8 Kasım 2012 Perşembe
1 Kasım 2012 Perşembe
İçimizdeki patriyarkaya karşı
Kadına yönelik
şiddet, kadınların maruz kaldığı toplumsal baskının ya da cinsiyet tahakkümünün
en çok görünen yüzünü, buzdağının su yüzündeki kısmını oluşturuyor. Kadın
cinayetlerinin son on yıl içinde sayıca yüzde 1400 civarında artması ve dayak,
hakaret, aşağılama, taciz ve tecavüz gibi vakalar sayısal olarak bu kadar çok
iken, tecavüzcüler lehine aklayıcı kararlar veren yargı kurumu varlığını
sürdürürken öncelikle şiddetin bu dolaysız yüzünü görünür kılmak, sürekli
gündemde tutmak çok önemli. Bugüne kadar feminist hareket içindeki kadınlar,
mücadeleleriyle bunu var güçleriyle ortaya serdi, en azından sınırlı da olsa
bir farkındalık yaratılmasını sağladılar. Ancak bu tek başına yeterli değil,
yetmiyor. Artık bu farkındalığın erkeklerde oluşması ve yaygınlaşması
gerekiyor, birbirimizi dürtmemiz, aymazlıktan çıkmamız gerekiyor.
Kayda geçen
şiddet vakaları, kadınlara karşı bir savaşı andıran taciz, tecavüz ve cinayet
vakaları, artık gazetelerde veya resmi istatistiklerde bir sayısal veri olarak
dillerde dolaşıyor. Ancak istatistik haline gelmesi, konunun “biz”im yani
erkeklerin uzağında bir vaka olarak ele alınabilmesini mümkün kılan rahatlatıcı
bir mesafe de sağlıyor. Görünür şiddetin değil de görünmez hale getirilen,
görmezden gelinen, inkâr edilen, çarpıtılan hatta doğallaştırılan cinsiyet
tahakkümüne doğrudan, ve kendimizden doğru bakmaya çalışmalıyız. Çünkü şiddet
orada, bizden ırak bir yerde değil, daima açığa çıkmaya hazır bir potansiyel
olarak, her gün sayısız ayrıcalıklarından ikiyüzlü bir ittifakla istifade
ettiğimiz erkek kimliğimizin kuruluşunun temellerinde duruyor.
Erkekler
açısından cinsiyet körlüğünü aşmak olarak da adlandırabileceğimiz farkındalık
sadece şiddete, kadına yönelik şiddetin en çıplak, düz biçimine başvurmayı
onaylamamak, reddetmek ve bunu kendi hayatından çıkarmış olmakla yırtacağımız
bir mesele değil. Ne kadar istatistikler kadın cinayetlerinin arttığını bize
gösterse de kendisinin, modern, steril bir temizlik noktasından şiddeti asla
onaylamadığını, hayatta kimseciklere şiddet uygulamadığını ortaya koymak
isteyecek bir çok erkek var, öyle değil mi? Peki bu erkekler, iç rahatlığıyla
şiddeti üreten erkek egemen düzenin hiçbir şekilde parçası olmadıklarını, onu
yeniden üretmediklerini de kanıtlayabilirler mi, sahiden?
Cevap basitçe
Hayır. Sorunumuzu başka türlü ortaya koyalım: Evet patriyarkal bir düzen var ve
bu düzen biz erkeklerin de öznelliklerini inşa ediyor. Verili erkeklik
kurgusunun dışına çıkmak, başka türlü olmak, cinsiyet belirleniminin
boyunduruğundan kurtulmak mümkün mü sorusunu sormak bizim için de geçerli bir
soru. Şimdiye kadar bu soru sadece feminist ve lgbt hareketlerinin, kadınların
ve lgbt bireylerin sorusuymuş gibi algılana geldi. Hâlâ durum çok parlak değil,
erkekler cinsiyetçiliği soludukları oksijen kadar doğal ve zorunlu olarak
görmeye devam ediyorlar. Ancak en azından son yıllarda dünyanın pek çok
yerinde, feminist ve queer düşünceden ve politikadan beslenen erkeklerin sayısı
çoğalıyor. Ve bu yüzden başta kadına yönelik erkek şiddeti olmak üzere,
hegemonik erkekliği sorunsallaştıran ve kendini dönüştürmenin yollarını arayan
eleştirel erkek hareketleri de artık var. Akademide de kayda değer bir çalışma
alanı olarak eleştirel erkeklik çalışmaları genişliyor.
Eğer hegemonik
erkekliğin dışına çıkmanın ön koşulu, sadece kadına yönelik şiddeti reddetmek
ve kadınlarla ortak yaşam alanlarında iş yükünü eşit bir şekilde paylaşmayı
öğrenmiş olmak olsaydı, bu yeterli olsaydı, o vakit bir çok erkeğin bu pek de
zorlu olmayan sınavdan geçerek başarılı bir “performans” sergileyebileceğini
söyleyebilirdik. Kadın dövmeyen, kimseleri taciz etmeyen, ve iş yükünü
eşitlikçi şekilde paylaşan, kadınların söz hakkını tanıyan “kibar”, “centilmen”
erkekler, bu hegemonik erkekliği bütünüyle yeniden üreten kişiler de olabilir
pekala.
Erkekler
açısından cinsiyet körlüğünü aşmak, yaşadığımız dünyada bir vicdan sorunu
değil. Cinsiyet körlüğünü aşmak ve cinsiyetler eşitsizliğinin giderildiği bir
dünyanın oluşmasına çabalamak, tıpkı kapitalist sömürü düzeninin sona ermesini
tahayyül etmek gibi, radikal bir eşitlik ve pozitif özgürlük sorununu önüne
koyan her muhalif bireyin başlangıç sorunlarından birisidir artık.
O halde
erkekler açısından patriyarkayı anlamaya, kendi kimliğinin inşasındaki
etkilerini görmeye ve bu kimliği dönüştürmeye çalışmak, başkalarının
özgürlüklerine dair bir mesele değil, bizzat kendi özgürlüğümüze dair bir
mesele olarak kabul görmek zorunda. Cinsiyetçi düzeni anlamak, iktidar
ilişkilerinin hayatlarımızın en kılcal damarlarında nasıl işlediğini görme ve
buna karşı bir pozitif özgürlük inşa etme meselesi olarak çıkar karşımıza.
Bu noktada
şiddet, iktidarın bir veçhesi olarak görüldüğünde, temel mesele sadece şiddet
vakalarının azaltılması değil, cinsiyetçilik de dahil, şiddet potansiyeline
yaslanarak inşa edilen iktidar ilişkileri üstüne kurulu bir hayatı özgürlükçü
yönde dönüştürme meselesidir.
Çünkü erklerin
eşitsiz dağılımı olarak iktidar ilişkileri, başkalarının potansiyellerini
kısıtlarken, iktidar sahibinin potansiyelini de yalnızca kendinden daha erksiz
olan başkalarını kısıtlamak üzere iktidar teknikleri geliştirmeye zorlar. Bu
yüzden iktidar ilişkileri içinde kimse özgür değildir, iktidar sahibi bile
olsa.
Bir adım daha
giderek, şiddetin ve patriyarkal tahakkümün kendi kişiliklerimizin inşasında da
nasıl bir rolü olduğunu düşünmeye çalışmak, kadına yönelik şiddetin uzaktaki
bir mesele olmadığını görünür kılar.
Biraz
hafızalarımızı yoklasak, başta kendimiz olmak üzere her erkek çocuğunun ve
yetişme dönemindeki genç erkeğin, çevreden gelen şekillendirmeler, telkinler
yaptırımlar, kıyaslar karşısında ne kadar kırılgan ve kendilerinden beklenen
erkek gibi olma çabasında aslında ne kadar çaresiz kaldığını, dayatılmış
erkeklik idealine ulaşmaya çalışırken verilen her insani tavizin nasıl da
kişiyi hırçınlaştırdığını, sevgisiz, sert bir hale getirdiğini, duygulanımları
körelttiğini hatırlarız.
Bunu
hatırlıyorsak, erkeklerin kendi aralarındaki iktidar ilişkilerinde de şiddet
dilinin birincil kimlik inşası aracı olduğunu yeniden hatırlarız. Erkekçe
jestlerin, erkek olmayı kutsayan bütün nitelemelerin, sahip olduğu gücün şiddet
olarak dışavurumunu yeri geldiğinde çekinmeden gerçekleştiren ya da bunun
gösterisini yapan bir teşhircinin tavrı olduğunu da anlarız.
Erkek cinsiyet
kimliği, tahakkümün hem nesnesi hem de öznesidir. Eril tahakkümün hedefinde
sadece kadınların durmadığını, daima bir başka erkeğin de durduğunu hepimiz
biliriz. Çocukluğumuzdan itibaren “erkek adam” olmaya aday olmak, etraftaki
olası tehditlere karşı, kendi egemenlik alanımızı açabilmek ve koruyabilmek için
–dünya nasıl bir yerse her an tehdit altındayız, paranoyak devletler gibi–
güçlü olmayı ve gücü kullanmayı öğrenmesi gereken varlıklarız, bu yüzden de
sert olmalıyız. Tehdit ise kadınlardan değil daima bir başka erkekten gelir. Bu
bir ritüel olarak oyunlara kadar girer ve en sıkı erkek dostluğu ortamlarında
bile erkekler arasındaki gerilimin kaynağını oluşturur. Birbirimiz üstünde
gücümüzü devamlı olarak sınayarak, kadınlar üzerinde de iktidar uygulamayı
öğreniriz.
Hegemonik
erkekliğin bu iki yönlülüğü erkeklerin, buna karşı mücadele etmesini
zorlaştırıyor. Çünkü, kişinin hem başkasına uyguladığı iktidarı fark etmesi hem
de bunu reddetmeyi öğrenmesi zordur. Bundan daha da zor olanıysa iktidar
konumunda olmak için sürekli baskı altında olan erkeklerin, kendilerini bu
cendereden çıkarıp hegemonik erkeklikten özgürleşmeye çalışan bir erkek olmanın
neye benzer olduğunu bilememeleridir. Ya da bunu tahayyül edecek cesaretlerinin
olmamasıdır. Bütün güçlü görünme histerisi bundan kaynaklanıyor. Erkeklerin her
an yaşadığı en büyük korku, o özgürleşme halinin daima ‘erkek olmayana’,
erkekten başka bir şeye benzer olduğunun bilincinde olmaktır. Aslında bu yanlış
bir varsayım değildir. Hegemonik erkekliğin iktidarla neredeyse özdeş olması,
bu erkekliğin reddedildiğinde, zayıf, güçsüz bir varlık olarak kabul edilen
kadın imgesine tekabül etmesinin yarattığı korkudan kaynaklanıyor.
O halde
erkeklerin, erkek olarak kalabilmek için daima hem başka kadınları ve erkekleri
baskı altına almaları, hem kendi gibileriyle iktidar savaşımına girmeleri, hem de aynı zamanda sürüp giden bu düzene
itiraz etmeden, onaylamaları gerekiyor. Yani evet biz birilerine şiddet
uygulamıyoruz diye işin içinden çıkabileceğimizi düşünsek de, sürüp giden erkek
egemenliğine yüksek sesle karşı çıkmadığımız sürece bu onay mekanizmasının
içindeyiz. Bu da bizlere bahşedilen erkek ayrıcalıklarından yararlanmaya devam
etmemizi sağlıyor. Kısaca iktidar ilişkilerinin ortağıyız.
Erkeklerin
kendilerine biçilmiş cinsiyet kimliklerinden özgürleşme yolunda çaba sarf
etmelerinin en belirgin boyutu, erkek olmaya çalışmaksızın yaşamanın yarattığı
bu korkuyu yenme yönündeki gayretleri olacaktır. Hayatları boyunca kendilerine
hiçbir şeyden korkmaması öğretilen erkeklerin, en çok korktukları şeyden
özgürleşmeleri… Yani iktidarı “yitirmeyi” öğrenmeleri gerekiyor.
Bu korku
başkalarına ve kendilerine neler pahasına iktidar olmaya mahkûm olmak ve
başkalarını da kendi iktidarlarına mahkûm etmek durumunda kaldıklarını fark
etmelerini en çok zorlaştıran şeydir. Bu yüzden de erkeklerin en solcusu,
devrimcisi, anarşisti de dâhil olmak üzere, hegemonik erkeklik üzerinden
kendilerine bir eleştiri geldiği vakit hemen kendini savunma eğilimine
girerler.
Erkeklik, hem
kadınlık ve heteroseksizmle ilişkisi açısından hem de kapitalizm, devlet,
hiyerarşi, militarizm, doğanın tahakküm altına alınması, milliyetçilik ve
otoriterlikle ilişkisi açısından ele alınması ve dönüştürülmesi gereken bir
iktidar üretim alanıdır. Bu iktidar üretim alanının orta yerinde, hegemonik
erkeklik içinde kaldığımız sürece, benliklerimizi sağlıklı ve özgür bir şekilde
kurma şansını daha başından kaybetmiş olan tüm erkekler, ancak patriyarka
sorununu diğer politikalara bağlarsak yaşadığımız ortamda insan ilişkileri
içinde sağlıklı bir eşitlikçi ortam tesis edebiliriz.
Erkeklerin
kendilerini özgürleştirmek için vermeleri gereken mücadelenin henüz bir adı
yok. Ama bu alanın düşünsel kaynakları çok zengin; bu alanı kurabilmek için
örnek alabileceğimiz deneyimler de çok zengin. Bu alanın öznesi verili:
hegemonik erkeklik.
Siyasal
mücadelelerin verileceği son büyük savaş alanlarından birisi bu eril tahakküme
karşı olacak. Bunun için eğer illaki bir ezilen özne arıyorsak, önce erkeklerin
baskısı altındaki tüm dünyayı görmeli ve hala bunun parçası olmak istiyor muyuz
diye sormalı, sonra da biz erkekler, hepimiz bu dayatılmış erkeklik kimliğinin
altında biz kendimiz de eziliyoruz diye çığlık atıp kendimize bir yol bulmaya
çalışmalıyız. Adı olmayan ama neyi devirmesi gerektiği apaçık olan bu
mücadelenin hedefi içimizdeki patriyarkayı ortadan kaldırmaktır. Gündelik
şiddeti sona erdirmenin bundan başka yolu görünmüyor.
Varlık dergisi
Kasım 2012
9 Ağustos 2012 Perşembe
Bıçak-Kemik
Bıçak kemiğe dayanınca isyan kaçınılmaz olur. Bitimsizce sömürülen
emekçiler, bedenlerine yapılan baskıya artık tahammül edemeyen kadınlar, eğitim
hakları adım adım gaspedilen öğrenciler, yaşam alanları ellerinden alınan köylüler,
kentsel dönüşüm adı altında yaşadıkları semtlerden sürgün edilen kent
yoksulları, hapishanelerde her türlü zulme maruz bırakılan mahkumlar, kimlik
talepleri baskı altına alınan etnik gruplar, çalmaktan, soymaktan başka çaresi
kalmayan yoksullar, diktatörlüklerin baskısı altında ezilen halklar... Küçük
kıvılcımlar halinde başlar ve yavaş yavaş yayılır. Kimi küçük, kimi ise devasa
toplumsal patlamalar halinde, kolektif hafızaya nakşolunan çentikler atar her
büyük patlama. Yenilse de boşa gitmez, bir sonraki başkaldırının hafızası olur.
Böyle bir anda her türlü iktidarın baskısı altında tabi kılınan sıradan
insanlar bir anlığına bile olsa iktidarın sahte dengesini bozar, onu krize
sokar. İsyanlar, -ya da ayaklanmalar diyelim-, büyük toplumsal devrimlerin
provaları olurlar. Ya da bazen, küçücük ödünler elde etmenin geçici anları...
Asla gözle görülebilir öncüleri, temsilcileri yoktur isyanların. Öngörülemez
patlamalar olarak gelirler. Kimse toplumsal isyanları önceden örgütleyemez,
yönlendiremez de. Hangi çapta yayılıp genişleyeceği de önceden öngörülemez ve
planlanamaz. Son derece yerel ve küçük çaplı kalabilir, ülkeler arasında virüs
gibi yayılıp tarihsel uğraklar halini de alabilir Arap devrimlerinde halen
devam ettiği gibi.
Siyasal faaliyetini toplumsal dönüşüm çabalarına hasredenler, devrimci
dönüşümlerin kalıcı olmasını sağlayacak yeni toplumsal inşalarla bunu
yaratabilir ancak. Bu faaliyetler, bilfiil ütopik, deneysel ve yaratıcılıkla
dolu, kolektif enerjiyle inşa edilmiş mekânlar kurar, kalıcı toplumsal kurumlar
yaratırlar. İçi dolu kurumlar, kapitalizmden ve iktidardan boşaltılmış özgür
yaşam alanları. Bunlar küçücük komünal yaşam alanları da olabilir, bir kent
ölçeğinde doğrudan demokrasi alanları da olabilir -Paris Komünü'nde olduğu
gibi, koca bir bölgeyi kaplayan özyönetim deneyleri de olabilir -Chiapas'taki
uzun erimli Zapatista özerkliği gibi.
İsyan eden kişi, egemenliği alaşağı etmek için varoluşunu tehlikeye
atan sıradan insandır. İsyanın rengi, ne siyah, ne kızıl, ne mor, ne de yeşil
diye indirgenemez. Gel gör ki geçmişte anarşizm bir siyasal tasavvur olarak
anlaşılmak yerine salt bir giyim kuşam ve müzik altkültürüne nasıl dönüştüyse,
onun yerine atanarak patentlenmek istenen isyan mefhumunu da altkültüre
dönüştürme eğilimi belirginleşiyor. Ancak isyan, başkaldırı, ayaklanma ya da
kalkışma salt bir kırılma uğrağıdır. Güç dengelerinin, henüz ne kadar süreceği
belli olmayan bir anında, boyun eğmeye karşı direnişin başlaması ya da görünür
hale gelmesidir. Kendisini ezen iktidara karşı uzun süre boyun eğmiş sıradan
insanların, 'artık yeter' dediği andır. Bir 'hayır!' olarak ortaya çıkar.
Bir çok eveti gündeme getirir, getirmeyebilir de, sönüp gidebilir de.
Hes direnişçileri arasında, Gerze’deki Termik santrale karşı mücadele
eden yerel ahalinin ya da elektriği kesildiği için yol kesip lastik yakan
Niğde'deki köylülerin arasında ya da kimlik haklarının ötesinde özerk bir
özyönetim inşa etmek için on yıllardır başkaldıran Kürtlerin arasında sadece
sıradan insanları görürüz. Başkaldırı yaşamın dönüştürücü ve her gün yaşanan
bir parçası halini de alır bazen bu uzun yürüyüşlerde. Onlar devlete,
kapitalizme, patriyarkaya, tektipleştirici dışlayıcı eğitime, köleleştirici
çalışmaya, homojenleştirme eğilimlerine, asimilasyona, kişiliksizleştirilmeye
başkaldırır, uzun soluklu mücadeleler verirler. Şeyleştirilmiş,
kimlikleştirilmiş 'isyancılık' ise isyanın somut mücadelesinden farklı olarak
bir altkültür içine, arkadaş çevresine, neşeli bir öfke boşalımı anının
fantazisine hapsolur. Protesto esnasında sıradan insanların, devrimcilerin,
miltianların, eylemcilerin girdiği çatışmanın aşağıdan yükselen öfkesi ile bunu
kişisel mülk edinmek isteyenlerin isyanı sermayeleştirmesi arasındaki farkta
yatar bütün mesele. Asla devrimci mücadelenin somut öznelerinin trajikliği ile
alakası olmayan bir küçük burjuva, bir lümpen fantazisi… Baştan sona yılışık
bir bireycilikle şekillenen ahbap çavuş ilişkisinden ibarettir şeyleştirilmiş
isyan. Tüm bunların parçalı mücadeleler boyunca yürüyen bir toplumsal devrimle,
gündelik hayatı dönüştüren yerel direnişlerle uzaktan yakından alakası yoktur.
Kendi kendini şişirip pohpohlamaktan, böbürlenmekten ibaret bir egoizm,
liberalizmin biraz renk değiştirmiş 'bana dokunmasınlar' bireyciliğinden türetilirken,
toplumsal devrim fikri gözden düşürülmek istenir. Farklı alanlarda yürütülen
mücadeleler küçümsenir. Eylem sadece protestoya, kısaca kolluk güçlerine karşı
bir tür sembolik mücadele anına, gövde gösterisine indirgenir. (Protesto,
çatışma, yaratıcı yöntemlerle gerçekleştirilecek sabotajlar ya da yerinde
kullanıldığında itaatsizlik yöntemleri ise mücadelelerin daha geniş kurucu
süreçlerine eşlik eden uğraklarındandır sadece, önceden belirlenmiş tarzlar
halini aldığındaysa sadece eylemciliğin profesyonelleşmesine, meslekleşmesine
işaret eder. Mücadelelerin daha geniş toplumsallaşması ise, eylem yöntemlerini
sabit tarzlara indirgemeden mümkün.)
Toplumsal devrim sıradan insanların kendi kendilerini özgürleştirmeleri
için iktidar ilişkilerine karşı, her iktidar düğümü etrafında ayrı
yoğunlaşmalarla kolektif mücadelelere girişmeleridir. Bunu karşısına alan aşırı
bireyciliğin isyancı fantazisinde ise egemen iktidarın ürettiği otoriter
bireyciliğin, kişiler arası eşit ilişkiler kurmakla alakası olmayan tabiyet
kültürünün, ve muhafazakar ahlakçılığın yarattığı karakter tipi kılık
değiştirir ve tarihsel anarşizmin ve komünizmin sahip olduğu devrimci
özgürlükçü çizgiyle ikame edilmeye çalışılır. (Anarşizmin bir bölümünü esir
alan aktüel sol liberal eğilimin, hatta anarşist kimlikçiliğin felsefi
liberalizmle tam ayrışamamış otantik bireyci bir varyantının tamamlayıcı
bir kutbu; ondan ayrışamamış, ancak onunla birlikte var olan, ancak ona cevaben
kendini tepkisel bir şekilde gerekçelendirebilen; bireycilikte en az onun kadar
ısrarcı diyalektik bir kutbundan başka bişey değildir bu eğilim. Toplumsal
anarşizmin, komünalizmin ve liberter komünizmin -heterodoks marksizm de dahil-
tüm eğilimlerinden kesinkes ayrı ele alınması gerekir.)
***
Yıkıcı her eylem, -düzenin sarsılmaz olmadığını açığa çıkaracak bir
yıkıcılık potansiyeli taşıyan en küçük eylem bile- kuşkusuz değerlidir. Ancak
yıkıcı eylem sembolik anlamın ötesine geçmeyen jestlere indirgenemez. Yıkıcı
eylem ritüel ya da eğlence değildir. Kuşkusuz ayaklanmalar da bazen bir
kolektif eğlence halini alır, ama daha çok trajiktir. Bir eylemi neyin yıkıcı
ve dönüştürücü yaptığının en açık ölçütü ise bıçak kemiğe dayandığında başını
kaldırmış sıradan insanlarca mı yapıldığıdır. Çünkü onlar rutinleşmiş
yaşamlarını bir anlığına da olsa başka bir noktaya getirir ve kendi yaşam
düzenlerini değiştirirler. Başka bir dünyadan ses verirler. Tıpkı iki buçuk ay
boyunca Ankara'nın orta yerinde sadece bir güvencesizler direnişini değil,
kolektif bir hayatın ve dayanışmanın pratiğini yaşatan Tekel işçileri gibi.
Yıkıcı eylemin kurucu gücü, kendisini protesto anının ritüelleşmiş coşkusu
içine sıkıştırmamasıyla belli eder. Aksi halde sadece sürekli bir şimdiki
zamanın içinde sıkışmış, geleceği daha da öteleyen bir ret şerhinden ibaret
kalır.
İsyan eden, başkaldıran birey korkudan özgürleşmeyi an be an yaşar.
Kahraman olduğu ya da cesur olduğu için değil, kolektif başkaldırının adım adım
insanları cesarete taşımasından dolayı. İsyan ile jesti, gençlik eğlencesini,
orta sınıf bireyciliğinin varoluş bunaltısını aşmak için hafif tertip risk
almasını da ayırt etmek gerek.
Sıkışmış yaşamlarımızdan nefes alabilmekle kalmayıp yeni bir hayat
yaratabilmek için cendereyi kırmak, sıradan insanların gün be gün
gerçekleştirdiği gündelik isyanlardan doğacaktır, ama öncü kültürünü özgürlükçü
düşünceye sokuşturmaya çalışan mizansenlerden değil.
27 Nisan 2012 Cuma
Küfür üstüne notlar: “Şüyuu vukuundan beter”
Küfrün mantığı içinde,
bu reelde gerçekleşmese de “sikerek cezalandırmanın", neden dilde
gerçekleştiğini anlaşılır kılan bir şey yok Perihan Mağden’in Argo üstüne
yazısında (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=252839) Hâlbuki garip
bir şekilde, her sinkaflı (yani içinde “sikme tehdidi” içeren ve “sikmenin” bir
"cezalandırma" olarak yansıtıldığı) küfür edimi sadece dilde
gerçekleşse dahi, söyleyen de işiten de bu fiili bir gün gerçekleşmesi muhtemel
bir tehdit olarak alabiliyor. Yani dil içinde gerçekleşen bu edim, hem küfür
edende hem de edilende çok güçlü bir gerçeklik efekti yaratıyor. Edilen de
eden de küfürden aynı sonucu çıkarıyor: Gerçekleşmemiş ama gerçekleşmiş kadar
hedef aldığı kişiyi veya yakınlarını, erkeğin gerçekleştirme tehdidi savurduğu
penetrasyon yoluyla "terbiye etmeyi" amaçlayan bir söylemsel
performansın şiddeti, ve bunun yol açtığı ruhsal yara. Bu fiilen o anda
gerçekleşmese dahi neden bu kadar ciddiye alınıyor? Erkeğin kendisini her daim
aktif unsur olarak gördüğü cinsel birleşme eylemi, cinsel muhatabının hemen her
zaman elde edilmesi, sahip olunması, yani mülk kılınması olarak görülmesinden
kaynaklanıyor. Sadece bu kadar değil ama.
“Sikerek cezalandırmayı”
içeren her bir küfürde tek bir şey vardır: erkeğin aktif partnerin ise pasif
olarak görüldüğü cinsel birleşme eylemi, erkeğin her daim salt kendi hazzı
için, ama muhatabın kimi durumlarda cezalandırılması için gerçekleştirildiği
gerçeğinin dile yansıtılmasıdır. Bunun anlamı çok açık:
Tecavüz etmek.
"Sikmek"
yoluyla aşağılamak, hedef aldığı kişinin arzusu hatta varlığı hilafına onu
nesneleştirerek, kendisinin geçici bir kölesi kılmayı ima ettiği için bu kadar
yıkıcı oluyor. İşin acaibi, eden de edilen de bundan gerçekleştiğindeki kadar
travmatize olmasa bile, o sözün sanki gerçekliğin kendisi kadar bir hükmü
varmışçasına yoğun bir duygulanım yaşayabiliyor. Oysa ortada gerçekleşmiş
tecavüz ve şiddet yok. (yani henüz yok, şimdilik, o esnada). Küfürde, tecavüz
ve şiddet tehdidini, --ne kadar o bağlam içinde olanak ve olasılık dışı olsa
bile-- bunu ima eden bir söylemsel tehdit var. Yaparım ederim. Hatta
yapmış gibi: Yaptığımın… Ettiğimin… Bu çok acayip değil mi? Çünkü işiten bir
erkekse, ve “erkeklik gururu” incinmişse, ya da “namusuna halel gelmişse” bu
bir cinayet sebebi olabiliyor.
Dilin böylesine güçlü
bir yıkıcı duygulanım yarattığı başka bir kullanımı var mıdır? Bilemiyorum. Ama
sinkaflı küfür, gerçekten çok yıkıcı bir dilsel şiddet yayıyor. Üzerine iyice
düşünmeden erkeklerin bunu anlamasının da çok kolay olmadığını
düşünüyorum. Zira erkeklerin hepsi, hayatlarının bir döneminde,
konuşmayı ilk öğrendikleri zamandan başlayarak küfre yatkın hale getirilir,
öğretilir ve hatta cinsel eylemin, tacizin, tecevüzün ne olduğunu bilmedikleri
mini minnacık zamanlarında bile cinsellik hakkındaki tasavvur dünyalarının
büyük bölümünü bu tür küfürler yoluyla edinirler. Bu yüzden küfür erkek
muhabbetinde çok normalize bir durumdur. Küfrün ilk işi mülkleştirici cinsel
eylemi, tacizi, tecavüzü ve eril şiddeti normalleştirmektir. İkili cinsiyetin
katılaştırılmasına, heteronormatitivitenin sabitleştirilmesine yarar küfür.
O halde klasik küfür,
argodan farklı olarak alay, ironi, aşağılama, lanetleme, komik gösterme
değildir. Klasik erkek küfrü, yani sinkaflı küfür her zaman şiddet içeren bir
tecavüz tehdidinin ya da imasının söylemsel icrasıdır. Bu durumda şunu sormak
gerekiyor: Neden küfür bu kadar şiddetli bir duygulanım yaratıyor?
Demek, eden ve edilen
için, bir insanın maruz kalabileceği en büyük tehdit olarak algılanıyor. Demek
asarım, keserim, öldürürüm, yıkarım yakarımdan başka bir şey var burada. Düz
anlamda şiddet söyleminde, kendisine tehdit oluşturduğu varsayılan ötekine
karşı bir meydan okuma, diğerinin hayatına son vermeyi hedefleme ya da bunu
arzuladığını beyan etme, ya da onun bedensel bütünlüğüne zarar verme tehdidi
vardır. Yani bu tür tehditler ima eden türden küfür ya da hakaretler,
karşıdakinin kendisiyle olan eşitsizliğinin ya gerçek ve haklı olduğunu ya da
küfredenin, bu küfür yoluyla haber verdiği eyleminin sonrasında artık gerçek
hale geleceğini ima ederek, içerideki yok etme duygusunun büyütülmüş, abartılmış
bir dışavurumunu ortaya koyuyor. Ve kimi zamanda şiddet eylemine giden yolu
açan cesaretlendirici bir etki yayıyor ya da bazen tersine şiddete giden yolun
fiilen kapatılmasını sağlayan bir rahatlatıcı, bir emniyet valfi
olabiliyor.
Peki, sinkaflı küfür
neden öldürmekten yok etme isteğinden daha büyük bir yıkıcı etki bırakıyor? O
zaman şunu görebiliyoruz: bir erkek için cinsel eylem olarak kabul edilen
duhul, hiçbir zaman sadece cinsel eylem değildir. Hatta hep daha fazlasını,
hatta şunu içeriyor: başka bir varlığın üstünde egemenlik kurmanın en üst
mertebesi. Ve tersi de doğru, bunun zor ve şiddet yoluyla yapılacağının iması,
işitene başka her türlü tehditten daha tehditkâr, daha yıkıcı geliyor.
savaşlarda veya işkenceli polis sorgularında tecavüzlerin olması tesadüf
değildir. Çünkü kişinin kendi varlığının bütünlüğünün, alabileceği en büyük ve
kapanmayacak, ya da iz bırakacak yara olarak görülür, bilinir yaşanır bu:
bedeni üstünde eril duhul yoluyla kurulacak egemenlik. Bu yüzden bunun
"sözü" eylemi kadar etkilidir. (Tecavüz ve tacize maruz kalanlardan
özür dileyerek, bunları yazıyorum).
Ya da eskilerin
tabiriyle: “şüyuu vukuundan beter.” Bu bire bir şu anlama geliyor küfür
bağlamında: Eğer küfür edilmişse ve duyulmuşsa, o halde önemli olan orada savrulan tehdidin gerçekleşmiş olması değil. Sadece söylenmiş olması yani
dilde bir kez sözel olarak icra edilip de herkes tarafından tahayyül
edilebilmesi, gerçekleşebilecek potansiyel bir girişimin beyanı olarak kabul
etmek için yeterlidir. O zaman biri bana küfrettiğinde, ben bunu bana birazdan
gerçekleşecek, en kabul edilemez, en büyük yıkıcılıktaki saldırı altında
kalmışlık olarak kabul eder ve karşılığını veririm. Tabi ki erkek bakış açısıyla.
Sen benim anama küfredersin ben de bira bardağını kırıp yüzünü parçalarım.
Çünkü şüyuu vukuundan beter. Çünkü söylenebilir olması, düşünülmüş olmasına
denk ise, düşünülmüş olması yapılabilir olması anlamına gelir. Ve işte bu
küfrün hakikatidir.
Söylenebilir olanın,
tahayyül edilebilir ve bu yüzden de yapılabilir olmasının doğurabileceği
korkunun herkesçe bilinir olması vardır küfrün altında. Yani dilin bir hakikati
mümkün kılma gücü, dilin üstünde bir savaş alanı açar. Dilin hakikati
dönüştürme, ve bu yüzden de bir başkasını yaralayabilme potansiyeli buradan
geliyor. Sadece aktarıcı değil, hakikati inşa edici olmasından.
Demek istiyorum ki küfür
gerçek bir tehdittir. Boş bir laf değildir. O anda orada küfür eden tarafından
gerçekleştirilecek bir eylemi ima edip etmemiş olmasının hiçbir önemi yoktur.
Bir yerlerde mutlaka şu anda gerçekleşiyor olan veya gerçekleşecek bir saldırının
maşrulaştırılması, haklılaştırılması ve normalleştirilmesidir küfrü gerçek bir
şiddet haline getiren.
Çünkü her erkek bilir ki
tecavüz bir insana yapılabilecek en büyük şiddet içeren cezalandırma, bastırma,
sindirme, aşağılama yok etme eylemlerinden birisidir. O yüzden dilde her gün
sayısız kere tecavüz ederler, hem de gülerek, neşeyle. Karşısındaki, sevdiği
sevmediği, iktidarını kurmasını engelleyen ya da tehdit eden, herkese her şeye.
Sinkaflı küfür, sistematik olarak normalleştirilen tecavüzün ve eril şiddetin,
ve sistemli şekilde sürdürülen eril tahakküm savaşımının en başta gelen
aletidir. Küfür, dayakla birlikte, eril tahakkümün, hem erkeklerin kendi
aralarındaki iktidar savaşlarının, hem kadına yönelik şiddetin, hem erkeklik
ideallerinden saptığı varsayılan cinsel yönelimlerin hem cinsiyet kimlikleri
şekillenmekte olan çocukların baskı altına alınmasının, söylemsel inşasının en
tehditkâr ve yıkıcı silahıdır. Çünkü önemli olan söz konusu tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, her an gerçekleştirilebilir bir tehdit
olarak orada hazır durmasıdır.
Küfür 'proletaryanın
ağzında açmış kızıl bir karanfil' (Can Yücel) değildir.
28 Aralık 2011 Çarşamba
Örgüt/lenme
1- Sol geçmişte
(ülkemizde ise hala) öncü-parti modelli parti ve iç işleyiş olarak ta
demokratik merkeziyetçiliğe dayanan dikey örgütlenmeyi tercih etmektedir. Ne
dersiniz merkezi olan bir örgütün demokratikliği olabilir mi? Öncü-parti modeli
ezilenlerin derdine deva olabilir mi?
Örgütlenme kavramıyla başlayalım: oldukça çeviri kokan ve bu
şekliyle de yerleşmiş olan bir sözcük bu. Biliyorsunuz eski Türkçe’deki
karşılığı teşkilat idi. Teşkilat ise ‘teşkil’den yani şekil almaktan geliyor.
Şekillenme ya da oluşum. Belki de şekil alarak yani bedenleşerek var olan bir
bütünü kastediyordu diyebiliriz. Burada bir organlara ayrışmaya vurgu yoktur.
Ama dış dünyadan şeklen farklılaşmış ve ayırt edilebilir bir sınırı ve içi olan
bir bütün halini almış bir bedene gönderme vardır.
Türkçeye örgütlenme olarak yerleşmiş kavram, batı Avrupa
dillerinden Türkçe söyleyişiyle olduğu gibi aktarılmış organizasyona, uygun bir
öz Türkçe karşılık türetme arayışından ortaya çıkmış. “Sol” örgütlenmeyi
tartışabilmek için bence ilk olarak örgütlenme/organizasyon mefhumunu tartışmak
işe yarayabilir. İlk söyleyeceğim, bunun bir biyolojik metafor olduğudur.
Organizasyon, ya da organlaşma. Burada apaçık ki baş, gövde ve uzuvlardan
(organlardan), fonksiyonlarına göre ayrışmış, uzuvlarla arasındaki sinirsel
iletişim yoluyla merkezdeki beyin tarafından koordine edilen, değişim
geçirebilen bir canlı varlık imgesi hâkimdir. Bu imge günümüzde örgüt / parti
ya da hiyerarşik olarak düzenlenmiş ve merkezden koordine edilen her türlü yapı
için kavramsal temeli oluşturur. Öncü-parti ya da merkeziyetçi örgüt ya da
devlet ya da ordu için model hep budur. Dikkat edersek günlük dilde, partinin
veya parti örgütlerinin organları vardır.
Burada apaçık şekilde söyleyeyim: işlevsel şekilde
uzmanlaşmış, organlara göre düzenlenmiş her yapı merkezi olmak zorundadır.
Bunun merkeziyetçi olmayanından bahsedilemez. Elimizdeki kavram organizasyon
/örgütlenme ise bunun biçim olarak daima işlevsel parçaların oluşturduğu
merkezi koordinasyona sahip bir bütün olacağını kabul etmek zorundayız. Bu
merkezde ister kararlar temsili bir ‘organ’ tarafından alınsın ister oyçokluğu,
doğrudan demokrasi ya da konsensüs usulüyle alınsın, organların merkezin
kararlarına göre eşgüdümle hareket etmesi esası değişmez. Yani bu anlamıyla
“örgütlerde” hiyerarşiyi ortadan kaldırabiliriz, ama merkez henüz ortadan
kalkmış değildir. Bunun bir diğer nedeni de organlaşmış bir bütün olarak
düşünebileceğimiz her politik birlikteliğin, toplumun bütünü içinde bir etki
merkezi yaratma ve bu merkezden toplumun tümüne doğru yayılan bir dönüşüm
hareketi başlatmakta uzmanlaşmış olmasıdır. Bu yüzden hegemonik olması
kaçınılmazdır. Anarşist bile olsa! (en azından tarihsel sosyalizmin ve tarihsel
anarşizmin muratları bu bakımdan garip bir paralellik içeriyordu. Solun akibeti
felaket oldu, bürokratik terör ve kendi eliyle devrimi sonlandırmak. Anarşizmin
akibeti de felaket oldu, bir merkezi temsilin olduğu her yerde ya kendi varoluş
mantığının yadsınması sınırına geldi çattı ya da kendi içinde gizli
hiyerarşiler barındıran yapılar kurdu. Daha kötüsü ise, birey ve toplum
ikiliğini temel alan ve toplumsal
mücadeleleri bütünüyle terk eğilimini
meşrulaştıran bir brieyciliğin baskın çıkması oldu).
Bu yüzden örgütlenme kavramının merkez olmaksızın
düşünülemeyeceğini öne süreceğim. Örgütlenme kendi içinde merkezi olarak ortaya
çıkar –kavramsal ve zamansal olarak bir baş– ve toplumun içinde bir merkeze
dönüşmeye meyil eder. Çünkü ilişkilerin olası biçimlenişlerinden birisi olarak
organlara ayrışmış bir yapı olarak örgütlenme, tam da bu biçimi itibariyle
devlet biçimli yapılara dönüşme eğiliminden kendini kurtaramayabilir.
Burada biçim tam da siyasal içeriği veren asli şeydir. Ezme
ezilme ilişkisini, eğer yönetme ilişkisi ve hiyerarşi olarak kavrarsak, hiçbir
hiyerarşi, kararları veren bir üst ile bunlara tabi olup uygulamaya sokan bir
ast olmaksızın var olamaz. O halde kararların nerede alındığı ve nasıl
uygulandığı sorunu devrimci özgürleşme politikalarının soracağı en temel
sorular arasında olmak durumundadır. Bütün ezme ezilme ilişkilerinin temeli
şudur: birileri bizim bedenimiz üzerinde bize ait olmayan bir aklın emirlerini
uygulatır. Ve bedenimiz, kendi kapasitelerini yalnızca başka bir aşkın aklın
istek ve arzuları doğrultusunda harekete geçirir. Biz artık bu noktada başkası
için bir şey haline geliriz. O halde kararı veren ile uygulayan beden arasında
bir özne-nesne yarılması yaşanmasıdır ezme-ezilme ilişkisinin temeli.
Özgürleşmenin tek yolu bu ilişkiyi ortadan kaldırmak yani, nesne olmaktan, tabi
olmaktan çıkmak, kararı veren ve uygulayanı tek bir bedende buluşturabilmektir.
Bunu tek bir insandan, insanların oluşturduğu çokluklara doğru yayarsak, o
zaman tekil bedenlerin oluşturacağı bir kolektif bedenin, ama organlaşmaya
uğramamış, merkezi bir aklın tabiyeti altına alınmamış, akıl ve beden, özne ve
nesne, karar alma ve uygulama arasında bölünmemiş bir kolektif bedenin ya da
çokluğun oluşturacağı bir varlık. O halde buna ne diyeceğiz? Ve üstelik bu
varlığın toplumun içinde, onu kendi
imgesinde dönüştürmek üzere merkezi bir uğrak olmak eğiliminden uzak durması da
gerekmektedir. Yoksa kendisi bir özne ve toplum bir nesne halini alacaktır.
Buna hâlâ örgütlenme mi diyeceğiz? Bence buna artık
Deleuze’ün Antonin Artaud’dan çalıp kavramlaştırdığı haliyle, ‘Organsız Beden’
demek yerinde olur. Çünkü özgürlükçü bir örgütlenme, merkezi olmayan bir
örgütlenme ya da anarşist bir örgütlenme de hâlâ henüz yukarıda kastettiğim
anlamda örgütlenme olmaktan
çıkamamıştır. Yani organları ve beyni olan bir beden olmaktan. Bu imgeyi
sarsmak için yerine koyacağımız ilişkilenme şeklinin, uzmanlaşmış işlevsel
parçalara ayrıştırılmamış bir ilişki, yani bir organsız beden olması
gerektiğini söyleyebiliriz.
Bu sorun henüz solun mevcut kavramsal evreni içinde
kalındığı sürece çözüme kavuşamaz.
Bir kavram olarak örgütlenme (burada kastettiğimiz toplumsal
devrimci amaçları olan), her farklı örnekte toplumun içindeki bireylerin bir
bölümünü bir bütün halinde bir araya getirip, o toplumun tümündeki geride kalan
bireyleri de dönüştürmeyi hedef alan bir merkez, ya da toplumu yeniden kuran
bir karar verici organ-beyin- imgesi şeklinde tasarlar. Bundan çıkıp bir
özgürleşme süreci olarak kolektif varlıklara nasıl varabiliriz? Bence bir şeyi
dönüştürmekten ziyade, asıl sorun şu hâli alacaktır: bizim üstümüzde sayısız
direktifle, bizi sayısız organın hücre metabolizmasına dâhil eden devasa bir
organizasyon ya da örgütler toplamı olarak çağdaş toplumun karşısında
özgürleşmenin yolu nereden geçer? Doğuştan itibaren bu toplum tarafından
örgütlenmiş ve her gün yeniden örgütlenen tekil varlıklar olarak özgürleşme
sürecinde sanırım en az iki işimiz var. Birincisi onun örgütlülüğünü terk etmek
ve ikincisi onun insanları örgütleme kapasitesini felce uğratacak alternatif
bir arada oluş biçimleri icat etmek. Yani yaratacağımız birliktelik biçimleri,
hem bizlere özerkleşme arzusunu harekete geçirecek cesaret ve ilham vermeli hem
de bizi kendine bağlayan örgütleri çözündürerek, yaşamın bütününde bu örgütleri
(bunların toplamına devlet demiyor muyuz?) yıkmak. Bunları yıkmak ve yeni
hayatları icat ve inşa etmek için var edeceğimiz kolektif bir araya
gelişlerimiz, “bir örgütlenme” olmaktan çok, yaşamın bütün yüzlerinde sayısız
kolektiviteler olarak, yani çokluklar oluşturan merkezsiz ilişki ağlarının
yaratılması şeklinde gerçekleşecektir diye düşünüyorum.
Merkezsiz bir ilişki ağı, her şeyden önce onu yok etmek
isteyecek tahakküm yapılarına karşı tek bir örgütten çok daha dayanıklıdır.
Çünkü beyni yok edildiğinde çökecek bir beden değildir. İkincisi de yaşamın
yapıları bir kez geriye dönüşsüz şekilde değişim geçirdiğinde bunlar artık
kendilerini yeniden ve yeniden üreten, kopyalayan ve çoğaltan kolektif
varlıklar halini alır (devrimci süreç, ya da eski tabirle ‘kültür
devrimi’).
2- Sendikalar,
gerek örgütlenme modeli ve gerekse programlarıyla, sermayeye zarar mı verirler,
yoksa karın maksimizasyonu doğrultusunda ilerlerken, krizler ve sorunlar
yaratan kapitalizmin nefes almasına mı yararlar. Kapitalizme içkin değiller
midir?
Sendikanın, işin kapitalist örgütlenmesi konusunu sorgu sual
etmeyen bir örgütlenme oluşu, daha baştan emeğin günlük olarak geri kazanılması
işlevine hizmet eden, dolayısıyla emeğin moral ve maddi çalışma şartlarını
iyileştirmekten başka bir işlevi olmadığını gösteriyor. Tabi bunu sendikaların
“sarı” olmasına bağlayanlar da çıkabilir. Sendikalar sarı da olsa kızıl da olsa
işçilerin emeğini sermayeleştiren kapitalizm gibi, işçilerin politik
mücadelesinin kazanımlarını sermayeleştiren sosyalist bürokrasinin aygıtı
olmaktan öteye gidememiştir.
19. Yüzyılın bu devrimci mücadele araçlarının 20. yüzyılda
solun devrimci projeyi devlet projesine dönüştürmesiyle birlikte bizzat
kendisinin de kapitalist sistemin vazgeçilmez payandası haline gelmesi, bu
konudaki eleştirilerin derinleşmesine yol açtı. Bu konuda otonomist literatürün
çok değerli katkıları var. İnsan özgürleşmesini esas olarak emeğin toplumsal
kurtuluşu şeklindeki tasavvur eden eski anlayışın yerini, eyleyişimizin
kapitalizm koşullarında emek olarak tahakküm altına alınmasına, yani kapitalist
işe koşumlanma yoluyla tabi kılındığımız sınıflaştırılmaya karşı koyan bir
mücadele halini alması perpektifi giderek daha güçlü şekilde dile getiriliyor.
Bu otonomist perspektif tutarlı olarak sendikalar ya da partiler şeklindeki
sömürülen sınıfın temsilcisi yapılardan özerk, özyönetime dayalı bir politika
öneriyor. Sendikaların kapitalizme içkin olması bir yana, sosyalizmin emeği
yücelten versiyonunun kendisi de kapitalizme içkin bir söylem.
3- Sivil toplum
örgütleri hakkında neler söylersiniz?
Bu kocaman bir genellemedir. Sivil toplum örgütleri olarak
adlandırılan, eğer devletin refah politikaları dönemindeki kamusal
işlevlerinin, geriletilmesiyle açığa çıkan boşluğa yerleşmiş yarı devletimsi
yarı şirketimsi yapılarsa bunun için söyleyecek bir şey yok. Ancak herkesin diline
eleştirmiş olmak için sakız ettiği STK kavramı, bazı toplumsal mücadele
alanlarında özerk, bağımsız örgütlenmeler yaratan feminist, ekolojist veya lgbt
örgütleri gibi örgütler için de kullanılan bir yafta biliyorsunuz. Bu konuda
söyleyeceğim şey basit: bir örgütlenme sırf mevcut yasaların sunduğu mesela
dernek gibi çerçeveleri kullanıp, bir örgütlenme oluşturduğu için STK olarak
nitelendirilemez.
4- Günümüzdeki
değişik örgütlenme ve mücadele deneyimi olarak en göze çarpaı olan
Zapatistaların mücadelesi ve örgütlenmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?
Zapatista’ları her zaman çok net şekilde günümüzün en önemli
özgürlükçü haretlerinden birisi olarak görmeme rağmen, sorunuzda yine de bunu bu kadar seçip öne
çıkarmanızın yol açtığı sübjektif vurguya dikkat çekmek istiyorum: farklı
mücadele alanları içinde olan farklı topluluklar için paradigmatik bir ideal
model olarak düşünemeyiz Zapatistaları.
Elbette klasik bir şemaya göre başlayan silahlı yerli
direnişinin dönüşüm geçirerek özgürlükçü bir hareket halini alması olarak;
yerel, özyönetime dayalı bir otonomi yaratma deneyimi olarak; doğrudan
demokrasiyi hayata geçirme deneyimi olarak; kapitalizmin hayatları yıkıp
geçmesine karşı anti-kapitalist direnişin ilham verici bir örneği olarak;
etnik-kültürel kimlikten yola çıkan bir yerli mücadelesinin artık kimliğin
sınırlarını aşıp devrimci toplumsal mücadeleler herkes için belki de bugünün
Paris Komünü, Ukraynası ve Barcelonası halini alması olarak; son onyılın tüm
anti-kapitalist mücadelelerine direnişin ve başka bir yaşam inşasının mümkün
olduğu cesaretini veren bir isyan ve kurucu politika olarak ele alıyorum
Zapatista deneyimini.
Buna karşın yine de birçok farklı toplumsal mücadele var ki
her biri de yaşamlarımızda bir sürü farklı tahakküm ilişkisini nasıl dönüştüreceğimiz
konusunda muazzam ilham kaynakları. Bu açıdan feminist hareketlerle LGBT
hareketlerini es geçmek mümkün mü? Devrimci dönüşümün burnumuzun dibindeki
ilişkilerden başlayacağını, inşa edilmiş kimliklerimizi dönüştürmenin ve özel
olanın politik olduğunu, tahakküme karşı verilen hiçbir mücadelenin diğerinden
bütünüyle ayrılamayacağını, bu nedenle devrimin, tüm bu mücadelelerin
artılarını içeren bir ortak kültür yaratmaktan geçtiğini de söylemek istiyorum.
O halde Zapasitaları liste başı yapmaya gerek yok.
Mesela bir feminist örgütlenme ya da yerel ekolojik
mücadelenin, ya da Topraksızlar Hareketi’nin ayrı dinamikleri ayrı koşulları
vardır. Bunların ve daha kapitalizme ve patriarkal tahakküm yapılarına karşı
birçok direniş ortaya koymaya çalışan çeşitli mücadelelerin içinde
Zapatistaları seçerek öne çıkarmak yerine onun neye ilham olabileceğine bakmak
ilginç olabilir. Bugünlerde Kürt özgürlük hareketinin bir dönüşüm geçirmeye
başladığını, Demokratik Özerklik projesini ortaya atarken, ve Türkiye’deki
toplumsal hareketlerle ağsal etkileşimlere girerken, büyük ihtimalle gelecekte
Zapatistalara benzer bir harekete dönüşmeye dair potansiyel taşıdığını ve bunda
da çok büyük ihtimalle onlardan etkilendiğini söyleyebiliriz.
5- Yukarıdaki
sorulara verdiğiniz cevaplar bu soruyu da kapsayacaktır, ancak yine de ayrı bir
soru olarak sormak isteriz. Size göre nasıl bir örgüt/lenme olmalı?
Nasıl bir kolektif eylem şeklinde cevabını vermeye
çalıştığım şey, aynı zamanda ne için kolektif eylem sorusunu da birbirine
bağlar. Kolektif eylem ve politik mücadele, ister klasik bir örgütlenme içinde
sürsün ister ağlar şeklinde ilişkilenmiş çokluklarda, kendi apaçık hedefinden
ya da hedeflerinden ayrıştırılamaz. Eğer “toplumu dönüştürmek” sorunu merkezde
olmak üzere, amacınız devlet iktidarını ele geçirmek için bir siyasal devrim
yapmak ise örgütlenmeniz de parti-devlet şeklinde bir devlet prototipi olarak
vücut bulacaktır.
Ancak bugün apaçık hedefin siyasal devrim değil toplumsal
bir devrim olduğunu söylemek bizim yüreğimizi hemen rahatlatmaz. Devrimin
herkes için apaçık özgürleşmeler serisi halini alabilmesi için, kolektif eylem
ve politik birlikler ya da toplumsal hareketler oluşturma sorununu daha
genişletmemiz gerekiyor. Hangi tür pratikler yaşamın çeşitli yüzlerini geri
dönüşsüz şekilde dönüştürür? Bu dönüşümün mümkün olabilmesi sadece bir
örgütlenme sorununu çözmeye mi bağlıdır, yoksa yaşamı oluşturan bütün
yüzeylerde hepsi de içkin öznelliklerin kendi kudretini sınırlamak yerine
serpilip gelişmesini sağlayacak yepyeni kavramlar, yepyeni mekân düzenlemeleri,
yepyeni algılama biçimleri ve yepyeni diller de yaratmak bunun boyutları değil
midir? Eğer yaşamlarımızda bir dönüşüm gerçekleştirmek için bizi kalıba sokan
ilişkileri terk edecek ve yeni hiyerarşik olmayan ilişki biçimleri icat
edeceksek, bu arzunun bir değil sayısız bir araya gelme biçimi yaratması
gerekmez mi? Ya da bir değil sayısız “örgütlenme” diyelim. Ancak bu sayısız
ilişki biçimlerinin, katılaşmak ve öznelliği bastırmak eğilimindeki yapılardan
farklı olarak kendi kendisini sürekli olarak dönüştürebilen, devrimci
ilişkileri sürekli olarak yayan özelliğe sahip olması da gerekir, değil mi? Buna
hala bir örgütlenme diyebilmekte zorlanıyorum, çünkü spesifik bir politik
örgütlenme yaşamın bu denli büyük boyutlarına tümüyle nüfuz edemez. Her şeyi bu
çapta etkileyecek bir örgütlenme ise politik parti-devlet modelinden çıkamaz.
Bu yüzden sürekli çoğalan direniş hatları boyunca oluşan, yaşamın tümünü
kaplayacak merkezsiz bir ağ olarak düşünebiliriz bunu belki de. Ama ne başı ne
de sonu olan. Yaşamın bütün ilişkilerini çözündüren, parçalayan ve yeni
ilişkiler kuran bir ağ. Devlete karşı devrimci politikanın içkinlik düzlemini
yaratmak için, böyle bir ağı yaratmak için onu küçük ilişkilerden başlayarak
sürekli olarak örmek diye tahayyül ediyorum ben mücadele(leri). O yüzden
spesifik her soruna göre biçimlenmiş spesifik örgütlenmeler/ya da kolektif bir
araya gelişler, kendi özgül kurallarını belirleyebilme kapasitesine de
sahiptir. Yaşamın aşkın düzenlemelere tabiyetine son verecek her spesifik bir
araya geliş, onu oluşturan öznelliğin salt yıkıcı değil aynı zamanda kurucu bir
güç ortaya koymasını getirir. Burada güç derken de, kolektif varlığın gücünden
söz ediyoruz. Onu temsil eden bir iktidardan değil. Kendi gücünü oluşturan her
kolektif varlık, hedeflerini ve biçimlerini bizzat kendisinin tayin etmesi
yoluyla çokluğun anarşisine katılacaktır. Ancak o bunu içinde yer aldığı
kolektiflik içinde bizzat kendisi doğrudan somutlaştırabilir. Başka hiç kimse
onun adına değil.
1 Ekim 2011 Cumartesi
Kavramları belirginleştirmek: Anti militarizm ve Savaş karşıtlı Hareket
Anti-militarizmin
ne olduğunu belirleyebilmek için, öncelikle karşı koyduğumuz militarizmi nasıl
ele aldığımızı belirginleştirmeliyiz. Militarizmi kendi başına bir görüngü
olarak tespit etmek yerine, eşitsizliğe ve sömürüye dayalı karmaşık bir
toplumsal yapının, tahakküm ilişkilerinin ve hiyerarşinin bütünleyici bir
boyutu olarak tarif etmek politik bir mücadele alanı olarak anti-militarizmi
nasıl kurguladığımızı belirleyecektir. Meseleye böyle bakmak, elbette her bakış
açısının tartışmasız ortak kabul edebileceği bir anti-militarizm tanımı
yapabileceğimiz anlamına gelmez. Bunun bir diğer sonucu da, tahakküm ilişkileri
içinde militarizmi merkeze koyarken diğer tahakküm ilişkilerini onun çevresinde
konumlandıran, muhalif söylemin merkezine anti-militarizmi yerleştirirken onu
kendi başına bir mücadele alanı olarak yeterli gören, giderek apolitikleşmeye
yazgılı tavrın devrimci bir alternatifini üretmektir.
Kapitalizm ve devlet egemenliği ile
belirlenen modern toplumları türlü eşitsizlik ilişkilerine bölen kırılma
eksenleri çokludur. Birbiri içine eklemlenmiş farklı tahakküm ilişkileri,
devletin zor kullanma hakkını tekelleştirmiş örgütlü bir şiddet aygıtı olarak
tüm bu ilişkilerin bekasını sağlayan garantör rolüyle tamamlanır. Aksi takdirde
toplumsal yapı içerdiği gerilimlerin yarattığı çatışma ile parçalanırdı.
Toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileri, etnik ve kültürel farklılıklar, yaş ve
bilgiden kaynaklanan otorite, bireylerin devletin ve sermayenin disipliner ve
üşgücüne dayalı talepleri uyarınca terbiye edildiği aile ve okul kurumu,
ücretli çalışma köleliği, hayatın tüm düzenlenişini hiyerarşik hale getirir
tahakkümü sürekli kılar.
Ancak tüm bu tahakküm ilişkilerinin
hepsi toplumun geneli üzerindeki idare, kontrol ve zor aygıtı olarak varlığını
gösteren devletin belirlenimi içinde kalır. Tüm toplumların, egemenlik altında
istikrarlı bir şekilde varlıklarını sürdürmeleri, hem itaat etiğinin
içselleştirilmesi hem ideolojinin uyuşturması hem de şiddetin hayatın her
alanını kaplayan bir tehdit olarak varlığını sürdürmesiyle mümkün olur. Şiddet,
tahakkümün her düzeyde gerçekleşmesindeki başlıca yollardan birisidir. Devletin
hususiyeti, şiddet tehditini kendi tahakkümünün temeline yerleştiren ve şiddet
tekeline sahip yegane iktidar mertebesi olmasıdır. Militarizm bu şiddetin uzmanlaşmış
olarak örgütlenmiş halidir. Bu bakımdan, kendi başına ele alınabilecek bir olgu
olmadığı gibi, diğer tahakküm ilişkilerini üreten ve onların da yeniden
ürettiği bir doğası olduğunu mutlaka belirtmek gerekir.
Yani militarizmin eleştirisini yapmaya
başladığımızda, yalnızca bir devletin, sürekli silah altında tuttuğu bir
düzenli ordusu ve bunu meşrulaştırıcı bir ideolojisi olduğunu belirtmekle
yetinemeyiz. Militarizm kendisini talep edecek bir teritoryal egemenliği,
bürokratik devleti, meslek olarak politikayı, tahripkar teknolojileri, heteroseksist
ataerkil cinsiyet ilişkilerini, milliyetçiliği ve bunları ayakta tutacak hukuki
ve ekonomik sömürü sistemini gerektirir.
Militarizm, hiyerarşinin en katı
çizgileriyle üretildiği ve normalleştirildiği bir düzenlemedir. Hiyerarşi ve
tektipleştirmenin mantığını genelleştirir, normalleştirir ve topluma yayar.
İnsan bedeninin nesneleştirilmesinin en uç noktasıdır. Disiplini okula,
fabrikaya, hapishaneye ve polis teşkilatına ihraç eder ve onlarla karşılıklı
etkileşime girer. Toplumdaki yok edilemez farklılıkları yok sayıp, soyut
yurttaşlık temelinde türdeş bireyler topluluğu ve kandaş bir büyük aile olarak
tasavvur edilen millet kurmacasının imalatçılarından biri ordudur.
Görevlerinden belki de en önemlisi bu zihinsel tutkalı insan varoluşunun
temeline yerleştirmek ve toplumdaki çatışmaların örtbas edilmesine katkıda
bulunmaktır. Şiddet kullanımını erkekliğin başlıca niteliklerinden birisi
olarak normalleştirirken, askerlik tezgahından geçirilmiş her erkeği topluma
salarak hegemonik erkekliğin üretimi fonksiyonunu da yerine getirir. Bu yönüyle
kadına yönelik şiddetin de homofobik şiddetin de üretilmesinde militarizmin
büyük rolü vardır.
*******
Anti-militarizm, egemenliğin ve tahakküm
ilişkilerinin devamını sağlamak üzere şiddet araçlarını kurumsallaştıran ve yeniden
üreten siyasal sisteme karşı gelişen çeşitli 19. Yüzyıl sonlarında anarşist ve
sosyalist eleştirilerin ortak kesenlerinden birisi olarak belirginleşir.
Askeri ya da diğer güvenlik aygıtları
anlamında zor ve şiddetin kurumsallaşması kendi başına olgular değildir. Ulus-devlet
egemenliğine ve kapitalizme olduğu kadar toplumda varolan sınıf ilişkilerine, hiyerarşiye, erkek egemenliğine,
heteroseksizme ve doğanın tahakküm altına alınmasına da sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu tahakküm biçimleri arasında karşılıklı birbirini besleme ve yeniden üretme
ilişkisi vardır.
Bu nedenle anti militarizmi yalnızca devlet
egemenliğinin tamamlayıcısı olarak varolan zor ve şiddet kurumlarına ya da
zorunlu askerlik sistemine karşı koyan bir siyasal eleştiri ve bu zor ve şiddet
araçlarının bulunmadığı bir gelecek tahayyülü olarak sınırlandıramayız. Anti
militarizm, zor ve şiddet araçlarını kurumsallaştırmayı mümkün kılan ve
birbirlerine karşılıklı bağımlı olan tüm toplumsal ilişkilerin ve tahakküm
biçimlerinin bütününe yönelen bir dizi devrimci toplumsal eleştirinin özgül bir
parçasıdır. Anti-militarizmin tutarlı bir şekilde dile getirilmesi, devletin,
tahakkümün ve sömürünün olmadığı özgür topluluklara dayalı bir anarşist ya da
komünist siyasal tahayyülün ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Yani açıkça söylersek toplumu bir arada
tutan tahakküm ilişkileri olarak cinsiyetçilik, heteroseksizm, otorite,
hiyerarşi, kapitalizm, ulus-devlet ve doğanın tahakküm altına alınmasına da bütünlüklü
bir şekilde karşı çıkan bir eleştiriler zincirinden birisidir anti-militarizm.
Anti-militarizm zorun ve şiddet
araçlarının kurumsallaştırılmasının kesin bir eleştirisi olarak ortaya
çıktığından ötürü bunu besleyen diğer tahakküm ilişkilerinin hepsine de tutatlı
bir şekilde karşı koyan bir dile sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz.
Öte taraftan tersini söylemek de mümkün,
feminist hareketlerin, lgbtt mücadelelerinin; kapitalizm, devlet,
milliyetçilik, hiyerarşi ve otorite karşısındaki bazı ulus devletçi olmayan
bazı heterodoks sosyalist, komünist akımlarla otonomist Marksist, anarşist,
anarko komünist ve anti-otoriter akımların, doğanın tahakküm altına alınması
karşısındaki politik ekolojist akımlar da anti militarizmi bir ortak kesen
olarak içerir.
Anti-militarizm tarihsel olarak devlete
ve kapitalizme karşı mücadele eden sosyalist ve anarşist akımların bir ortak
ilkesi olarak kendisini gösterir. Kendi siyasal öznesi ve ayrı bir eylem hattı
olan ayrı bir mücadele alanı olmaktan ziyade anarşist ve sosyalist veya
komünist akımların sürdürdükleri siyasal mücadelenin bir parçası olarak
şekillenir tarih boyunca.
Özellikle yirminci yüzyıl başlarında yaygın
bir akım olan pasifizmden ve İkinci dünya savaşı sonrasında şekillenen yeni
toplumsal hareketler bağlamında ortaya çıkan barış hareketlerinden farklı
olarak 19 yüzyıl başında zorunlu askerliğe dayalı yurrttaş orduları modelinin
yerleşmesine paralel olarak gelişen antimilitarizm, kapitalizme ve devlete
karşı mücadelenin belirli bir eylem alanı olmuş, dönemin işçi hareketleri
içinde savaşa karşı kitlesel mobilizasyonun bir politik ifadesi olarak
kendisini şiddet karşıtlığından farklı bir yerde kurmuştur. Antimilitarist
perspektiften mücadele eden sosyalist, komünist ve anarşistler, devletin şiddet
tekelinin ortadan kaldırılmasının başlıca yolunun, halkın silahlandırılması ve
sivil bir milis gücünün ortaya çıkması anlayışını savunmuşlardır. Şiddetin veya kuvvet kullanımının, zorunlu
durumlar haricinde insan ilişkilerinin bir boyutu olmasına her zaman karşı
koyan anti-militaristler, direniş ve meşru müdafa hallerinde şiddetsizliğin
savunusunu yapan pasifistlerden daima ayrılmıştır.
Daha güncel bir bağlamda, geleneksel
sosyalist ve anarşist akımların özellikle 60lardan sonra geçirdiği dönmüşüm ve
yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte antimilitarist bir eleştiri
daha geniş bir bağlamda geçerlilik kazanmaya başlar. Liberter veya anti otoriter
akımların yanı sıra feminist, lgbtt ya da ekolojist hareketler de
antimilitarizmi ilkesel olarak sahiplenen diğer özgürlükçü siyasal akımlar
olarak görünür.
Antimilitarizmi tüm bu siyasal akımların ve mücadelelerin
ortak keseni olarak düşünmek, aynı zamanda bu akımların anti-militarizm
bağlamında bir çoklu özne olarak düşünülmesini de mümkün kılar. Bunu hem
ittifaklar ya da koalisyanlar olarak düşünebilir hem de antimilitarist
mücadelelere içkin öznelerin çeşitliliğinden doğan farklı taktiklerin ya da mücadele
biçimlerinin çeşitliliği olarak da kavrayabiliriz. .
Savaş
karşıtı Hareket
Savaş karşıtlığı ifadesinin ve anti-militarizmin aynı
anlamda kullanıldığına sıkça tanık olduğumuzdan bu ikisinin özdeş olmayıp
aradaki farkı vurgulama gerekliliği sık sık duyuyorum. Bana göre en basit
haliyle anti-militarizm bir dizi net politik tavır alışlar gerektiren tutarlı
bir siyasal anlayış iken “savaşa karşıtlığı” ile yetersiz şekilde ifade
edilmeye çalışılan olgu yalnızca fiili savaş durumları ya da ihtimalleri karşısında
mobilize olan türdeş olmayan bir çeşitliliğin pratikteki eylemlerini ifade
eder. Bu yüzden “savaş karşıtlığı” diye tutarlı bir siyasal zemin tarif
edilemez. Burada söz konusu olan savaş durumlarında ortaya çıkan bir toplumsal
hareket olarak “savaş karşıtı hareket”tir. Yani bireysel bir tercihten ziyade
çok farklı toplumsal kesimlerden insanların eylem ortaklığının doğurduğu bir
toplumsal hareket. Bu oldukça karmaşık bir çeşitliliğin harekete geçtiği
aralarındaki tek ortak noktanın var olan savaşa karşı koymak olduğu bir
toplumsal mobilizasyon anlamına gelir.
Anti-militarizm ise savaş ve militarizmin tüm
uygulamaları karşısında tutarlı ve kapsamlı bir karşı koyuşu mümkün kılacak siyasal
zemini tarif etmenin tek yoludur:
1) Militarizm kapsam ve genişliği bakımından savaşla
özdeş değildir. Militarizmin ideolojik eklemlenmeleri kapsamca çok geniş,
otoriter, hiyerarşik ve erkek egemen pratikler üzerinden sürekli bir kuruculuğu
olan ve ulus devlet egemenliğinin somut pekişmesini sağlayan, sadece orduda değil
kuvvet kullanımına başvuran her güvenlik aygıtında süreklilik gösterebilen bir
ideoloji ve pratikler bütünüdür. Bu nedenle güvenlik paradigmasının genişlediği
ve çeşitlendiği bir küresel güvenlik döneminde, militarizm aynı zamanda ordu,
polis, özel güvenlik güçleri, sınır polisleri gibi birçok alana doğru
genişleyen bir etki göstermektedir.
Anti-militarizm tüm bu güvenlik sisteminin karşısında bir politik dil
üretmeyi gerektirir.
2) Militarizm gündelik hayatın olağan ritmi içinde
işler. Savaşın ve baskıcı bir kuvvet kullanımının her daim bir ihtimal olarak
kapıda olması esasına göre var olur. Fiilen hiç savaş olmasa bile. Bu yönüyle
potansiyel bir faşizmin de temelini oluşturur.
3) Savaş, bir toprağın üstünde devlet egemenliğini
tesis etmek ya da bunu yeniden organize etmek için toplumsal iktidara sahip
politik aktörlerin giriştiği büyük ölçekli organize şiddet seferberliği olarak tarif
edilebilir. Savaş halinde bütün gündelik
hayat yeniden şekillendirilir ve olağanüstü halin devreye girip süreklilik
kazanmasını sağlar.
4) Savaş, olağan zamanlarda görünmeyen, ya da
içselleştirilmiş militarizmin ve onunla bağlantılı tahakküm, sömürü ya da
egemenlik mekanizmalarının görünürleşmesine sebep olur. Bu yüzden savaş
felaketi, olağan zamanlarda militarizmin varlığının dahi farkında olmayan
insanların, savaş zamanında tüm bunları daha fazla görmesine yol açar. Zira
savaş militarizmin kuvveden fiile geçmesinden çok daha fazlasını içerir.
5) Yukarıdaki durumun kutupsal karşıtı olarak, savaş
zamanı, toplum üzerinde iktidarın manipülasyonu da en üst safhaya çıkar
ve her savaş kendi yandaşlarını ve karşıtlarını daha önceki zamanlardan
çok daha keskin karşıtlıklar içinde yaratır. Kısacası savaş, fiilen öyle bir
felaket halidir ki, militarizmin genellikle sessiz ve derinden işleyen pratiği
ile karşılaştıramayacak denli büyük bir yıkıcılıkla bütün hayatı karşısına
alması nedeniyle, aciliyetin en üst noktaya çıktığı bir toplumsal muhaelefete
sebep olur.
6) Militarizmin kapsamı ve gündelik hayata nüfuz eden
etkisi, açıklığa kavuşturulabilmesi için oldukça derinlikli bir eleştirel bakış
gerektirir. Buna karşın savaş çırılçıplak yok ediciliğiyle en kör vicdanlara
bile durumun aciliyetini fark ettirmeye başlar.
Bunları antimiilitarizm
ve savaş karşıtı hareket ilişkisine getirip bağlayacak olursak kısaca şunları
söyleyebiliriz:
- Anti-militarizm konuyu genişletmeye ve bakışı
derinleştirmeye meyleden bir ideoloji eleştirisi sunar, hem de toplumun
antagonist karşıtlıklar içinde, özel mülkiyetin egemenliğine ve devlet
iktidarına dayalı bölünmüş yapısının devrimci bir eleştirisi için hem savaş hem
de barış zamanlarında meşru bir mobilizasyona, politik mücadeleye kurucu bir
zemin sağlar. Ancak meşruiyetinin en yüksek olduğu zamanlar -ve doğaldır ki iktidar
odakları tarafından en çok düşmanlaştırılarak vatan haini ilan edileceği
zamanlar- yine fiili savaş halleridir. Bu bakımdan anti militarizmin şiddet
karşıtlığı ya da hümanist bir barış severlikle benzer bir hoşgörüye maruz
kalmayacağı aşikardır.
- Antimilitarizm, berrraklığı ve kapsamı ile bir tür
politik netlik doğurur dolayısıyla safi ahlaki ya da vicdani nedenlerle savaşa
karşı koymanın konjontürel tutumundan farklı olarak politik ve derinlemesine
eleştirel bir tavır sergiler. Bu yüzden de savaşa karşı çıkan toplumsal
muhalefetin içinde genellikle azınlık olmak durumunda kalır. Savaş karşıtı
haereketler ise geniş bir toplumsal konsensus sağlayabilecek ve asgaride olsa
etkili bir söz ortaklığı üzerinden mobilizasyon yaratabilecektir. Bu bakımdan
anti-militarist bir zeminde ortaya çıkacak aktivistler koalisyonunun, ya da
Judith Butler’ın ifadesiyle “queer ittifakların” bir savaş karşıtı hareket
örgütlemesi de eş zamanlı olarak her zaman mümkündür.
- Örnek: 2003 1 mart teskere eylemleri dünyada 60- 100
milyon civarında insanı Türkiye'de de 100.000 insanı harekete geçirdi. Normalde
derinlikli bir antimilitarizm söylemi ile bu kadar insanı mobilize etmenin
politik zeminini kuramamıştır.
- Geniş bir toplumsal ittifak ya da mobilizasyon
yaratması her zaman mümkün olan "savaşa karşı çıkmak" ideolojik
politik ya da ahlaki olarak birbirini tutmayan bir çeşitliliği
barındırabilir. Antimilitarist eleştiri ise bir tutarlılık zemini kurar bu yüzden
de böylesi bir ittifakın özneleri nitelikçe daha bütünlüklü bir toplum
eleştirisinin failleri arasında yer alır. Ancak kaçınılmaz olarak azınlıkta
kalır.
Bu gibi önermeler çoğaltılabilir, ama sonuç olarak
söylemek istediğim şey, anti-militarizm derinlikli bir politik bakış açısını ve
bundan türeyen bir aktivizmi ifade eder. Savaş karşıtı hareketler ise, sadece
fiili bir savaş halinin aciliyetinin dürtüklediği bir toplumsal mobilizasyona,
protestolara veya toplumsal hareketlere yol açar. Bu ikisini savaş karşıtlığı
yüzeysel ifadesiyle bir veya özdeş olarak tarif etmek, iyi ihtimalle toplumsal
hareketin çeşitliliği ile net bir politik yaklaşımın berraklığı arasındaki
farkı gözden kaybeder. Ancak daha kötüsü, bir toplumsal harekete sebep olan
motivasyonların meşruluğunu yalnızca kendi tutarlı ahlaki söyleminin kıstasına
vurarak ölçmeye kalkar ki bu da eyleme geçmiş sıradan insanların samimiyetinin
sorgulanmasına yol açar. Bu tür bir mantık istemeden de olsa bir protestoya
veya toplumsal harekete doktriner bir şekilde bakma tehlikesini doğurur. Aynı
zamanda, bu tür bir indirgemecilik anti-militarizmin standartlarıyla savaş
karşıtı hareketleri değerlendirmeye kalktığında, bir tür ahlaki püritanizmle
pratik mücadeleler karşısında kuşkucu bgir geri çekilişe yol açabilir ki bunun
başlıca nedeni de bizce antimilitarizmin yaygın şekilde şiddet karşıtlığı ve
pasifizmle karıştırılıyor olmasıdır.
Anti-militarist bir aktivizmin, savaş karşıtı
hareketin yaratılmasındaki olumlu etkisi, savaş karşıtı bilincin yaygınlaşması
ve geniş bir toplumsal mobilizasyonun oluşması için ortaya koyduğu güçlü
eleştiri ile sergilenebilir. Fakat antimilitarist bakışı meseleyi savaşın
durdurulmasıyla veya barışın tesis edilmesiyle sınırlamayacak, dahası
savaşlara, örgütlü şiddete ve doğanın ve insanın çok büyük yıkımlarına yol açan
toplumsal sistemin ve egemenlik ilişkilerinin devrimci bir dönüşümü talebini
yaygınlaştırmaya dönük propaganda ve mücadele alanı olarak meseleyi
politikleştirecektir.
Bu konunun bağlanacağı bir diğer eklem ise "savaş
karşıtlığı" ya da “şiddet karşıtlığı” veya "her türlü savaşa karşı
olma" ifadelerinin yetersizliğidir. Bir toplumsal mobilizasyon olarak
savaş karşıtlığı her zaman, her örnekte belirli bir savaşa, çok çeşitli
nedenlerle karşı çıkan geniş bir insanlar çeşitliliğinin bir araya gelmesi
olarak tezahür eder. Bir çok farklı sesi eylem alanında ittifak haline getirir.
Her türlü savaşa karşı olma söylemi ve bunu da anti militarizm olarak özetlemek
ise bu geniş bir-aradalık zemininin aşındırır, altını oyar, aynı zamanda da
antimilitarizmin politik tutarlığını zayıflatır. Bu nedenle antimilitarizm
anti-kapitalist bir perspektif olmadan tutarsız, antikapitalizm de
anti-militarist bir perspektif olmadan zayıf ve yetersiz kalacaktır.
29 Haziran 2011 Çarşamba
Blok ve Radikal Soldaki Değişim
BDP
ve ittifak yapan radikal solun desteğiyle oluşan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu
adayları 36 milletvekiliyle meclise girdi. Eş zamanlı olarak bu seçimlerde, 4–5
yıldır Türkiye’deki sağın en uçtaki unsurlarından birisi olan ulusalcıların
farklı siyasi fraksiyonlarının oluşturduğu Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin esamisi
dahi okunmadı. Tahminen büyük oranda CHP ve MHP tarafından absorbe edildiler. Bu
veri, -solun bir kısmının Kemalizmi ve ulus-devletçiliği sahiplenişi üzerinden reaksiyoner
bir yoldan neo-faşizme varabilmesinin en yaygın şekli olan- Ulusalcı akımın siyaseten
yok olmasının belirtisi olarak okunabilir. Ulusalcı akımın paralize olması
önemlidir, çünkü ulus-devletçi ve Kemalizm’e meyilli bir antiemperyalizm söylemiyle
ulusalcılığa çok yaklaşan bazı geleneksel sosyalist çevrelerin de
etkisizleşmesinin belirtisi olarak görülebilir. Bu açıdan TKP’nin bir önceki
dönemde 90 bin oy alırken şimdi 60 bin oya gerilemesi, ulus-devletçi sosyalist
bir zihniyetin taraftar kaybına uğramasının benzer bir alametidir. Politik atalet,
iç örgütlenme sorunları, ardı kesilmeyen bölünmeler ve değişip karmaşıklaşan
toplumsal sorunlar karşısında söylemini yenilemek ve mücadele alanlarını
çoğaltmaktan uzak geleneksel sosyalist akımların da durumları pek parlak değil.
Peki, BDP’nin yükselişini bu çerçevede nereye oturtabiliriz?
BDP
şüphesiz güçlü olduğu bütün noktalarda etkili bir örgütlenme çalışması yürüttü.
Ancak Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak baktığımızda, İstanbul, İzmir, Mersin,
Adana gibi illerde diğer sosyalist örgütlenmelerin taraftarlarından da kayda
değer bir destek aldı. BDP’nin oylarının yükselişini yalnızca Kürt halkının kendi
partisine daha fazla sahip çıkmasıyla açıklayamayız. Eşzamanlı olarak radikal
solun önemli bir kısmının 60’lar ve 70’ler devrimci hareketinden miras Kemalizm
etkisinden uzaklaşmasına da bağlayabiliriz. Bu sayede radikal solun Kürt
hareketi ile daha çok kanaldan gerçekleşen ilişkilenmesi mümkün olmuştur.
Yakından
takip edenler bilir, sadece bazı sosyalist çevreler değil, bazı ekolojist,
feminist, lgbt ve hatta çok küçük de olsa anarşist çevrelere kadar Blok’a
destek verenler oldu. Radikal sol derken esasında çeşitli örgütlenme ve parti
çevrelerinde bulunan insanlarla sınırlı olmayan bir olguyla karşı karşıyayız.
Hali hazırdaki siyasal örgütlenmelerden bağımsız pek çok bireyin veya aktivist
grupların bloğa desteği bu radikal sol şekillenmeyi örgütler üstü bir çokluk (Hardt &Negri) olarak
düşünebilmeyi mümkün kılıyor.
Bu
desteğin ya da farklılıklarla beraber ortak hareket etme eğiliminin, sayısal
çokluğundan ziyade asıl önemli olan bir taraftan sembolik bir etki, diğer
taraftan da Blok içerisinde farklı muhalefet mecralarının nispeten daha geniş
bir politik vizyon ortaya çıkarması. Kemalizm ve ulus devletçiliğin
etkilerinden uzak, çok sayıda örgütlenme arasında daha diyaloğa dayalı kalıcı
bir ilişki zeminini doğurmaya aday bir siyasal dönüşümden bahsedilebilir. Artık
cinsiyetçilik, ekoloji, heteroseksizm, ırkçılık, milliyetçilik, emek sömürüsü
gibi konularda farklı örgütlenmeler birbirine daha çok yaklaşan ortak söylemler
inşa edebiliyor.
Radikal
solla pek çok noktada eklemlenmiş olan, birbiriyle ilişkili eylem ağları
yoluyla temas eden bağımsız sosyal hareketlerin doğrudan demokratik
örgütlenmelere yaslanması, bunun çoğaltan etkisi yoluyla ilişkide oldukları
siyasal örgütlenmelere sirayet edebilmesini de ihtimal dâhiline sokuyor. Bu Bloğun
doğurduğu önemli bir olasılıktır. Blok, yalnızca büyük kısmı Kürtler adına
siyaset yapacak olan 36 milletvekilinin meclise sokulmasından ibaret bir seçim
başarısı olarak görülemez. Bu sürecin yarattığı ve güçlendirdiği politik
sinerji, muhtemelen bundan sonra radikal sol siyasal hareketlerin birbirleriyle
daha etkileşimli ve her biri kendisine özgü gündemlerine karşın daha çok ortak
terimle hareket etmelerini sağlayacak. Bu da yeni bir anti-kapitalist sol
radikalizmin dış çerçevesini çizmeye adaydır.
Bu
dış çerçevenin içsel unsurunun nasıl bir örgütlenme ve nasıl bir mücadele
sorusuna cevap aramakla gelişeceği açıktır. Verilebilecek en yalın cevaplardan
birisi her türlü ayrımcılık, eşitsizlik, sömürü ve tahakküme karşı ortaya çıkan
mücadele alanlarının bizatihi kendi öznelerine yaslanan öz-örgütlenmeler
yoluyla yürütülmesi gereğidir. Doğrudan demokrasi ilkesinin bütün siyasal
hareketlerde eşitsizler arasında eşitliği yaratacak, merkeziyetçilik ve iktidar
oluşumunu dışlamaya yönelik bir ilke olduğunu belirtmek gerekiyor. Yaratılacak
bir radikal solun, hali hazırda mevcut sol karşısında azınlıkta kalsalar da
feminist, lgbt, ekolojist, anarşist veya otonomist bileşenlerinin bu konuda
çoğunluk soldan daha fazla söyleyecek şeyi var. Kürt hareketi de siyasi
istikametini katılımcı demokrasiye dayalı yerel yönetimler üzerinde yükselecek
bir demokratik özerklik projesine yönlendirdiğinden beri, doğrudan demokrasinin
önemini belki de radikal sola anlatacak en önemli bileşenlerden birisi halini
alabilir. Başka deyişle Kürt hareketinin radikal bir demokrasi ve siyasal
öznellik inşasındaki deneyimiyle etkileşime girmeden, sol/sosyalist/radikal sol
hareketler için güçlü bir toplumsal muhalefet zemini oluşturmak olanaksız
görünüyor.
Bu
yüzden parlamentoya girmenin yalnızca Türkiye’de sürmekte olan etnik
eşitsizliğin ve ayrımcılığın üstesinden gelmekte sembolik bir basamak olduğunu,
asıl olanın ise örgütlü mücadele içindeki toplulukların doğrudan demokratik öz-örgütlenme
deneyimleri geliştirmeleri olduğunu belirtmek gerekiyor.
Parlamentoya
aday olmak ya da mevcut siyasal partiler eliyle yürütülen siyaset biçimi,
içerik ve söylem olarak ne kadar sistemin dışında kalsa da burada belirleyici
olan içerik değil biçimdir. Partilere dayalı siyasetin biçimi, mantığı gereği
yaslandığı insan topluluklarını siyasetin öznesi kılmaktan çok onların
temsilcisi olarak hareket etmeye eğilimlidir. Milletvekillerinin seçilmesi
siyasetin mevcut oyunu içinde egemenlerin tekerine bir çomak sokacaktır
muhakkak; lâkin Türkiyeli ve Kürt siyasal hareketlerinin kendi aralarında
kuracağı yatay ilişkilenmeler, sisteme reformlar dayatmanın ve hak talep
etmenin ötesine geçerek toplumsal dönüşüm için asıl mecraları oluşturacaktır.
İçinde
bazı anarşistlerin, feministlerin, lgbt bireylerin, ekolojistlerin, kent
hareketlerinde yer alan aktivistlerin, emek ve demokrasi alanında mücadele eden
pek çok farklı sol/sosyalistin de bulunduğu çeşitli radikal çevrelerden Bloğun
destek almasını bu minvalde okumak gerekiyor. Tahminimce, bu çevrelerin büyük
kısmı, parlamenter temsilin aşağıdan yükselen toplumsal muhalefete bir temsil
imkânı oluşturduğu için önem atfediyor değil. Aksine tam da bunu hiç
oluşturamayacağı için, bu yüzden de temsil krizinin derinleşerek toplulukların
oluşturacağı öz-örgütlenmelere güç aktarımının daha önemli olduğunu görünür
kılacağı için. Aynı zamanda bu destek ağı içinde yer alan ayrı ayrı öznelerin
her biri kendi özgürleşme siyasetleri açısından, siyasal kaderlerini ve kurucu
perspektiflerini Kürt özgürleşme mücadelesinden bütünüyle ayrı ve onunla
ilişkisiz bir yere konumlandırmadığı için.
Blok,
ortak mücadeleler, geçici veya uzun süreli yatay ittifaklar yoluyla, devlet
tarafından daraltılıp idare sorununa indirgenmiş olan siyaseti açarak,
siyasetten dışlanmak istenen farklı ezilen grupların siyasal alana dâhil olma
iradesi göstermeleridir. Salt muhalefetle yetinmeyen, siyasal alanın
belirlenmesinin devlete, orduya, sermayeye ve cemaatlere bırakılmasına karşı bir
kurucu politika arayışıdır.
1 Ocak 2010 Cuma
Emziklerin cinsiyeti olur mu?
Kızım üç
aylıkken bir gün emzik almak için eczaneye girdik, eczacı bebeğin cinsiyetini
sordu. Bir emziğin cinsiyetle ne alakası olabilir? Eczacı pembesi var mavisi
var demişti. Heteronormatiflik; bir emziğe bile cinsiyet giydirebilen bir
kültür bu. Dünyaya gelmeden evvel bebeklerin cinsiyetlerini öğrenmek önemli
işlerin başında geliyor. Hazırlıklar buna göre yapılıyor. İsimler çoğunlukla
cinsiyete göre seçiliyor, çoğu ismin manasını araştırdığımızda ataerkil ve
cinsiyetçi kültür tarafından cinsiyetlere atfedilmiş nitelikleri buluyoruz.
Biyolojik
cinsiyet ile o çocuğun sonraki hayatında sahip olacağı cinsel kimlik ve yönelim
arasında bir devamlılık olacağından herkes o kadar emin ki! Ya da gerçekten
emin mi? Belki de bu kadar emin olamadıklarından tüm bu telaş. Cinsiyetin de
kurgulanabilen ve bu yüzden sabit olamayacak bişey olduğunu herkes derinden
derine farkediyor. Belki de bu yüzden bu kadar kafaya takıp iki aylık
bebeklerin bile “kız” mı “erkek” mi olduğu anlaşılsın diye türlü aksesuarla
belirginleştirilmeye çalışılıyor. Hiç bitmeyen bir sosyal kontrol
mekanizmasının ilk aşaması.
İnsanlara,
yaşamları boyunca beklenen cinsiyet kalıbına uyması için sürekli düzeltmeyi,
hizaya getirmeyi hedeflemek için yapılan müdahaleler hayatının sonuna kadar
devam ediyor. Cinsiyetin, biyolojik cinsiyete dayanan ve mutlaka onunla uyum
içinde olması gerektiği kabulü, cinsiyet kimliği ile üreme arasında varsayılan
zorunluluktan ileri geliyor ve aile içinde başlıyor. “Hepimiz eninde sonunda
yetişkin bireyler olup, aileler kurup çocuklar doğurmalıyız, bu yüzden de ancak
karşı cinse alaka göstermemiz akla ve doğamıza uygundur.” Yaygın olarak böyle
düşünüyoruz çünkü toplumun, insan soyunun, hatta türün devamı, her bireyin
boyun eğmesi gereken evrensel bir kabul. Buna göre, bu “insanlık yasası”na
uymayanlar soyun devamını tehdit eden birer hain olabilir ancak. Eşcinselliğin
ya da transseksüelliğin tehlike olarak görülmesi bu totalleştirici düşünme
biçiminden kaynaklanıyor. Evlenmek istemeyenlerin evlenmeye zorlanması,
birlikte yaşayan sevgililere çocuk dayatması hep bu evrensel üreme yasasından
geliyor.
Cinselliğin,
yalnızca üremeyle alakalı olduğu varsayılınca cinsel kimliğin ve cinsel
yönelimin de buna tabi olması bekleniyor. Beraberinde bir çok hazzı, oyunu,
zengin duyguları, karşılıklı bağlanmayı, tutkuları getirebilen cinselliğin,
üremeyle ve aile kurmayla hiçbir zorunlu ilişkisi olmadığınıysa –kültürün bütün
ters yönlü dayatmalarına rağmen– kendi yaşantımız bize erkenden öğretiyor.
Bu kabulleri
tartışmaya açtığımızda iki şey birden alt üst oluyor: öncelikle üreme ile
cinsel kimlik, yani biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında bir
zorunluluk olduğu varsayımı. Lgbtt hareketlerinin, feminizmin, queer
düşüncesinin birikimi, bu varsayımın ne kadar yerleşik ve sorunlu olduğunu bize
çok iyi gösteriyor. Yerinden edilmesi bir o kadar önemli ikinci bir kabul daha
var ki o da ebeyevnliğin de biyolojik bir temele dayanmak zorunda olduğu
varsayımı. Zaten bu iki varsayım birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu için
ailenin temelini heteroseksüel çifte dayanan ebeveynin biyolojik olarak
edindiği çocuk oluşturuyor.
Sevgi,
birliktelik, bağlanma, cinsellik, duygular ve tutkular, insanların zorunlu
olarak üremesini gerektirmiyorsa, insanların bir aile oluşturmak için ille de
biyolojik bir temel atmalarının zorunlu olmadığı sonucu çıkar. Ailenin yeni
bireylerin dünyaya gelmesi, bakımı, büyümesi ve yaşama tecrübeleri edinmesi
için geçen süre zarfında güvenli bir bağlanma ortamı anlamına gelecek bir
sosyal ilişki olduğunu hepimiz söyleyebiliriz. Beraberinde bu sosyal ilişkinin
farklı olasılıklarla yeniden kurgulanabilen bir ilişki olarak, biyolojik çifte
dayanmasının zorunlu olmadığını da söyleyebiliriz.
Heteroseksüel
bir çiftin birlikte çocuk yapmaları ne kadar yaygın olsa da bu, çocuklu bir
aile oluşturmanın yollarından sadece birisidir. Çünkü ebeveynlik, çocukla
yetişkin arasında bir sorumluluk ve sevgi bağı demekse biyolojik, bağın bunu en
iyi şekilde sağladığını veya sağlayacak tek şey olduğunu gösterebilecek hiçbir
kanıt yok. Bu yüzden bir çok insan biyolojik olarak çocuk sahibi olamasa da
evlat edinerek çocuk büyütmenin çok iyi bir alternatif olduğunu kanıtlıyor.
Kadınlar ya da erkekler olarak doğmadığımız gibi potansiyel anneler ya da
potansiyel babalar olarak da doğmuyoruz. Bunlar sonradan edindiğimiz sosyal
roller. Bir çocuk dünyaya getirdiğimizde de biz aslında onu evlat ediniyoruz ve
o da bizi ebeveyn. Arada biyolojik bir bağ olup olmaması gerçekten de ilişkinin
niteliğini belirlemiyor. Belirlediğini düşünüyorsak bu çoğunlukla kültürel
şartlanmalarımızdan.
Bunlar, bir
çocuğun büyütülmesi için zorunlu mecranın heteroseksüel bir ilişki
gerektirmediği kadar, biyolojik ebeveynliği ve çift modelini de gerektirmediği
noktasına varan sorgulamalar. Baştan böyle seçtiği için ya da ayrıldığı için
çocuğuyla birlikte yaşayan tek anneler ve tek babalar ilk varsayımı yeterince
sarsıntıya uğrattı bile. Biyolojik problemlerden dolayı başkasının yumurta veya
sperm hücresini kullanarak çocuk edinenler, ya da bir çocuğu evlat edinenler de
biyolojik ebeveynliğin tahtını yeterince sarsmaya başladı. Açık ilişki ve çok
aşklılık tecrübeleri ise çift modelinin mülkiyetçiliğini yerinden ediyor. İki
eçcinsel baba, iki eşcinsel anne gibi tecrübeler heteroseksüel çiftin ailenin
şartı olmadığını bir kez daha doğruluyor. Her yerinden aşınmış ve yıpranmış
olan çekirdek aile kurumunun bireylerin ruhsal gelişiminde ne kadar olumsuz
etkileri olduğunu ortaya koyan radikal anti psikiyatri akımları ise aile ile
otoriteryan kültür ve buna dayanan sayısız ruhsal patolojiler arasındaki
ilişkiyi deşifre etme konusunda çok şey kazandırdı. Ancak hâlâ çocuk büyütmeyi
bir heteroseksüel çekirdek aile kurmak olarak algılamaya devam ediyoruz. Çünkü
çocuğun sorumluluklarını düzgün şekilde bunu üstlenen ebeveynlere dağıtacak iki
kişilik kısıtlı aile içindekinden daha zengin bir sosyallik ve sevgi bağı
içinde büyütecek alternatif aile tecrübelerine ihtiyacımız var. Ailenin
geçirebileceği böyle bir muhtemel dönüşüm,
belki de muhafazakar kurumları ve ataerlilliği sarsacak kültürel
devrimlerin en radikali olabilir. Heteronormatif olmayan çiftler ve çok aşklı aileler bu radikal dönüşümü haber
veriyorlar.
Kaos Gl
Dergisi, Ocak 2010, Sayı 110
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kitap: “Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (norm-dışı) tüm erkeklere karşı erkeklerin cana kastede...
-
Giriş Gündelik yaşamımız boyunca gerçekleştirdiğimiz, artık otomatik bir hal kazanmış ve kaynağını düşünmediğimiz davranışla...