ağır bir sarsıntı geçiriyor olduğundan ötürü onu hâlâ radikal siyasetin karşısına dikilen belirleyici engel olarak görmek anakronik bir hale geldi.
Sol liberalizm, genelde iki uçtan birbirine yönelen fiili ittifaklarla ya da söylemsel karışmalarla kendini gösteriyor. Birincisi kimlikler sorununa ve demokratikleşme sürecini kimliklerin mevcut siyasal sistem içinde temsil imkânına kavuşturmaya yönelik bir siyasayı izleyen ve bunun içinde ordunun siyaset üzerindeki vasiliğini altüst etmeyi birinci aciliyet olarak tarif etmeyi hemen hemen bir siyasal program seviyesinde sunan siyasal liberalizmin savunucusu entelektüel çevre. Kürt sorunu, azınlıklar ve onların vatandaşlık hakları, aleviler ve dini cemaatlerin kamusal alandaki etkinliklerinin önünün açılması önde gelen meseleler arasındadır bu yaklaşımda. Bu siyasal liberalizmin katı ulus devletçi bir çerçeveyi ya da Kemalist modernleşme zihniyetini aşındırmayı hedef aldığı onun ortalama iddiaları arasındadır. Sol liberalizmi, sola liberalizm noktasından eklemlenen bu unsurlar ile liberalizme sosyalist soldan eklemlenen diğer unsurların oluşturdukları bir yelpaze olarak tarif edebiliriz. Sol liberalizmin sosyalist kanadı, daha ziyade sosyalist mücadelenin önünün açılmasını sağlayacak demokratik standartları temin eden asgari hukuki zeminin oluşması ve güvence altına alınması açısından meseleye yaklaşıyor. Bu yüzden de Avrupa Birliğine giriş için gerekli düzenlemelerin hükümetlerce yapılmasını da öncelikli gündem maddelerinden birisi olarak savunuyor.
Kürt hareketinin yarattığı toplumsal mobilizasyon, hareketi yönlendirici iç kuvvetleri ve hegemonik aktörleri aşacak bir doğrultuda, aşağıdan yatay örgütlenmeleri eklemleyerek, çağdaş anti-kapitalist hareketlerin geldiği noktaya varmak üzere. Bu noktada sorunu ulus-devlet çerçevesi içerisinden, parlamenter reformlarla ya da AB’nin talep ettiği uygun hukuki düzenlemelerle çözülebileceği yanılmasını yaygınlaştıran sol liberalizmin eleştirisi, anti-kapitalist hareketlere içkin doğrudan demokratik ve komünalist eğilimlerle yapılabilir.
Zira bugün Türkiye ve Kürdistan’daki toplumsal hareketleri, gayri resmi, içkin bir özgürlükçü siyaset formundan alıkoyacak yön saptırması Kemalist ulus-devletçilikten ya da onun müttefiki konumundaki bazı sosyalist eğilimlerden gelmiyor. Asıl saptırma, özgürlükçü kavramları bir negatif özgürlük tasavvuru üzerinden şekillendirmekte olan sol liberalizmin sol kanadından geliyor. Bu sol kanat sol liberalizm, dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin 70lerden sonra bürokratik sosyalizmlere yaptığı eleştirileri liberal tarzda devşirerek, taban hareketlerine yönelik bir motivasyonu beslemek yerine, anti-kapitalist devrimci bir özgürlükçü anlayışı, sözüm ona otoriter solun eleştirisi iddiasıyla kalıcılaştırdı. Bundan çıkan sonuç ise, demokratikleşme ve haklar mücadelesini sınırlı bir radikal demokrasi arayışı içinde ifade etmek halini aldı. Kürt hareketine yönelik akıl vermelerle de kendisini gösteren bu yaklaşım, hareketin içinden gelecek içkin bir özgürlükçü eleştiriyi de sol liberal bir mecraya akıtma etkisi yaratmakta. Ne yazık ki bunun Kürt hareketinin siyasi önderleri arasında da alıcıları var. Otoriter solun olduğu kadar sol liberalizmin de siyaset tasavvuru, toplumsal hareketleri siyasetin o klasik alanına geri fırlatmaya teşebbüs ediyor: yani devlet işleri ya da iktidardan pay alma mücadelesi olarak siyaset. Bu ise siyasetin ezilenler açısından reddinden başka bir şey değil.
Ranciere’e kulak verelim: “Siyasal olan iki ayrı türden sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halinde insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik bir dağılımı vardır. Bu sürece polis adını vereceğim.
İkincisi ise eşitlik sürecidir. Herhangi birisinin herhangi bir başkasıyla eşit olduğunun varsayılması ve bu eşitliğin doğrulanması kaygısının kılavuzluk ettiği pratiklerin oyunundan ibarettir. Bu oyunu anlatacak en uygun ad, özgürleşmedir.[14]
Sol liberalizm ve ulus-devletçi siyasi çizgiler, ezilenlerin özgürleşme sürecinde siyaseti polis hattında saptırmaktan başka bir işlev görmüyorlar.






[1] 19. Yüzyılın sosyalizm çeşitliliğini anlatan tarih çalışmalarının yanı sıra ana noktaları ve dönüşüm uğraklarını sunan sistemli ve tarihselleştiren bir yaklaşım için bkz. Immanuel Wallerstein, “Sistem Karşıtı Hareketlerin Tarihi ve İkilemleri” G. Arrighi, I. Wallerstein, S. Amin, A. G. Frank (Der.), Büyük Kargaşa: Yeni Toplumsal Hareketlerin Krizi, İstanbul: Alan, 1993, ss. 10-53. ve W.G. Martin, Toplumsal Hareketler 1750-2005, İstanbul: Versus, 2008.
[2] Burada neden anarşizmi, özgürlükçü sosyalizm ve özgürlükçü komünizmin toplumsal mücadeleci geleneği olarak tarif ettiğim açık: başlangıcından itibaren bir devrimci toplumsal felsefi ve siyasal akım olarak anarşizm (toplumsal gelenekleri) ile toplumsal devrimle ilgili bir projesi olmayan bireyci anarşist eğilimleri birbirinden ayırıyorum. Birincisi yoğun toplumsal hareketler olarak örgütlenirken diğer devrimci akımlarla önemli farkları olmasına karşın yakın akraba bir siyaset geleneği içinden ortaya çıkar. Burada basitçe Bookchin’in formüle ettiği toplumsal anarşist yaşam tarzı anarşizmi ayrımına yaslanmıyorum. Farklı olarak, anarşizmi, tüm sosyalist, komünist akımların içinde yer aldığı daha geniş tarihsel şebekenin bir parçası olarak, yani mülkiyet karşıtı, radikal eşitlik ve özgürlük anlayışına yaslanan devletsiz toplumsallık biçimlerini arayan en eski heretik dini akımlardan, komüniteryan ve özgürlükçü halk hareketleri mirasına kadar yayılan bir deneyim içine yerleştiriyorum.
[3] Miladi bir nokta olarak değil ama dramatik bir artışı tetikleyici bir uğrak olarak Seattle 99’u alırsak, on küsur yıldan beri dünyayı değiştirme meselesini doktrinlerin çerçevesi dışına çıkararak ya da melez biçimler yaratarak tartışan ama hepsi de devletçi siyaset paradigmasını terk etmekte olan devrimci metinlerdeki çoğalmayı, bunlar arasındaki eş zamanlılığı ve ilişkisel tartışmayı dikkate almalıyız. Jacques Rancière veya Alain Badiou gibi komünist filozofların çalışmaları, Negri Hardt’ın İmparatorluk, Çokluk ve Commonwealth üçlemesi; Holloway’in İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek ve Kapitalizmi Yarın kitapları gibi otonomist Marksist metinler, Kojin Karatani’nin Transkritik kitabı, Katılımcı Ekonomi (Michael Albert ve Robin Hahnel gibi) üzerine yapılan çalışmalar, politik ekoloji alanındaki teorik üretimler, feminist ve queer çalışmaların ve politikaların giderek daha keskin bir radikalizm sergilemeleri, katılımcı, doğrudan ya da kapsayıcı demokrasi (Takis Fotopoulos) teorileri, anarşizm üzerinde devasa bir militan ve akademik külliyatın birikmesi gibi buraya sığması mümkün olmayan genişlikte militan düşünce üretiminin, içerdikleri bütün farklara rağmen hepsi de kapitalizmin aşılmasını radikal bir eşitlikçilik, radikal bir özgürlükçülük ve hiyerarşik olmayan siyasal örgütlenme biçimlerine bağladıklarını kaydetmek gerekiyor.
[4] Immanuel Wallerstein, “Sisteme Karşı Yeni İsyanlar”, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=281
[5] Claus Offe. "Yeni Sosyal Hareketler. Kurumsal Politikanın Sınırlarının Zorlanması," Kenan ÇAYIR (ed.), Yeni Sosyal Hareketler, İstanbul: Kaknüs, 1999.
[6] Bu söylediklerim için en güncel örnek Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın eşcinselliğin hastalık olduğuna dair beyanatları ve ikinci olarak da geçtiğimiz aylarda toplanan Aile konferansıdır. Bu konunun iktidar açısından nasıl bir siyaset içerdiğine dair çok taze ve güçlü bir analiz yazısı için bakınız: Emrah Göker, “Devletin Evanjelist Aygıtları”, Express, Ocak 2011, sayı 116, s. 18-21.
[7] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, çev. Ferhat Taylan - Hakan Yücefer, Bağlam Yayınları 2009, s. 432
[8] Cornelius Castoriadis, Marksizm ve Devrimci Kuram, çev. Hülya Tufan, İletişim Yay, 1997, s. 25. ayrıca  Castoriadis, “Günümüzde Marx”, Dünyaya, İnsana ve Topluma Dair, çev. Hülya Tufan, İletişim Yay, 3. Basım, 2005. Benzer bir tartışmayı yapan Badio da bir doktrine ya da örgütlenme geleneklerine alışkanlıklarına değil, devrimci projeyi hareket ettiren motivasyona ve onun şimdiye dönük eleştirisine ve geleceğe dönük tasavvuruna, en önemlisi dünyayı insanların kendilerinin değiştirebileceğine olan bağlılığa sadakate vurgu yapıyor. Alain Badiou, “Sadakata Sadakat: Eski Siyaset, Eski Örgütlenme Biçimi Doygunluğa Erişince”, Mesele, Sayı 9, Eylül 2007, ss: 31-33.
[9] Günümüz anti kapitalist hareketlerinin nitelikleri üstüne analitik bir çalışma için bak. Simon Tormey, Yeni Başlayanlar için Anti-Kapitalizm, çev. Ümit Aydoğmuş, Everest Yayınları, 2004.
[10] Marx’ın kapitalizm analiziyle ulus-devlet karşıtı bir özgürlükçü komünizmi ve Proudhon’u birleştiren istisnai bir çalışma için bak. Kojin Karatani, Transkritik Kant ve Marx Üzerine, çev. Erkal Ünal, Metis 2008, s. 41.
[11]Tarihsel olarak biz şunu anladık ki, içinde bulunduğumuz tekil durumları anlamak için tümel terimlerle düşünmeyi kavramak gerekir. Oysa şu ana dek toplumsal bir değişim hipotezi, her zaman için, sanki bu tümel soyut bir globallikmiş gibi, somut durumların üzerindeymiş gibi işlev gördü.” Miguel Benasayag ve Florence Aubenas, Direnmek Yaratmaktır, çeviren: Işık Ergüden, Versus Yayınları, 2007, s. 2.
[12] İrfan Aktan Express dergisindeki “Teoride ve Pratikte Özerklik” isimli yazısında, demokratik toplum kongresi çalıştayı sonrasında ortaya çıkan eleştirileri ve muhtemel gelişmeleri değerlendirdiği oldukça toparlayıcı yazısında, konuya dair eleştirilerini zikrederken Öcalan’ın yaklaşımları hakkında düpedüz iyimser bir aşırı yorum yapıyor: “Öcalan, aslında alternatif küreselleşme hareketlerinin temel argümanları üzerinden bir tarif yapıyor” diyerek kendisini alıntılıyor. Bunu söylerken, alternatif küreselleşme hareketlerinin başta gelen özelliğinin liderlik içeren temsil yapılarını ve siyasal partilerin dışındaki tabana dayalı hareketler olduğunu bilerek ihmal ediyor gibi. Kürt hareketi içinde, bağımsızlaşma eğilimi gösteren yeni sosyal hareketlerin önderliğe rağmen oluşması ayrı birşeydir, bu hareketlerin merkezden yürütülmesi ayrı bir şeydir. Exress, Ocak 2011, Sayı 116, s.17.
[13] Jacques Rancière, Siyasalın Kıyısında, çev. Aziz Ufuk Kılıç, Metis Yayınları, 2007, s. 139.
[14] Jacques Rancière, a.g.e. s. 71. 


Qijika Reş Dergisi / Sayı:3 Şubat 2011 

8 Aralık 2012 Cumartesi

Erkeklik ve iktidar ortaklığı

Erkeklerin en çok bildiği ama en çok inkâr ettiği sır:


Erkeklik sorgulanıyor. Erkeklik, artık erkekler tarafından da sorgulanabilir bir konu olarak görülüyor nihayet. Feminist ve Lgbt hareketlerinin yaygınlaşması ve güçlenmesinin de doğrudan bir etkisi olarak görebiliriz bunu aynı zamanda. Yaşadığımız ülkede bu alana dair şimdiye kadar neler yapıldığının özetiyle başlayalım: erkekler 2008’de ilk defa kadına yönelik şiddet, taciz tecavüz, homofobi, transfobi ve nefret suçları gibi konularda kendi inisiyatifleriyle sokağa çıkmaya ve eylem yapmaya başladılar. Bu sürecin ilk göze görünür aktörü olan Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi isimli anti-otoriter inisiyatifle birlikte bir takım farkındalık çalışmaları, sohbetler, atölye çalışmaları yapıldı. Bedi’nin doğrudan etkisi mi yoksa dönemin getirdiklerinden mi ayırt etmek zor, farklı sol, sosyalist partilerden de erkekler sokağa çıktılar. Esp, Edp, Yeşiller Partisi, BDP, gibi sol partiler de çeşitli zamanlarda öncelikli olarak kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokağa çıktılar, eylemler yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. İstanbul, Ankara, Van, Adana, İzmir, Diyarbakır, Malatya, Eskişehir (bilebildiklerim bunlar) gibi şehirlerde çeşitli zamanlarda çeşitli sol, sosyalist çevrelerden erkekler benzer eylemler gerçekleştirdiler. Bunun yanı sıra Erkek Muhabbeti isimli bir atölye çalışmaları dizisi de Sogep’in projesi olarak hayata geçirildi ve sürüyor. Geçtiğimiz Haziran ayında bu kez Kürtaj Yasağına Karşı Erkekler adıyla bir inisiyatif oluşturulmuş ve bir protesto yürüyüşü gerçekleştirmişti. İnternette bu konuları odağına alan bir kaç sosyal medya grubu da mevcut. Bazı blog ve web sitelerinde birçok yazılı kaynak ve bilgilendirici materyal toparlanıyor. Akademik alanda giderek artan bir üretim söz konusu: Son birkaç yıl içinde eleştirel erkeklik çalışmaları çerçevesi içinde görebileceğimiz yeni yeni telif kitaplar çıkmaya başladı. Konuyla ilgili tez çalışmalarının yanında ilk kez bundan 2 yıl önce bir de akademik sempozyum düzenlenmişti. Ana akım basında da bazı köşe yazarlarının konuyu sürekli olarak gündeme taşımasını da bu başlıklara ekleyebilirim.
Birkaç yıldır peş peşe birbirine eklenen ve bu dönüşüm alanını küçük katkılarla şekillendiren bu örneklerin en yenilerinden biri kendi alanında bir ilk oluşturan bir kitap: Bilinen Sır: Erkeklik ve Sosyalist Erkekler, Mesut Çeki tarafından derlenmiş. Çalışma bir grup erkeğin konuya dair doğrudan kendi deneyimlerinden ve erkekliği sorgulama süreçlerinden yola çıktığı yazılardan oluşuyor. Kitaba katkıda bulunan erkekler örgütlü sol hareketin içinden geliyor. Hem kendi içlerinde atölye çalışmaları ve konuya dair okumalar yürütmüşler hem de sokaktaki protesto eylemlerinin bazılarını örgütlemişler. Hatta bazı semt kahvelerine giderek atölye çalışmaları da yapmışlar.



Kitabın 17 yazarı toplam 18 metinde konuyu kendi deneyimleriyle ve dönüşümlerini nasıl gördüklerini anlatarak ele alıyor. Sosyalist feminist teoriden, Marksist literatürün bazı kaynaklarına, Lgbt hareketinden toplumsal cinsiyetin cinsiyet devrimi perspektifiyle birlikte ele alınışına ve Kürt özgürlük mücadelesinin bu konuya dair üretimlerinin katkısına kadar çeşitli meseleler tartışılıyor. Tartışılan en önemli sorunlardan birisi de örgütlü mücadele içindeki kadın yoldaşlarıyla ilişkiler sorunu. Kitapta yazan her erkek açısından kendi zihniyetinin yol açtığı sorunlara dair çok kayda değer bir farkındalık, bir yüzleşme boyutu mevcut.
Bu gibi yüzleşmelerin yapıldığı metinlerde en zorlayıcı nokta özellikle erkeklerin kendi deneyimlerini ele alırken, kendi duygularını başkalarına açmakta çekingen davranması ve rahat yazamamasıdır. Bir atölye çalışmasının yüz yüze ortamında yakınlık hissettiğimiz kişilere bile son derece sakınımlı davranabiliyoruz. Ancak bu yazıların tümünde, bu sınırlamayı aşmayı, kendi kırılganlığını da açık etmeyi isteyen ve bunu yer yer de başaran göze çarpan bir çaba var. Meselenin bu yönü, ortaya atılacak bütün çözümlemelerin ve derin politik analizlerin ötesinde bir önem taşıyor.
Erkeğin kendi iç dünyasında gerçekleştireceği dönüşüm, başkalarıyla sosyal ilişkilerinde yaşadığı duygulanımlarının dahi toplumsal olarak inşa edilmiş yapılardan süzülerek somutlaştığının bilincine varmakla mümkün. Bu, “duygularımız bize ait değildir” demek anlamına gelmez, ancak “duygulanımlarımız bile” salt mahrem ya da kişisel değildir. Kişisel olan aynı zamanda politiktir, aynı zamanda toplumsal ve kültüreldir.
Biz bunu birbirimizle yazılı ya da sözlü olarak deneyim paylaşımı esnasında deşifre edebilirsek aynı zamanda politik bir mesele de kılabiliriz. Dünyayı dönüştürme mücadelesinin kendimizi dönüştürme mücadelesinden ayrı bir şey olmadığını ayırt etmenin bir yolu da birbirimizi dönüştürmeye açık olmak, yani kendimizi açık ve eleştirilebilir kılmaktır. Bu yüzden erkeklik sadece bir benlik dönüşümü meselesi olarak kavranamaz, bir kolektif mücadele alanı olarak kavranması gereken şeydir. Kitabı özel ilk kılan şey de bu: elbette her okur, radikal / devrimci politikayı kendi algılaması çerçevesinde kitapla farklı şekilde ilişkilenebilir. Ancak deneyimin kolektif paylaşımı olarak görebileceğimiz bu çalışma, her birimizin farklı çevreler içinde kendi erkekliğimizle ne şekilde uğraşabileceğimize ve bunu bir devrimci politik dönüşüm mücadelesi olarak nasıl kavrayabileceğimize dair somutlaşmış bir örnek sunuyor.
Önsözde Mukaddes Erdoğdu Çelik’in dediği gibi “Kuşkusuz bunlar ilk devrimci girişimler, arkasının gelmesi gereken uzun soluklu mücadelenin başlangıcı sayılmalı”. Henüz bir arpa boyu kadar yol gitmedik, ama bu bile ne kadar uzun bir süreçten sonra, kendi dirençlerimizi birer birer kırmaya başlayınca oldu. Şimdi erkekliği sorgulamanın, egemen erkeklik ve iktidarla özdeşleşmemizi reddetmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu görebiliyoruz.
Örgütlü bir mücadele haline henüz gelememiş olsa da küçük farkındalık gruplarıyla, atölyelerle, düzenli okuma ve tartışmalarla daha da yol alabileceğimiz aşikâr. Sadece sokaklarda sesimizi duyurarak egemen erkekliğin dışına çıkmaya çalışmanın mümkün olduğunu göstermekle kalmamalı, örgütlü mücadelenin bütün alanlarında, sendikalarda, stk’larda, parti örgütlerinde, üniversite kantinlerinde, eylem alanlarında, kültür merkezlerinde bizzat erkekler çalışmalar örgütlemeliyiz. Bilinen Sır gibi kitapların daha da çoğalması ve kolektif deneyimlerin artması için.

Bilinen Sır - Erkeklik ve Sosyalist Erkekler
Derleyen Mesut Çeki, Akademi Yayın Ceylan Yayıncılık, Mayıs 2012

8 Kasım 2012 Perşembe

Anarşizmin bu topraklardaki alımlanışına ve güncel durumuna dair

Bir süreden beri 'anarşizmin kavramlarıyla konuşan bir liberalizmle karşılaştığımızı' düşünüyorum. Her an otoriter akıl yürütmelerin eline geçebilecek kadar kaygan bir 'beyan esastır' düsturunu bir kenara bırakıp, 'ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' demeyi zorulu kılan bir durumla karşı karşıyayız. Bunun da ötesinde bütün muhalif kesimleri ilgilendiren kritik politik konulardaki anarşistler arasındaki değişen tavır alışlar ve beyanatlara bakıp, bu beyanların bir kısmının -özellikle pek çok örneğini itaatsiz.org ve anarşist isimli derginin çevresinde gördüğümüz- özellikle siyasal liberallerin ve liberal sosyalistlerin tutumlarıyla konjontürel dalgalanmalar içindeki benzeşmesini takip edersek bu tarif ettiğim durumu daha net görürüz. Son olarak açlık grevleri karşısındaki burada özetlemek bile gerekmeyecek -artık anarşistler arasında neredeyse herkesçe bilinen- tutumlar ayrışması bunun tipik göstergesi oldu. Benzer ayrışmaların şiddetin kullanımları, anti-militarizm, Kürt özgürlük hareketine yaklaşım, anarşizmin toplumcu-komünist geleneğine yaklaşım, Marksizm’in anarşizmle de yakınlaşabilecek heterodoks yorumlarına yaklaşım, sosyalist çevrelerle ilişkiler, örgütlenme konusundaki yaklaşımlar, din-İslamiyet konularına bakış farkları gibi eksenlerde de yaşandığı biliniyor.
 Kısaca bütün ayrışmalar ilk bakışta ideolojik veya farklı anarşizm anlayışları üzerinden kuruluyor gibi görünse de kırılma daha farklı: siyasal iktidarın saldırılarına karşı mücadele yürüten politik öznellikler arasında anarşistlerin, anti-otoriter ya da liberter olduğunu beyan edenlerin nasıl bir rol oynayacağı hususunda şekilleniyor bütün ayrışmalar. tabi bu ayrışmaların 'anarşizmin otantik özünü korumak isteyen' has anarşistlerle onu 'reel siyaset'e bulaştırmak isteyenler arasında olduğunu öne süren zayıf bir demogoji de mevcut. Bu demogojinin kendi kendisini çürüttüğü nokta ise tam olarak şu: bu demogojiye sıkça başvuranların neredeyse ortak hattını oluşturan sol liberalizm, demin de saydığım belli başlı tüm kritik siyasi konularda tavır alışlarının özeti oluyor. Yani otantik anarşizmin katiyetle saf, bozulmamış bir halinin gereklerini dile getirdiğini iddia edenler, her ne hikmetse tam da gündelik siyasetin en temel noktalarında sol liberal akımlarla -siyasi liberaller ve liberal sosyalistlerle- neredeyse aynı dili, ama onun biraz daha bireyci bir versiyonunu paylaşıyorlar. yani kendi siyasi pozisyonları da elbette hepimizin olduğu gibi, yaşadığımız ülke ve dünya gündemini enine boyuna kesen tüm mevcut siyasal fay hatlarıyla belirleniyor. Ancak yine de gündelik politikaya bulaşmadan tertemiz bir konumda anarşizmin saflığını koruduklarını iddia edebiliyor bahsettiğim çevreler. Tuhaf bir durum: toplumsal devrim değil de anarşizmin müritleri olmanın kendisi amaç haline geliyor.
 Kabaca iki hat çıkıyor karşımıza: bir tarafta içe dönük, kapalı topluluk kurma eğilimli, anarşist kimliğini vurgulayan, bireyciliğe daha fazla değer biçen ve kendi varoluşunu sol karşıtlığını, hatta karalamacılığını misyon edinmek üzerinden kuran, pratik mücadeleler yaratmaktan çok anarşizmin tarih üstü değişmez ilkeleriyle bir grup olarak saflığını koruma çabasını öne çıkartan bir anarşizm yorumu. diğer tarafta radikal toplumsal mücadeleler içinde kompleks duymadan diğer devrimci gruplar ve bireylerle birlikte varolmakta, yeri geldiğinde işbirlikleri kurmakta beis görmeyen; anarşizmin tarihsel devrimci hattını ve günümüzün toplumsal mücadelelerini tutarlı bir şekilde sahiplenen; anarşist kimliğinden ziyade, anarşizmin, devrimci mücadeleye kattığı anti-hiyerarşik örgütlenme ve atak isyankar boyut, doğrudan eylem, temsilin reddedilmesi gibi pratik yönlerini öne çıkartan; ekolojist, hayvan özgürlüğü mücadelesi, göçmen mücadelesi, feminist, lgbt, kent mücadeleleri, emek mücadeleleri, Kürt özgürlük hareketi, savaş karşıtı protestolar gibi alanlarda farklı çevrelerle işbirliğine-eylem ortaklığına ya da birlikte mücadele yürütmeye yatkın; anarşizmin fikri saflığından çok çağdaş düşünce içindeki birbiriyle kesişen özgürlükçü radikal düşünce hatları arasında bağlantılar kuran ve bu anlamıyla çeşitli güncel toplumsal mücadele alanlarına etki eden ve buralarda yatay örgütlenme biçimleri geliştiren bir hat. Elbette bu kalın çizgilerle belirlediğim ayrımın homojen olduğunu söyleyemem, her iki hat da içinde çeşitlilik barındıyor. Ancak bu ayrışmanın özneleri özellikle belirgin konularda birbiriyle oldukça sert seyreden tartışmalara girdiğinde, sol liberal bir ziyniyet yapısının ilk hatta çok bariz bir şekilde olgunlaştığı görülüyor. Beraberinde entelektüel planda anarşist bir devrimci tutumla ilgili olamayacak türden muhafazakâr ve liberal görüşlerin tuhaf melezleriyle de karşılaşıyoruz.
 Bugünlerde birisinin anarşistlik beyanından, hiç de onun devrimci, özgürlükçü, radikal anlamda eşitlikçi, anti-kapitalist, cinsiyetçilik ve homofobi karşıtı, genel ahlak karşıtı, muhafazakârlık karşıtı ya da yaşadığımız coğrafyayı boydan boya sınıfsal ve kültürel olarak kesen beyaz türk / kürt kimliğinin yarattığı yarılmayı aşmaya yönelik gerçekten eşitlikçi bir politikadan yana olduğu gibi bir sonucu yazık ki çıkaramıyoruz. Anarşist dendiğinde, daha çok metodolojik bireyciliği benimsemiş, apolitik, örgütsüzlüğü özgürleşme olarak gören, bireysel farklılığı yücelten, eylemciliği yüzeysel bir gösteriye, isyanı da sadece kuru bir ruh haline indirgeyen bir tipoloji akla geliyor daha çok. Bu tek taraflı olarak anarşizme gıcık olan "solcu"ların ürettiği bir stereotip değil. Aynı zamanda anarşistlerin de kayda değer bir kısmının severek benimsediği veya kendilerinin de yeniden  ürettiği bir kalıp.
 Bu çerçevede, anarşizmin olmazsa olmaz bir boyutunu oluşturan anti otoriterlik,  soyut bir kavrama dönüşüyor ve yalnızca pratikte kolektif mücadele yolları geliştirmenin altını oymaya yarayan, aşırı kuşkucu bir mazeret halini alıyor. Sanki insanların kolektif bir araya gelişleri zorunlu olarak otorite doğururmuş gibi illüzyonlar ortalığı sarıyor. ki bu yapmacık tutum, liberallerin her örgütlü mücadelenin potansiyel olarak totaliter olduğu ve terörizme meyledebileceği vehminden bir tık farklı değil. öte yandan, bir sürü uyumsuz ve uygunsuz konum alış da kendini 'anarşizm' etiketi altında beyan edebiliyor ve bu da farklılığın onaylanması havasına büründürülüyor. bu tür bir alakasızlar yelpazesinin tuhaflıkları tartışmaya dahi açıldığında feryatlar kopuyor, bunu tartışanlar anarşizm dışı, hatta otoriter ilan edilmeye çalışıyor. Egemenlerin hizmetindeki kavramlarla konuşup, yine de ortalıkta anarşistlik beyan edenlerden geçilmiyor. Böylelikle anarşizm ölçü dışı hale geliyor: "beyan esastır!"
 Milliyetçiliğe yaklaşan yerlici fikirleriyle, liberallerin özgürlükçü olarak bağra basılmasıyla, koyu taassuba sempatiyle yaklaşan bir esneklikle, devletin bürokratlarının ağzına yakışacak sözlerle devrimci gruplara eleştiri yöneltebilmenin hoyratlığıyla, İslamiyet’in Sünni akımlarına ve halk ortalamasının sıradan ahlak değerlerine hayırhah tutumlarıyla, kurban ritüelini tasvip etmekten kürtaj yasağını savunanlara yaklaşanlarla aynı argümanları dillendirmeye varacak kadar muhafazakârlıkla içli dışlı olabilen, Ergenekon soruşturması müsameresinde iktidar partisinin toplumu militarizmden uzaklaştırdığı mavalını tekrar üretebilen birçok siyasal basiretsizlik örneğini bir bir görüyoruz ilgili cenahlarda.
 Anarşizm içindeki "her türlü farklılığı" muteber kılarak eleştirelliğin önünü kesmeye çalışan; eleştirel tartışmalara tahammülsüzce yaklaşıp kendisini dokunulmaz, saf, arı anarşizmin hakiki temsilcisi ilan eden; anarşizmi bir kimlik haline getiren, ancak özneler arası kolektif alanda inşa edilecek bir pratik olduğunu bir kenara koyan; anarşi mefhumunu sadece bir mistifikasyon haline dönüştüren; politika tartışmayan; iktidarın saldırılarına karşı toplumsal karşı koyuşların nasıl üretileceğine kafa yormayan; "her türlü şiddete karşı olma" şiarını dillerden düşürmeyip, anti-militarizmin şiddetsizliği temel alan bir biçimini anarşizmin resmi ideolojisi haline getirerek, anarşist tarihi inkar edercesine bunun antimilitarizmin olası tek biçimi olduğunda inat eden; klasik liberaller gibi sol düşmanlığını meslek edinmiş; ama muhafazakarlığa, toplumun "değerlerine" son derece hoşgörülü; kendi içindeki sınıfsal farkları ve bunun doğurduğu bakış açısı uyumsuzluklarını ve konformizmi görmezden gelmeye çalışan bir liberalizmin anarşizmin ta kendisi olarak hegemonik kılınmak istendiğini, ama bunu yapamayınca da hırçınlaştığını görüyoruz. Lakin bu anarşizm türevi, hegemonya kurabilmek şöyle dursun, teşhir edildikçe yalnızlaşıyor, kendi kemikleşmiş ön kabullerini tartışmaya açmıyor ve giderek de bu izole varoluşunda kendisini tüketiyor.
 Anarşizmin mutlak bir biçimi olmasa da, her akımında devrimci olmayanı olandan ayırmanın ölçütlerinin neler olabileceği hakkındaneyseki birçok insan hemfikir. Bu devrimci eğilimi sahiplenenler, eşitler arası bir diyaloğa hiçbir yararı olmayan gereksiz bir nezaketi bir yana bırakarak, anarşizmin kavramlarıyla konuşan bu liberalizm anlayışının, diğer sol liberaller, sosyal demokratlar, anarko kapitalistler ve liberteryanlerle aynı soydan geldiğini artık apaçık görüyorlar ve açıkça da dillendiriyorlar. Çünkü zaman içinde bu eğilim tıpkı solun önemli bir bölümünü domine eden ulusalcılık ve sol liberalizmin giderek berraklaşması gibi anarşizme sirayet eden sol liberalizm de daha belirgin şekilde kendisini şekillendirip söylemini netleştiriyor.
 Zira liberalizmin radikal bir türevi gibi görünen anarşizm çeşidi, anarşizmin devrimci eğilimleriyle kurduğu düşmanca ilişkide görüldüğü gibi hiç de antiotoriter olmadığı gibi özgürlükçü bir toplumsallaşmayı telaffuz edebilecek bir içeriğin de altını doldurabilmekten aciz. Varlığını sürtünmesiz uzayda ve ideal koşullarda tasavvur etmeye devam ediyor. Anarşizmin kavramlarıyla konuşan liberalizm, gündemin en kırılgan konularında sözüm ona bir üçüncü yol belirleme çabası içinde kabak gibi kendi kendisini daha da teşhir ediyor. aslında zaman zaman dillendirilen bu üçüncü yol her zaman en risksiz, kendine ahlaken üstün bir mevki tayin eden steril bir sinizm konumu almaktan ibaret.
 Tabi ki en bariz ayrışma noktası yine Kürt özgürlük hareketine yaklaşım meselesi: pek çok kez bu eğilim siyasal iktidarın Kürt hareketi ve onun direniş yöntemleri karşısındaki söylemine meşruiyet zemini oluşturacak açıklamalarda bulunuyor. Hoş devede kulak, kim takar sol liberal anarşistleri değil mi? Ama bu manzara, hegemonik siyasetin etkilerinin nerelere kadar uzanabildiğini görebilmek açısından anlamlı. O kemikleşmiş otantik anarşizm söyleminin, kendinden hoşnut hareketsizliğin, örgütlenme karşıtlığını öven tutumların geldiği son nokta ise saf liberalizmin anarşizmin terimleriyle konuşmaya başlamasıdır ve bazı mahfillerde anti-kapitalizmin bile anarşizmin temel bir niteliği olmaktan çıkarılmasını önermeye kadar gidiyor. Toplumsal mücadeleden, kolektivizmden, komünizmden filan söz ettiğinizde dinozor muamelesi görürsünüz. Lakin 80ler ve 90lar bitti, rüyadan, ya da kâbustan uyanmanın vakti geldi. 

1 Kasım 2012 Perşembe

İçimizdeki patriyarkaya karşı


Kadına yönelik şiddet, kadınların maruz kaldığı toplumsal baskının ya da cinsiyet tahakkümünün en çok görünen yüzünü, buzdağının su yüzündeki kısmını oluşturuyor. Kadın cinayetlerinin son on yıl içinde sayıca yüzde 1400 civarında artması ve dayak, hakaret, aşağılama, taciz ve tecavüz gibi vakalar sayısal olarak bu kadar çok iken, tecavüzcüler lehine aklayıcı kararlar veren yargı kurumu varlığını sürdürürken öncelikle şiddetin bu dolaysız yüzünü görünür kılmak, sürekli gündemde tutmak çok önemli. Bugüne kadar feminist hareket içindeki kadınlar, mücadeleleriyle bunu var güçleriyle ortaya serdi, en azından sınırlı da olsa bir farkındalık yaratılmasını sağladılar. Ancak bu tek başına yeterli değil, yetmiyor. Artık bu farkındalığın erkeklerde oluşması ve yaygınlaşması gerekiyor, birbirimizi dürtmemiz, aymazlıktan çıkmamız gerekiyor.
Kayda geçen şiddet vakaları, kadınlara karşı bir savaşı andıran taciz, tecavüz ve cinayet vakaları, artık gazetelerde veya resmi istatistiklerde bir sayısal veri olarak dillerde dolaşıyor. Ancak istatistik haline gelmesi, konunun “biz”im yani erkeklerin uzağında bir vaka olarak ele alınabilmesini mümkün kılan rahatlatıcı bir mesafe de sağlıyor. Görünür şiddetin değil de görünmez hale getirilen, görmezden gelinen, inkâr edilen, çarpıtılan hatta doğallaştırılan cinsiyet tahakkümüne doğrudan, ve kendimizden doğru bakmaya çalışmalıyız. Çünkü şiddet orada, bizden ırak bir yerde değil, daima açığa çıkmaya hazır bir potansiyel olarak, her gün sayısız ayrıcalıklarından ikiyüzlü bir ittifakla istifade ettiğimiz erkek kimliğimizin kuruluşunun temellerinde duruyor.
Erkekler açısından cinsiyet körlüğünü aşmak olarak da adlandırabileceğimiz farkındalık sadece şiddete, kadına yönelik şiddetin en çıplak, düz biçimine başvurmayı onaylamamak, reddetmek ve bunu kendi hayatından çıkarmış olmakla yırtacağımız bir mesele değil. Ne kadar istatistikler kadın cinayetlerinin arttığını bize gösterse de kendisinin, modern, steril bir temizlik noktasından şiddeti asla onaylamadığını, hayatta kimseciklere şiddet uygulamadığını ortaya koymak isteyecek bir çok erkek var, öyle değil mi? Peki bu erkekler, iç rahatlığıyla şiddeti üreten erkek egemen düzenin hiçbir şekilde parçası olmadıklarını, onu yeniden üretmediklerini de kanıtlayabilirler mi, sahiden?
Cevap basitçe Hayır. Sorunumuzu başka türlü ortaya koyalım: Evet patriyarkal bir düzen var ve bu düzen biz erkeklerin de öznelliklerini inşa ediyor. Verili erkeklik kurgusunun dışına çıkmak, başka türlü olmak, cinsiyet belirleniminin boyunduruğundan kurtulmak mümkün mü sorusunu sormak bizim için de geçerli bir soru. Şimdiye kadar bu soru sadece feminist ve lgbt hareketlerinin, kadınların ve lgbt bireylerin sorusuymuş gibi algılana geldi. Hâlâ durum çok parlak değil, erkekler cinsiyetçiliği soludukları oksijen kadar doğal ve zorunlu olarak görmeye devam ediyorlar. Ancak en azından son yıllarda dünyanın pek çok yerinde, feminist ve queer düşünceden ve politikadan beslenen erkeklerin sayısı çoğalıyor. Ve bu yüzden başta kadına yönelik erkek şiddeti olmak üzere, hegemonik erkekliği sorunsallaştıran ve kendini dönüştürmenin yollarını arayan eleştirel erkek hareketleri de artık var. Akademide de kayda değer bir çalışma alanı olarak eleştirel erkeklik çalışmaları genişliyor.
Eğer hegemonik erkekliğin dışına çıkmanın ön koşulu, sadece kadına yönelik şiddeti reddetmek ve kadınlarla ortak yaşam alanlarında iş yükünü eşit bir şekilde paylaşmayı öğrenmiş olmak olsaydı, bu yeterli olsaydı, o vakit bir çok erkeğin bu pek de zorlu olmayan sınavdan geçerek başarılı bir “performans” sergileyebileceğini söyleyebilirdik. Kadın dövmeyen, kimseleri taciz etmeyen, ve iş yükünü eşitlikçi şekilde paylaşan, kadınların söz hakkını tanıyan “kibar”, “centilmen” erkekler, bu hegemonik erkekliği bütünüyle yeniden üreten kişiler de olabilir pekala.
Erkekler açısından cinsiyet körlüğünü aşmak, yaşadığımız dünyada bir vicdan sorunu değil. Cinsiyet körlüğünü aşmak ve cinsiyetler eşitsizliğinin giderildiği bir dünyanın oluşmasına çabalamak, tıpkı kapitalist sömürü düzeninin sona ermesini tahayyül etmek gibi, radikal bir eşitlik ve pozitif özgürlük sorununu önüne koyan her muhalif bireyin başlangıç sorunlarından birisidir artık.
O halde erkekler açısından patriyarkayı anlamaya, kendi kimliğinin inşasındaki etkilerini görmeye ve bu kimliği dönüştürmeye çalışmak, başkalarının özgürlüklerine dair bir mesele değil, bizzat kendi özgürlüğümüze dair bir mesele olarak kabul görmek zorunda. Cinsiyetçi düzeni anlamak, iktidar ilişkilerinin hayatlarımızın en kılcal damarlarında nasıl işlediğini görme ve buna karşı bir pozitif özgürlük inşa etme meselesi olarak çıkar karşımıza.
Bu noktada şiddet, iktidarın bir veçhesi olarak görüldüğünde, temel mesele sadece şiddet vakalarının azaltılması değil, cinsiyetçilik de dahil, şiddet potansiyeline yaslanarak inşa edilen iktidar ilişkileri üstüne kurulu bir hayatı özgürlükçü yönde dönüştürme meselesidir.
Çünkü erklerin eşitsiz dağılımı olarak iktidar ilişkileri, başkalarının potansiyellerini kısıtlarken, iktidar sahibinin potansiyelini de yalnızca kendinden daha erksiz olan başkalarını kısıtlamak üzere iktidar teknikleri geliştirmeye zorlar. Bu yüzden iktidar ilişkileri içinde kimse özgür değildir, iktidar sahibi bile olsa.
Bir adım daha giderek, şiddetin ve patriyarkal tahakkümün kendi kişiliklerimizin inşasında da nasıl bir rolü olduğunu düşünmeye çalışmak, kadına yönelik şiddetin uzaktaki bir mesele olmadığını görünür kılar.
Biraz hafızalarımızı yoklasak, başta kendimiz olmak üzere her erkek çocuğunun ve yetişme dönemindeki genç erkeğin, çevreden gelen şekillendirmeler, telkinler yaptırımlar, kıyaslar karşısında ne kadar kırılgan ve kendilerinden beklenen erkek gibi olma çabasında aslında ne kadar çaresiz kaldığını, dayatılmış erkeklik idealine ulaşmaya çalışırken verilen her insani tavizin nasıl da kişiyi hırçınlaştırdığını, sevgisiz, sert bir hale getirdiğini, duygulanımları körelttiğini hatırlarız.
Bunu hatırlıyorsak, erkeklerin kendi aralarındaki iktidar ilişkilerinde de şiddet dilinin birincil kimlik inşası aracı olduğunu yeniden hatırlarız. Erkekçe jestlerin, erkek olmayı kutsayan bütün nitelemelerin, sahip olduğu gücün şiddet olarak dışavurumunu yeri geldiğinde çekinmeden gerçekleştiren ya da bunun gösterisini yapan bir teşhircinin tavrı olduğunu da anlarız.
Erkek cinsiyet kimliği, tahakkümün hem nesnesi hem de öznesidir. Eril tahakkümün hedefinde sadece kadınların durmadığını, daima bir başka erkeğin de durduğunu hepimiz biliriz. Çocukluğumuzdan itibaren “erkek adam” olmaya aday olmak, etraftaki olası tehditlere karşı, kendi egemenlik alanımızı açabilmek ve koruyabilmek için –dünya nasıl bir yerse her an tehdit altındayız, paranoyak devletler gibi– güçlü olmayı ve gücü kullanmayı öğrenmesi gereken varlıklarız, bu yüzden de sert olmalıyız. Tehdit ise kadınlardan değil daima bir başka erkekten gelir. Bu bir ritüel olarak oyunlara kadar girer ve en sıkı erkek dostluğu ortamlarında bile erkekler arasındaki gerilimin kaynağını oluşturur. Birbirimiz üstünde gücümüzü devamlı olarak sınayarak, kadınlar üzerinde de iktidar uygulamayı öğreniriz.
Hegemonik erkekliğin bu iki yönlülüğü erkeklerin, buna karşı mücadele etmesini zorlaştırıyor. Çünkü, kişinin hem başkasına uyguladığı iktidarı fark etmesi hem de bunu reddetmeyi öğrenmesi zordur. Bundan daha da zor olanıysa iktidar konumunda olmak için sürekli baskı altında olan erkeklerin, kendilerini bu cendereden çıkarıp hegemonik erkeklikten özgürleşmeye çalışan bir erkek olmanın neye benzer olduğunu bilememeleridir. Ya da bunu tahayyül edecek cesaretlerinin olmamasıdır. Bütün güçlü görünme histerisi bundan kaynaklanıyor. Erkeklerin her an yaşadığı en büyük korku, o özgürleşme halinin daima ‘erkek olmayana’, erkekten başka bir şeye benzer olduğunun bilincinde olmaktır. Aslında bu yanlış bir varsayım değildir. Hegemonik erkekliğin iktidarla neredeyse özdeş olması, bu erkekliğin reddedildiğinde, zayıf, güçsüz bir varlık olarak kabul edilen kadın imgesine tekabül etmesinin yarattığı korkudan kaynaklanıyor.
O halde erkeklerin, erkek olarak kalabilmek için daima hem başka kadınları ve erkekleri baskı altına almaları, hem kendi gibileriyle iktidar savaşımına girmeleri,  hem de aynı zamanda sürüp giden bu düzene itiraz etmeden, onaylamaları gerekiyor. Yani evet biz birilerine şiddet uygulamıyoruz diye işin içinden çıkabileceğimizi düşünsek de, sürüp giden erkek egemenliğine yüksek sesle karşı çıkmadığımız sürece bu onay mekanizmasının içindeyiz. Bu da bizlere bahşedilen erkek ayrıcalıklarından yararlanmaya devam etmemizi sağlıyor. Kısaca iktidar ilişkilerinin ortağıyız.
Erkeklerin kendilerine biçilmiş cinsiyet kimliklerinden özgürleşme yolunda çaba sarf etmelerinin en belirgin boyutu, erkek olmaya çalışmaksızın yaşamanın yarattığı bu korkuyu yenme yönündeki gayretleri olacaktır. Hayatları boyunca kendilerine hiçbir şeyden korkmaması öğretilen erkeklerin, en çok korktukları şeyden özgürleşmeleri… Yani iktidarı “yitirmeyi” öğrenmeleri gerekiyor.

Bu korku başkalarına ve kendilerine neler pahasına iktidar olmaya mahkûm olmak ve başkalarını da kendi iktidarlarına mahkûm etmek durumunda kaldıklarını fark etmelerini en çok zorlaştıran şeydir. Bu yüzden de erkeklerin en solcusu, devrimcisi, anarşisti de dâhil olmak üzere, hegemonik erkeklik üzerinden kendilerine bir eleştiri geldiği vakit hemen kendini savunma eğilimine girerler.
Erkeklik, hem kadınlık ve heteroseksizmle ilişkisi açısından hem de kapitalizm, devlet, hiyerarşi, militarizm, doğanın tahakküm altına alınması, milliyetçilik ve otoriterlikle ilişkisi açısından ele alınması ve dönüştürülmesi gereken bir iktidar üretim alanıdır. Bu iktidar üretim alanının orta yerinde, hegemonik erkeklik içinde kaldığımız sürece, benliklerimizi sağlıklı ve özgür bir şekilde kurma şansını daha başından kaybetmiş olan tüm erkekler, ancak patriyarka sorununu diğer politikalara bağlarsak yaşadığımız ortamda insan ilişkileri içinde sağlıklı bir eşitlikçi ortam tesis edebiliriz.
Erkeklerin kendilerini özgürleştirmek için vermeleri gereken mücadelenin henüz bir adı yok. Ama bu alanın düşünsel kaynakları çok zengin; bu alanı kurabilmek için örnek alabileceğimiz deneyimler de çok zengin. Bu alanın öznesi verili: hegemonik erkeklik.
Siyasal mücadelelerin verileceği son büyük savaş alanlarından birisi bu eril tahakküme karşı olacak. Bunun için eğer illaki bir ezilen özne arıyorsak, önce erkeklerin baskısı altındaki tüm dünyayı görmeli ve hala bunun parçası olmak istiyor muyuz diye sormalı, sonra da biz erkekler, hepimiz bu dayatılmış erkeklik kimliğinin altında biz kendimiz de eziliyoruz diye çığlık atıp kendimize bir yol bulmaya çalışmalıyız. Adı olmayan ama neyi devirmesi gerektiği apaçık olan bu mücadelenin hedefi içimizdeki patriyarkayı ortadan kaldırmaktır. Gündelik şiddeti sona erdirmenin bundan başka yolu görünmüyor.


Varlık dergisi Kasım 2012

9 Ağustos 2012 Perşembe

Bıçak-Kemik

Bıçak kemiğe dayanınca isyan kaçınılmaz olur. Bitimsizce sömürülen emekçiler, bedenlerine yapılan baskıya artık tahammül edemeyen kadınlar, eğitim hakları adım adım gaspedilen öğrenciler, yaşam alanları ellerinden alınan köylüler, kentsel dönüşüm adı altında yaşadıkları semtlerden sürgün edilen kent yoksulları, hapishanelerde her türlü zulme maruz bırakılan mahkumlar, kimlik talepleri baskı altına alınan etnik gruplar, çalmaktan, soymaktan başka çaresi kalmayan yoksullar, diktatörlüklerin baskısı altında ezilen halklar... Küçük kıvılcımlar halinde başlar ve yavaş yavaş yayılır. Kimi küçük, kimi ise devasa toplumsal patlamalar halinde, kolektif hafızaya nakşolunan çentikler atar her büyük patlama. Yenilse de boşa gitmez, bir sonraki başkaldırının hafızası olur. Böyle bir anda her türlü iktidarın baskısı altında tabi kılınan sıradan insanlar bir anlığına bile olsa iktidarın sahte dengesini bozar, onu krize sokar. İsyanlar, -ya da ayaklanmalar diyelim-, büyük toplumsal devrimlerin provaları olurlar. Ya da bazen, küçücük ödünler elde etmenin geçici anları... Asla gözle görülebilir öncüleri, temsilcileri yoktur isyanların. Öngörülemez patlamalar olarak gelirler. Kimse toplumsal isyanları önceden örgütleyemez, yönlendiremez de. Hangi çapta yayılıp genişleyeceği de önceden öngörülemez ve planlanamaz. Son derece yerel ve küçük çaplı kalabilir, ülkeler arasında virüs gibi yayılıp tarihsel uğraklar halini de alabilir Arap devrimlerinde halen devam ettiği gibi.
 Siyasal faaliyetini toplumsal dönüşüm çabalarına hasredenler, devrimci dönüşümlerin kalıcı olmasını sağlayacak yeni toplumsal inşalarla bunu yaratabilir ancak. Bu faaliyetler, bilfiil ütopik, deneysel ve yaratıcılıkla dolu, kolektif enerjiyle inşa edilmiş mekânlar kurar, kalıcı toplumsal kurumlar yaratırlar. İçi dolu kurumlar, kapitalizmden ve iktidardan boşaltılmış özgür yaşam alanları. Bunlar küçücük komünal yaşam alanları da olabilir, bir kent ölçeğinde doğrudan demokrasi alanları da olabilir -Paris Komünü'nde olduğu gibi, koca bir bölgeyi kaplayan özyönetim deneyleri de olabilir -Chiapas'taki uzun erimli Zapatista özerkliği gibi.
 İsyan eden kişi, egemenliği alaşağı etmek için varoluşunu tehlikeye atan sıradan insandır. İsyanın rengi, ne siyah, ne kızıl, ne mor, ne de yeşil diye indirgenemez. Gel gör ki geçmişte anarşizm bir siyasal tasavvur olarak anlaşılmak yerine salt bir giyim kuşam ve müzik altkültürüne nasıl dönüştüyse, onun yerine atanarak patentlenmek istenen isyan mefhumunu da altkültüre dönüştürme eğilimi belirginleşiyor. Ancak isyan, başkaldırı, ayaklanma ya da kalkışma salt bir kırılma uğrağıdır. Güç dengelerinin, henüz ne kadar süreceği belli olmayan bir anında, boyun eğmeye karşı direnişin başlaması ya da görünür hale gelmesidir. Kendisini ezen iktidara karşı uzun süre boyun eğmiş sıradan insanların, 'artık yeter' dediği andır. Bir 'hayır!' olarak ortaya çıkar.  Bir çok eveti gündeme getirir, getirmeyebilir de, sönüp gidebilir de.
 Hes direnişçileri arasında, Gerze’deki Termik santrale karşı mücadele eden yerel ahalinin ya da elektriği kesildiği için yol kesip lastik yakan Niğde'deki köylülerin arasında ya da kimlik haklarının ötesinde özerk bir özyönetim inşa etmek için on yıllardır başkaldıran Kürtlerin arasında sadece sıradan insanları görürüz. Başkaldırı yaşamın dönüştürücü ve her gün yaşanan bir parçası halini de alır bazen bu uzun yürüyüşlerde. Onlar devlete, kapitalizme, patriyarkaya, tektipleştirici dışlayıcı eğitime, köleleştirici çalışmaya, homojenleştirme eğilimlerine, asimilasyona, kişiliksizleştirilmeye  başkaldırır, uzun soluklu mücadeleler verirler. Şeyleştirilmiş, kimlikleştirilmiş 'isyancılık' ise isyanın somut mücadelesinden farklı olarak bir altkültür içine, arkadaş çevresine, neşeli bir öfke boşalımı anının fantazisine hapsolur. Protesto esnasında sıradan insanların, devrimcilerin, miltianların, eylemcilerin girdiği çatışmanın aşağıdan yükselen öfkesi ile bunu kişisel mülk edinmek isteyenlerin isyanı sermayeleştirmesi arasındaki farkta yatar bütün mesele. Asla devrimci mücadelenin somut öznelerinin trajikliği ile alakası olmayan bir küçük burjuva, bir lümpen fantazisi… Baştan sona yılışık bir bireycilikle şekillenen ahbap çavuş ilişkisinden ibarettir şeyleştirilmiş isyan. Tüm bunların parçalı mücadeleler boyunca yürüyen bir toplumsal devrimle, gündelik hayatı dönüştüren yerel direnişlerle uzaktan yakından alakası yoktur. Kendi kendini şişirip pohpohlamaktan, böbürlenmekten ibaret bir egoizm, liberalizmin biraz renk değiştirmiş 'bana dokunmasınlar' bireyciliğinden türetilirken, toplumsal devrim fikri gözden düşürülmek istenir. Farklı alanlarda yürütülen mücadeleler küçümsenir. Eylem sadece protestoya, kısaca kolluk güçlerine karşı bir tür sembolik mücadele anına, gövde gösterisine indirgenir. (Protesto, çatışma, yaratıcı yöntemlerle gerçekleştirilecek sabotajlar ya da yerinde kullanıldığında itaatsizlik yöntemleri ise mücadelelerin daha geniş kurucu süreçlerine eşlik eden uğraklarındandır sadece, önceden belirlenmiş tarzlar halini aldığındaysa sadece eylemciliğin profesyonelleşmesine, meslekleşmesine işaret eder. Mücadelelerin daha geniş toplumsallaşması ise, eylem yöntemlerini sabit tarzlara indirgemeden mümkün.)
 Toplumsal devrim sıradan insanların kendi kendilerini özgürleştirmeleri için iktidar ilişkilerine karşı, her iktidar düğümü etrafında ayrı yoğunlaşmalarla kolektif mücadelelere girişmeleridir. Bunu karşısına alan aşırı bireyciliğin isyancı fantazisinde ise egemen iktidarın ürettiği otoriter bireyciliğin, kişiler arası eşit ilişkiler kurmakla alakası olmayan tabiyet kültürünün, ve muhafazakar ahlakçılığın yarattığı karakter tipi kılık değiştirir ve tarihsel anarşizmin ve komünizmin sahip olduğu devrimci özgürlükçü çizgiyle ikame edilmeye çalışılır. (Anarşizmin bir bölümünü esir alan aktüel sol liberal eğilimin, hatta anarşist kimlikçiliğin felsefi liberalizmle tam ayrışamamış otantik bireyci bir varyantının tamamlayıcı bir kutbu; ondan ayrışamamış, ancak onunla birlikte var olan, ancak ona cevaben kendini tepkisel bir şekilde gerekçelendirebilen; bireycilikte en az onun kadar ısrarcı diyalektik bir kutbundan başka bişey değildir bu eğilim. Toplumsal anarşizmin, komünalizmin ve liberter komünizmin -heterodoks marksizm de dahil- tüm eğilimlerinden kesinkes ayrı ele alınması gerekir.)
 ***
 Yıkıcı her eylem, -düzenin sarsılmaz olmadığını açığa çıkaracak bir yıkıcılık potansiyeli taşıyan en küçük eylem bile- kuşkusuz değerlidir. Ancak yıkıcı eylem sembolik anlamın ötesine geçmeyen jestlere indirgenemez. Yıkıcı eylem ritüel ya da eğlence değildir. Kuşkusuz ayaklanmalar da bazen bir kolektif eğlence halini alır, ama daha çok trajiktir. Bir eylemi neyin yıkıcı ve dönüştürücü yaptığının en açık ölçütü ise bıçak kemiğe dayandığında başını kaldırmış sıradan insanlarca mı yapıldığıdır. Çünkü onlar rutinleşmiş yaşamlarını bir anlığına da olsa başka bir noktaya getirir ve kendi yaşam düzenlerini değiştirirler. Başka bir dünyadan ses verirler. Tıpkı iki buçuk ay boyunca Ankara'nın orta yerinde sadece bir güvencesizler direnişini değil, kolektif bir hayatın ve dayanışmanın pratiğini yaşatan Tekel işçileri gibi. Yıkıcı eylemin kurucu gücü, kendisini protesto anının ritüelleşmiş coşkusu içine sıkıştırmamasıyla belli eder. Aksi halde sadece sürekli bir şimdiki zamanın içinde sıkışmış, geleceği daha da öteleyen bir ret şerhinden ibaret kalır.
 İsyan eden, başkaldıran birey korkudan özgürleşmeyi an be an yaşar. Kahraman olduğu ya da cesur olduğu için değil, kolektif başkaldırının adım adım insanları cesarete taşımasından dolayı. İsyan ile jesti, gençlik eğlencesini, orta sınıf bireyciliğinin varoluş bunaltısını aşmak için hafif tertip risk almasını da ayırt etmek gerek. 
 Sıkışmış yaşamlarımızdan nefes alabilmekle kalmayıp yeni bir hayat yaratabilmek için cendereyi kırmak, sıradan insanların gün be gün gerçekleştirdiği gündelik isyanlardan doğacaktır, ama öncü kültürünü özgürlükçü düşünceye sokuşturmaya çalışan mizansenlerden değil.

27 Nisan 2012 Cuma

Küfür üstüne notlar: “Şüyuu vukuundan beter”


Küfrün mantığı içinde, bu reelde gerçekleşmese de “sikerek cezalandırmanın", neden dilde gerçekleştiğini anlaşılır kılan bir şey yok Perihan Mağden’in Argo üstüne yazısında (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=252839) Hâlbuki garip bir şekilde, her sinkaflı (yani içinde “sikme tehdidi” içeren ve “sikmenin” bir "cezalandırma" olarak yansıtıldığı) küfür edimi sadece dilde gerçekleşse dahi, söyleyen de işiten de bu fiili bir gün gerçekleşmesi muhtemel bir tehdit olarak alabiliyor. Yani dil içinde gerçekleşen bu edim, hem küfür edende hem de edilende çok güçlü bir gerçeklik efekti yaratıyor. Edilen de eden de küfürden aynı sonucu çıkarıyor: Gerçekleşmemiş ama gerçekleşmiş kadar hedef aldığı kişiyi veya yakınlarını, erkeğin gerçekleştirme tehdidi savurduğu penetrasyon yoluyla "terbiye etmeyi" amaçlayan bir söylemsel performansın şiddeti, ve bunun yol açtığı ruhsal yara. Bu fiilen o anda gerçekleşmese dahi neden bu kadar ciddiye alınıyor? Erkeğin kendisini her daim aktif unsur olarak gördüğü cinsel birleşme eylemi, cinsel muhatabının hemen her zaman elde edilmesi, sahip olunması, yani mülk kılınması olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Sadece bu kadar değil ama.
“Sikerek cezalandırmayı” içeren her bir küfürde tek bir şey vardır: erkeğin aktif partnerin ise pasif olarak görüldüğü cinsel birleşme eylemi, erkeğin her daim salt kendi hazzı için, ama muhatabın kimi durumlarda cezalandırılması için gerçekleştirildiği gerçeğinin dile yansıtılmasıdır. Bunun anlamı çok açık: 
 Tecavüz etmek.
 "Sikmek" yoluyla aşağılamak, hedef aldığı kişinin arzusu hatta varlığı hilafına onu nesneleştirerek, kendisinin geçici bir kölesi kılmayı ima ettiği için bu kadar yıkıcı oluyor. İşin acaibi, eden de edilen de bundan gerçekleştiğindeki kadar travmatize olmasa bile, o sözün sanki gerçekliğin kendisi kadar bir hükmü varmışçasına yoğun bir duygulanım yaşayabiliyor. Oysa ortada gerçekleşmiş tecavüz ve şiddet yok. (yani henüz yok, şimdilik, o esnada). Küfürde, tecavüz ve şiddet tehdidini, --ne kadar o bağlam içinde olanak ve olasılık dışı olsa bile--  bunu ima eden bir söylemsel tehdit var. Yaparım ederim. Hatta yapmış gibi: Yaptığımın… Ettiğimin… Bu çok acayip değil mi? Çünkü işiten bir erkekse, ve “erkeklik gururu” incinmişse, ya da “namusuna halel gelmişse” bu bir cinayet sebebi olabiliyor.
Dilin böylesine güçlü bir yıkıcı duygulanım yarattığı başka bir kullanımı var mıdır? Bilemiyorum. Ama sinkaflı küfür, gerçekten çok yıkıcı bir dilsel şiddet yayıyor. Üzerine iyice düşünmeden erkeklerin bunu anlamasının da çok kolay olmadığını düşünüyorum.  Zira erkeklerin hepsi, hayatlarının bir döneminde, konuşmayı ilk öğrendikleri zamandan başlayarak küfre yatkın hale getirilir, öğretilir ve hatta cinsel eylemin, tacizin, tecevüzün ne olduğunu bilmedikleri mini minnacık zamanlarında bile cinsellik hakkındaki tasavvur dünyalarının büyük bölümünü bu tür küfürler yoluyla edinirler. Bu yüzden küfür erkek muhabbetinde çok normalize bir durumdur. Küfrün ilk işi mülkleştirici cinsel eylemi, tacizi, tecavüzü ve eril şiddeti normalleştirmektir. İkili cinsiyetin katılaştırılmasına, heteronormatitivitenin sabitleştirilmesine yarar küfür.
O halde klasik küfür, argodan farklı olarak alay, ironi, aşağılama, lanetleme, komik gösterme değildir. Klasik erkek küfrü, yani sinkaflı küfür her zaman şiddet içeren bir tecavüz tehdidinin ya da imasının söylemsel icrasıdır. Bu durumda şunu sormak gerekiyor: Neden küfür bu kadar şiddetli bir duygulanım yaratıyor?
Demek, eden ve edilen için, bir insanın maruz kalabileceği en büyük tehdit olarak algılanıyor. Demek asarım, keserim, öldürürüm, yıkarım yakarımdan başka bir şey var burada. Düz anlamda şiddet söyleminde, kendisine tehdit oluşturduğu varsayılan ötekine karşı bir meydan okuma, diğerinin hayatına son vermeyi hedefleme ya da bunu arzuladığını beyan etme, ya da onun bedensel bütünlüğüne zarar verme tehdidi vardır. Yani bu tür tehditler ima eden türden küfür ya da hakaretler, karşıdakinin kendisiyle olan eşitsizliğinin ya gerçek ve haklı olduğunu ya da küfredenin, bu küfür yoluyla haber verdiği eyleminin sonrasında artık gerçek hale geleceğini ima ederek, içerideki yok etme duygusunun büyütülmüş, abartılmış bir dışavurumunu ortaya koyuyor. Ve kimi zamanda şiddet eylemine giden yolu açan cesaretlendirici bir etki yayıyor ya da bazen tersine şiddete giden yolun fiilen kapatılmasını sağlayan bir rahatlatıcı, bir emniyet valfi olabiliyor. 
Peki, sinkaflı küfür neden öldürmekten yok etme isteğinden daha büyük bir yıkıcı etki bırakıyor? O zaman şunu görebiliyoruz: bir erkek için cinsel eylem olarak kabul edilen duhul, hiçbir zaman sadece cinsel eylem değildir. Hatta hep daha fazlasını, hatta şunu içeriyor: başka bir varlığın üstünde egemenlik kurmanın en üst mertebesi. Ve tersi de doğru, bunun zor ve şiddet yoluyla yapılacağının iması, işitene başka her türlü tehditten daha tehditkâr, daha yıkıcı geliyor. savaşlarda veya işkenceli polis sorgularında tecavüzlerin olması tesadüf değildir. Çünkü kişinin kendi varlığının bütünlüğünün, alabileceği en büyük ve kapanmayacak, ya da iz bırakacak yara olarak görülür, bilinir yaşanır bu: bedeni üstünde eril duhul yoluyla kurulacak egemenlik. Bu yüzden bunun "sözü" eylemi kadar etkilidir. (Tecavüz ve tacize maruz kalanlardan özür dileyerek, bunları yazıyorum).
Ya da eskilerin tabiriyle: “şüyuu vukuundan beter.” Bu bire bir şu anlama geliyor küfür bağlamında: Eğer küfür edilmişse ve duyulmuşsa, o halde önemli olan orada savrulan tehdidin gerçekleşmiş olması değil. Sadece söylenmiş olması yani dilde bir kez sözel olarak icra edilip de herkes tarafından tahayyül edilebilmesi, gerçekleşebilecek potansiyel bir girişimin beyanı olarak kabul etmek için yeterlidir. O zaman biri bana küfrettiğinde, ben bunu bana birazdan gerçekleşecek, en kabul edilemez, en büyük yıkıcılıktaki saldırı altında kalmışlık olarak kabul eder ve karşılığını veririm. Tabi ki erkek bakış açısıyla. Sen benim anama küfredersin ben de bira bardağını kırıp yüzünü parçalarım. Çünkü şüyuu vukuundan beter. Çünkü söylenebilir olması, düşünülmüş olmasına denk ise, düşünülmüş olması yapılabilir olması anlamına gelir. Ve işte bu küfrün hakikatidir.
Söylenebilir olanın, tahayyül edilebilir ve bu yüzden de yapılabilir olmasının doğurabileceği korkunun herkesçe bilinir olması vardır küfrün altında. Yani dilin bir hakikati mümkün kılma gücü, dilin üstünde bir savaş alanı açar. Dilin hakikati dönüştürme, ve bu yüzden de bir başkasını yaralayabilme potansiyeli buradan geliyor. Sadece aktarıcı değil, hakikati inşa edici olmasından.
Demek istiyorum ki küfür gerçek bir tehdittir. Boş bir laf değildir. O anda orada küfür eden tarafından gerçekleştirilecek bir eylemi ima edip etmemiş olmasının hiçbir önemi yoktur. Bir yerlerde mutlaka şu anda gerçekleşiyor olan veya gerçekleşecek bir saldırının maşrulaştırılması, haklılaştırılması ve normalleştirilmesidir küfrü gerçek bir şiddet haline getiren.
Çünkü her erkek bilir ki tecavüz bir insana yapılabilecek en büyük şiddet içeren cezalandırma, bastırma, sindirme, aşağılama yok etme eylemlerinden birisidir. O yüzden dilde her gün sayısız kere tecavüz ederler, hem de gülerek, neşeyle. Karşısındaki, sevdiği sevmediği, iktidarını kurmasını engelleyen ya da tehdit eden, herkese her şeye. Sinkaflı küfür, sistematik olarak normalleştirilen tecavüzün ve eril şiddetin, ve sistemli şekilde sürdürülen eril tahakküm savaşımının en başta gelen aletidir. Küfür, dayakla birlikte, eril tahakkümün, hem erkeklerin kendi aralarındaki iktidar savaşlarının, hem kadına yönelik şiddetin, hem erkeklik ideallerinden saptığı varsayılan cinsel yönelimlerin hem cinsiyet kimlikleri şekillenmekte olan çocukların baskı altına alınmasının, söylemsel inşasının en tehditkâr ve yıkıcı silahıdır. Çünkü önemli olan söz konusu tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, her an gerçekleştirilebilir bir tehdit olarak orada hazır durmasıdır.
Küfür 'proletaryanın ağzında açmış kızıl bir karanfil' (Can Yücel) değildir. 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Örgüt/lenme



1- Sol geçmişte (ülkemizde ise hala) öncü-parti modelli parti ve iç işleyiş olarak ta demokratik merkeziyetçiliğe dayanan dikey örgütlenmeyi tercih etmektedir. Ne dersiniz merkezi olan bir örgütün demokratikliği olabilir mi? Öncü-parti modeli ezilenlerin derdine deva olabilir mi?

Örgütlenme kavramıyla başlayalım: oldukça çeviri kokan ve bu şekliyle de yerleşmiş olan bir sözcük bu. Biliyorsunuz eski Türkçe’deki karşılığı teşkilat idi. Teşkilat ise ‘teşkil’den yani şekil almaktan geliyor. Şekillenme ya da oluşum. Belki de şekil alarak yani bedenleşerek var olan bir bütünü kastediyordu diyebiliriz. Burada bir organlara ayrışmaya vurgu yoktur. Ama dış dünyadan şeklen farklılaşmış ve ayırt edilebilir bir sınırı ve içi olan bir bütün halini almış bir bedene gönderme vardır.

Türkçeye örgütlenme olarak yerleşmiş kavram, batı Avrupa dillerinden Türkçe söyleyişiyle olduğu gibi aktarılmış organizasyona, uygun bir öz Türkçe karşılık türetme arayışından ortaya çıkmış. “Sol” örgütlenmeyi tartışabilmek için bence ilk olarak örgütlenme/organizasyon mefhumunu tartışmak işe yarayabilir. İlk söyleyeceğim, bunun bir biyolojik metafor olduğudur. Organizasyon, ya da organlaşma. Burada apaçık ki baş, gövde ve uzuvlardan (organlardan), fonksiyonlarına göre ayrışmış, uzuvlarla arasındaki sinirsel iletişim yoluyla merkezdeki beyin tarafından koordine edilen, değişim geçirebilen bir canlı varlık imgesi hâkimdir. Bu imge günümüzde örgüt / parti ya da hiyerarşik olarak düzenlenmiş ve merkezden koordine edilen her türlü yapı için kavramsal temeli oluşturur. Öncü-parti ya da merkeziyetçi örgüt ya da devlet ya da ordu için model hep budur. Dikkat edersek günlük dilde, partinin veya parti örgütlerinin organları vardır.

Burada apaçık şekilde söyleyeyim: işlevsel şekilde uzmanlaşmış, organlara göre düzenlenmiş her yapı merkezi olmak zorundadır. Bunun merkeziyetçi olmayanından bahsedilemez. Elimizdeki kavram organizasyon /örgütlenme ise bunun biçim olarak daima işlevsel parçaların oluşturduğu merkezi koordinasyona sahip bir bütün olacağını kabul etmek zorundayız. Bu merkezde ister kararlar temsili bir ‘organ’ tarafından alınsın ister oyçokluğu, doğrudan demokrasi ya da konsensüs usulüyle alınsın, organların merkezin kararlarına göre eşgüdümle hareket etmesi esası değişmez. Yani bu anlamıyla “örgütlerde” hiyerarşiyi ortadan kaldırabiliriz, ama merkez henüz ortadan kalkmış değildir. Bunun bir diğer nedeni de organlaşmış bir bütün olarak düşünebileceğimiz her politik birlikteliğin, toplumun bütünü içinde bir etki merkezi yaratma ve bu merkezden toplumun tümüne doğru yayılan bir dönüşüm hareketi başlatmakta uzmanlaşmış olmasıdır. Bu yüzden hegemonik olması kaçınılmazdır. Anarşist bile olsa! (en azından tarihsel sosyalizmin ve tarihsel anarşizmin muratları bu bakımdan garip bir paralellik içeriyordu. Solun akibeti felaket oldu, bürokratik terör ve kendi eliyle devrimi sonlandırmak. Anarşizmin akibeti de felaket oldu, bir merkezi temsilin olduğu her yerde ya kendi varoluş mantığının yadsınması sınırına geldi çattı ya da kendi içinde gizli hiyerarşiler barındıran yapılar kurdu. Daha kötüsü ise, birey ve toplum ikiliğini temel alan  ve toplumsal mücadeleleri  bütünüyle terk eğilimini meşrulaştıran bir brieyciliğin baskın çıkması oldu).

Bu yüzden örgütlenme kavramının merkez olmaksızın düşünülemeyeceğini öne süreceğim. Örgütlenme kendi içinde merkezi olarak ortaya çıkar –kavramsal ve zamansal olarak bir baş– ve toplumun içinde bir merkeze dönüşmeye meyil eder. Çünkü ilişkilerin olası biçimlenişlerinden birisi olarak organlara ayrışmış bir yapı olarak örgütlenme, tam da bu biçimi itibariyle devlet biçimli yapılara dönüşme eğiliminden kendini kurtaramayabilir. 

Burada biçim tam da siyasal içeriği veren asli şeydir. Ezme ezilme ilişkisini, eğer yönetme ilişkisi ve hiyerarşi olarak kavrarsak, hiçbir hiyerarşi, kararları veren bir üst ile bunlara tabi olup uygulamaya sokan bir ast olmaksızın var olamaz. O halde kararların nerede alındığı ve nasıl uygulandığı sorunu devrimci özgürleşme politikalarının soracağı en temel sorular arasında olmak durumundadır. Bütün ezme ezilme ilişkilerinin temeli şudur: birileri bizim bedenimiz üzerinde bize ait olmayan bir aklın emirlerini uygulatır. Ve bedenimiz, kendi kapasitelerini yalnızca başka bir aşkın aklın istek ve arzuları doğrultusunda harekete geçirir. Biz artık bu noktada başkası için bir şey haline geliriz. O halde kararı veren ile uygulayan beden arasında bir özne-nesne yarılması yaşanmasıdır ezme-ezilme ilişkisinin temeli. Özgürleşmenin tek yolu bu ilişkiyi ortadan kaldırmak yani, nesne olmaktan, tabi olmaktan çıkmak, kararı veren ve uygulayanı tek bir bedende buluşturabilmektir. Bunu tek bir insandan, insanların oluşturduğu çokluklara doğru yayarsak, o zaman tekil bedenlerin oluşturacağı bir kolektif bedenin, ama organlaşmaya uğramamış, merkezi bir aklın tabiyeti altına alınmamış, akıl ve beden, özne ve nesne, karar alma ve uygulama arasında bölünmemiş bir kolektif bedenin ya da çokluğun oluşturacağı bir varlık. O halde buna ne diyeceğiz? Ve üstelik bu varlığın toplumun içinde,  onu kendi imgesinde dönüştürmek üzere merkezi bir uğrak olmak eğiliminden uzak durması da gerekmektedir. Yoksa kendisi bir özne ve toplum bir nesne halini alacaktır.

Buna hâlâ örgütlenme mi diyeceğiz? Bence buna artık Deleuze’ün Antonin Artaud’dan çalıp kavramlaştırdığı haliyle, ‘Organsız Beden’ demek yerinde olur. Çünkü özgürlükçü bir örgütlenme, merkezi olmayan bir örgütlenme ya da anarşist bir örgütlenme de hâlâ henüz yukarıda kastettiğim anlamda örgütlenme olmaktan çıkamamıştır. Yani organları ve beyni olan bir beden olmaktan. Bu imgeyi sarsmak için yerine koyacağımız ilişkilenme şeklinin, uzmanlaşmış işlevsel parçalara ayrıştırılmamış bir ilişki, yani bir organsız beden olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu sorun henüz solun mevcut kavramsal evreni içinde kalındığı sürece çözüme kavuşamaz.
Bir kavram olarak örgütlenme (burada kastettiğimiz toplumsal devrimci amaçları olan), her farklı örnekte toplumun içindeki bireylerin bir bölümünü bir bütün halinde bir araya getirip, o toplumun tümündeki geride kalan bireyleri de dönüştürmeyi hedef alan bir merkez, ya da toplumu yeniden kuran bir karar verici organ-beyin- imgesi şeklinde tasarlar. Bundan çıkıp bir özgürleşme süreci olarak kolektif varlıklara nasıl varabiliriz? Bence bir şeyi dönüştürmekten ziyade, asıl sorun şu hâli alacaktır: bizim üstümüzde sayısız direktifle, bizi sayısız organın hücre metabolizmasına dâhil eden devasa bir organizasyon ya da örgütler toplamı olarak çağdaş toplumun karşısında özgürleşmenin yolu nereden geçer? Doğuştan itibaren bu toplum tarafından örgütlenmiş ve her gün yeniden örgütlenen tekil varlıklar olarak özgürleşme sürecinde sanırım en az iki işimiz var. Birincisi onun örgütlülüğünü terk etmek ve ikincisi onun insanları örgütleme kapasitesini felce uğratacak alternatif bir arada oluş biçimleri icat etmek. Yani yaratacağımız birliktelik biçimleri, hem bizlere özerkleşme arzusunu harekete geçirecek cesaret ve ilham vermeli hem de bizi kendine bağlayan örgütleri çözündürerek, yaşamın bütününde bu örgütleri (bunların toplamına devlet demiyor muyuz?) yıkmak. Bunları yıkmak ve yeni hayatları icat ve inşa etmek için var edeceğimiz kolektif bir araya gelişlerimiz, “bir örgütlenme” olmaktan çok, yaşamın bütün yüzlerinde sayısız kolektiviteler olarak, yani çokluklar oluşturan merkezsiz ilişki ağlarının yaratılması şeklinde gerçekleşecektir diye düşünüyorum.

Merkezsiz bir ilişki ağı, her şeyden önce onu yok etmek isteyecek tahakküm yapılarına karşı tek bir örgütten çok daha dayanıklıdır. Çünkü beyni yok edildiğinde çökecek bir beden değildir. İkincisi de yaşamın yapıları bir kez geriye dönüşsüz şekilde değişim geçirdiğinde bunlar artık kendilerini yeniden ve yeniden üreten, kopyalayan ve çoğaltan kolektif varlıklar halini alır (devrimci süreç, ya da eski tabirle ‘kültür devrimi’). 

2- Sendikalar, gerek örgütlenme modeli ve gerekse programlarıyla, sermayeye zarar mı verirler, yoksa karın maksimizasyonu doğrultusunda ilerlerken, krizler ve sorunlar yaratan kapitalizmin nefes almasına mı yararlar. Kapitalizme içkin değiller midir?

Sendikanın, işin kapitalist örgütlenmesi konusunu sorgu sual etmeyen bir örgütlenme oluşu, daha baştan emeğin günlük olarak geri kazanılması işlevine hizmet eden, dolayısıyla emeğin moral ve maddi çalışma şartlarını iyileştirmekten başka bir işlevi olmadığını gösteriyor. Tabi bunu sendikaların “sarı” olmasına bağlayanlar da çıkabilir. Sendikalar sarı da olsa kızıl da olsa işçilerin emeğini sermayeleştiren kapitalizm gibi, işçilerin politik mücadelesinin kazanımlarını sermayeleştiren sosyalist bürokrasinin aygıtı olmaktan öteye gidememiştir.

19. Yüzyılın bu devrimci mücadele araçlarının 20. yüzyılda solun devrimci projeyi devlet projesine dönüştürmesiyle birlikte bizzat kendisinin de kapitalist sistemin vazgeçilmez payandası haline gelmesi, bu konudaki eleştirilerin derinleşmesine yol açtı. Bu konuda otonomist literatürün çok değerli katkıları var. İnsan özgürleşmesini esas olarak emeğin toplumsal kurtuluşu şeklindeki tasavvur eden eski anlayışın yerini, eyleyişimizin kapitalizm koşullarında emek olarak tahakküm altına alınmasına, yani kapitalist işe koşumlanma yoluyla tabi kılındığımız sınıflaştırılmaya karşı koyan bir mücadele halini alması perpektifi giderek daha güçlü şekilde dile getiriliyor. Bu otonomist perspektif tutarlı olarak sendikalar ya da partiler şeklindeki sömürülen sınıfın temsilcisi yapılardan özerk, özyönetime dayalı bir politika öneriyor. Sendikaların kapitalizme içkin olması bir yana, sosyalizmin emeği yücelten versiyonunun kendisi de kapitalizme içkin bir söylem.

3- Sivil toplum örgütleri hakkında neler söylersiniz?

Bu kocaman bir genellemedir. Sivil toplum örgütleri olarak adlandırılan, eğer devletin refah politikaları dönemindeki kamusal işlevlerinin, geriletilmesiyle açığa çıkan boşluğa yerleşmiş yarı devletimsi yarı şirketimsi yapılarsa bunun için söyleyecek bir şey yok. Ancak herkesin diline eleştirmiş olmak için sakız ettiği STK kavramı, bazı toplumsal mücadele alanlarında özerk, bağımsız örgütlenmeler yaratan feminist, ekolojist veya lgbt örgütleri gibi örgütler için de kullanılan bir yafta biliyorsunuz. Bu konuda söyleyeceğim şey basit: bir örgütlenme sırf mevcut yasaların sunduğu mesela dernek gibi çerçeveleri kullanıp, bir örgütlenme oluşturduğu için STK olarak nitelendirilemez.

4- Günümüzdeki değişik örgütlenme ve mücadele deneyimi olarak en göze çarpaı olan Zapatistaların mücadelesi ve örgütlenmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Zapatista’ları her zaman çok net şekilde günümüzün en önemli özgürlükçü haretlerinden birisi olarak görmeme rağmen,  sorunuzda yine de bunu bu kadar seçip öne çıkarmanızın yol açtığı sübjektif vurguya dikkat çekmek istiyorum: farklı mücadele alanları içinde olan farklı topluluklar için paradigmatik bir ideal model olarak düşünemeyiz Zapatistaları.

Elbette klasik bir şemaya göre başlayan silahlı yerli direnişinin dönüşüm geçirerek özgürlükçü bir hareket halini alması olarak; yerel, özyönetime dayalı bir otonomi yaratma deneyimi olarak; doğrudan demokrasiyi hayata geçirme deneyimi olarak; kapitalizmin hayatları yıkıp geçmesine karşı anti-kapitalist direnişin ilham verici bir örneği olarak; etnik-kültürel kimlikten yola çıkan bir yerli mücadelesinin artık kimliğin sınırlarını aşıp devrimci toplumsal mücadeleler herkes için belki de bugünün Paris Komünü, Ukraynası ve Barcelonası halini alması olarak; son onyılın tüm anti-kapitalist mücadelelerine direnişin ve başka bir yaşam inşasının mümkün olduğu cesaretini veren bir isyan ve kurucu politika olarak ele alıyorum Zapatista deneyimini.

Buna karşın yine de birçok farklı toplumsal mücadele var ki her biri de yaşamlarımızda bir sürü farklı tahakküm ilişkisini nasıl dönüştüreceğimiz konusunda muazzam ilham kaynakları. Bu açıdan feminist hareketlerle LGBT hareketlerini es geçmek mümkün mü? Devrimci dönüşümün burnumuzun dibindeki ilişkilerden başlayacağını, inşa edilmiş kimliklerimizi dönüştürmenin ve özel olanın politik olduğunu, tahakküme karşı verilen hiçbir mücadelenin diğerinden bütünüyle ayrılamayacağını, bu nedenle devrimin, tüm bu mücadelelerin artılarını içeren bir ortak kültür yaratmaktan geçtiğini de söylemek istiyorum. O halde Zapasitaları liste başı yapmaya gerek yok.

Mesela bir feminist örgütlenme ya da yerel ekolojik mücadelenin, ya da Topraksızlar Hareketi’nin ayrı dinamikleri ayrı koşulları vardır. Bunların ve daha kapitalizme ve patriarkal tahakküm yapılarına karşı birçok direniş ortaya koymaya çalışan çeşitli mücadelelerin içinde Zapatistaları seçerek öne çıkarmak yerine onun neye ilham olabileceğine bakmak ilginç olabilir. Bugünlerde Kürt özgürlük hareketinin bir dönüşüm geçirmeye başladığını, Demokratik Özerklik projesini ortaya atarken, ve Türkiye’deki toplumsal hareketlerle ağsal etkileşimlere girerken, büyük ihtimalle gelecekte Zapatistalara benzer bir harekete dönüşmeye dair potansiyel taşıdığını ve bunda da çok büyük ihtimalle onlardan etkilendiğini söyleyebiliriz.

5- Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar bu soruyu da kapsayacaktır, ancak yine de ayrı bir soru olarak sormak isteriz. Size göre nasıl bir örgüt/lenme olmalı?

Nasıl bir kolektif eylem şeklinde cevabını vermeye çalıştığım şey, aynı zamanda ne için kolektif eylem sorusunu da birbirine bağlar. Kolektif eylem ve politik mücadele, ister klasik bir örgütlenme içinde sürsün ister ağlar şeklinde ilişkilenmiş çokluklarda, kendi apaçık hedefinden ya da hedeflerinden ayrıştırılamaz. Eğer “toplumu dönüştürmek” sorunu merkezde olmak üzere, amacınız devlet iktidarını ele geçirmek için bir siyasal devrim yapmak ise örgütlenmeniz de parti-devlet şeklinde bir devlet prototipi olarak vücut bulacaktır.

Ancak bugün apaçık hedefin siyasal devrim değil toplumsal bir devrim olduğunu söylemek bizim yüreğimizi hemen rahatlatmaz. Devrimin herkes için apaçık özgürleşmeler serisi halini alabilmesi için, kolektif eylem ve politik birlikler ya da toplumsal hareketler oluşturma sorununu daha genişletmemiz gerekiyor. Hangi tür pratikler yaşamın çeşitli yüzlerini geri dönüşsüz şekilde dönüştürür? Bu dönüşümün mümkün olabilmesi sadece bir örgütlenme sorununu çözmeye mi bağlıdır, yoksa yaşamı oluşturan bütün yüzeylerde hepsi de içkin öznelliklerin kendi kudretini sınırlamak yerine serpilip gelişmesini sağlayacak yepyeni kavramlar, yepyeni mekân düzenlemeleri, yepyeni algılama biçimleri ve yepyeni diller de yaratmak bunun boyutları değil midir? Eğer yaşamlarımızda bir dönüşüm gerçekleştirmek için bizi kalıba sokan ilişkileri terk edecek ve yeni hiyerarşik olmayan ilişki biçimleri icat edeceksek, bu arzunun bir değil sayısız bir araya gelme biçimi yaratması gerekmez mi? Ya da bir değil sayısız “örgütlenme” diyelim. Ancak bu sayısız ilişki biçimlerinin, katılaşmak ve öznelliği bastırmak eğilimindeki yapılardan farklı olarak kendi kendisini sürekli olarak dönüştürebilen, devrimci ilişkileri sürekli olarak yayan özelliğe sahip olması da gerekir, değil mi? Buna hala bir örgütlenme diyebilmekte zorlanıyorum, çünkü spesifik bir politik örgütlenme yaşamın bu denli büyük boyutlarına tümüyle nüfuz edemez. Her şeyi bu çapta etkileyecek bir örgütlenme ise politik parti-devlet modelinden çıkamaz. Bu yüzden sürekli çoğalan direniş hatları boyunca oluşan, yaşamın tümünü kaplayacak merkezsiz bir ağ olarak düşünebiliriz bunu belki de. Ama ne başı ne de sonu olan. Yaşamın bütün ilişkilerini çözündüren, parçalayan ve yeni ilişkiler kuran bir ağ. Devlete karşı devrimci politikanın içkinlik düzlemini yaratmak için, böyle bir ağı yaratmak için onu küçük ilişkilerden başlayarak sürekli olarak örmek diye tahayyül ediyorum ben mücadele(leri). O yüzden spesifik her soruna göre biçimlenmiş spesifik örgütlenmeler/ya da kolektif bir araya gelişler, kendi özgül kurallarını belirleyebilme kapasitesine de sahiptir. Yaşamın aşkın düzenlemelere tabiyetine son verecek her spesifik bir araya geliş, onu oluşturan öznelliğin salt yıkıcı değil aynı zamanda kurucu bir güç ortaya koymasını getirir. Burada güç derken de, kolektif varlığın gücünden söz ediyoruz. Onu temsil eden bir iktidardan değil. Kendi gücünü oluşturan her kolektif varlık, hedeflerini ve biçimlerini bizzat kendisinin tayin etmesi yoluyla çokluğun anarşisine katılacaktır. Ancak o bunu içinde yer aldığı kolektiflik içinde bizzat kendisi doğrudan somutlaştırabilir. Başka hiç kimse onun adına değil.

Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...